Perşembe, Nisan 18, 2024

jaxintaiwan

https://www.deviantart.com/jaxintaiwan/art/Frip-and-Menny-1038235101

https://www.deviantart.com/jaxintaiwan/art/Gobbo-and-Qet-1037889214

https://www.deviantart.com/jaxintaiwan/art/Hitter-now-1037888426

https://www.deviantart.com/jaxintaiwan/art/Refused-and-alone-1037888838

https://www.deviantart.com/jaxintaiwan/art/The-heart-needs-more-1037889548

Çarşamba, Nisan 17, 2024

Tıpkı

Guy Delisle imzalı Kudüs Günlükleri albümünden bir bant. Beyfendi, evin penceresinden yan taraftaki düğünü seyrediyor ve çeşitli yorumlar yapıyor, kadınların gözükmemesi, dans etmemesi ilgisini çekiyor, bildiği-yaşadığı bir başka çevreye benzetiyor: "Tıpkı çizgi roman festivali gibi" diyor. 

Bilenler için güzel espri, üstelik Delisle'nin bir üretici olarak ne yapmaya çalıştığını da anlatıyor. Çizgi romanlar bir anlatım aracı olarak ömürlerinin neredeyse tamamını erkek çocuklara adadı, harcadı... Sadece onlara yönelikti. Arada tek tük okuyanlar olurdu ama istisnaydı ve kız çocuklarının ilgisini çekecek içerikleri yoktu... 

Yani grafik romanlar sadece edebiyata ve daha derinlikli hikayelere değil kadın okura da "yaklaştılar." Yanlış anlaşılmasın, mesele kadın kahraman olup olmaması değildi, "anne ve sevgili" klişelerinin dışında kadınlar yoktu çizgi romanlarda. Böyle bir sorunu yoktu, aklına dahi gelmiyordu yayıncıların ve editörlerin. Kahramanların duygusal krizleri, yenilgileri, insani zaafiyetleri hiç olmuyordu, her bakımdan muktedirlerdi ve bu durum erkek ergenliğine "iyi" ve "yeterli" geliyordu.

Manganın dünyada yaygınlık kazanmasıyla okur profili gençleşti, cinsiyet dağılımı değişti filan, yoksa çizgi roman, saklamaya lüzum yok, yaşlı ve göbekli erkeklerin nostaljiyle kucaklaştıkları, hatırladıkları ve özledikleri için birbirlerini kutsadıkları bir "vesile" olmuştu. Halen de öyle... yok yok, haksızlık falan etmiyorum.    

Salı, Nisan 16, 2024

İstenmeyen tüyler

Pazar dergisinden iki kapak ayrıntısı. Meraklısı için ilk resim Ajda Pekkan'a, ikincisi Filiz Akın'a ait... Yazının başlığı fikir vermiştir, resimleri birini koltuk altı, diğerini kolundaki istenmeyen tüylerden dolayı, iki ünlü kadını da (kadın bedeni üzerinden hijyen ve estetik modası-algısı pazarlandığı için) güzellik kriterlerinin vitrini oldukları için seçtim. 

Görünen o ki, o yıllarda (60'larda) o tüyler kimseyi rahatsız etmiyormuş, oyunculara, fotoğrafçılara, dergi yöneticilerine ve okurlara normal geliyormuş. E peki ne oldu da bu algı değişti ve hayatımıza istenmeyen tüyler korkusu yerleşti? Ağdacı lobisinin (!) işi olamayacağına göre...

Her dönemin estetik kriterleri haliyle farklı, bir dönem herkese güzel gelen bir saç modeli, bir kıyafet biçimi veya yakışıklı bulunan bir erkek, ikona dönüşen cazibeli kadın... o dönemin ertesinde hatırlanmayabiliyor, "ıyyhh" ölçüsünde beğenilmeyebiliyor. Bunları biliyoruz. 70'li yılların seksi erkeklerinden Burt Reynolds'un göğüs kılları bugünün gençlerine olsa olsa kıkırdama vesilesi olabilir.  

Biraz bugüne bakalım, herkesin fikrini duyurabildiği bir çağdayız, hep yazıyorum, herkes her gün sayfasında-duvarında bir "gazete" çıkarabiliyor...Yazdıklarıyla bir şeyleri taparcasına seviyor, öldürürcesine yeriyor, birini göklere çıkarıp bir başkasını yerin dibine sokabiliyor. Öyle bir "bugünden" söz ediyorum. Ancak aşırılıkların dikkat çekebildiği bir iklimde yaşıyoruz. 

Özellikle instagramda çok güzel, çok cazip, çok fit, çok çekici kadın ve erkekler görüyoruz. Ünlü olmaları da gerekmiyor, ünlülerle rekabet edecek kadar ilgi çekici insanlara rastlıyoruz, tek tek bakınca makyaja, çekime, kıyafetlere, ambiyans ve tasarıma uğraşıldığı-uğraştıkları anlaşılabiliyor. Bu  kadar çok insanın, bu kadar çok mutluluk ve başarı an'ı paylaşması, bu kadar güzel ve çekici görünmesi bana bütün toplumları kötü etkiliyormuş gibi geliyor, ruhen yaralandıklarını düşünüyorum, o güzellikle rekabet edemeyeceklerinin farkındalar çünkü.

Ajda Pekkan ve Filiz Akın'ın güzel, çekici, cazibeli olduklarını biliyoruz, herkesin beğendiği "oyunculardı", peki bugün genç olsalar, yeni yeni ünlenen yıldız namzetleri olarak  o istenmeyen tüylerle nasıl karşılanırlardı. Bence geniş bir çoğunluk tarafından alaya alınır, ancak muhalif bir azınlık tarafından desteklenirlerdi. Estetiğin ticarileştirilmesi özelinde kapitalizm, beden siyaseti üzerinden feminizm ve cinsiyet politikaları tartışılırdı diye tahmin edebiliriz. Meramımı anlatabilmek için bir parça karikatürize ettiğim sanırım anlaşılıyordur. 

Niye saldırılıyor, niye savunuluyor, daha doğrusu neden kavga çıkıyor? Ben işi espriye vurup, çünkü etoburuz, avlanmak ve öldürmek istiyor, öldüremiyoruz (!) diyorum. 

Hep verdiğim bir örnektir, ben asistanken Ülkücüler, saçlarına jöle süren erkek öğrencilere "ibne" muamelesi yapıp yumrukluyor, hiç olmadı silkeliyorlardı, mecazen söylüyorum o sütü bozukları "öldürmek" istiyorlardı, ne oldu, çok değil beş yıl sonra, kendileri de jöle kullanmaya başladılar. Bu ahmakça zamana kapılma meselesi kitle psikolojisinin, haliyle sosyal medyanın temelinde var. 

Öldüremediğimiz için mi bu kadar çok konuşuyoruz derseniz eğer...Doğru-yanlış, çekici-itici, estetik ve gayri estetik gibi tercih ve kararlar çoğunlukla dönemseldir, illa ki kişiseldir ama insanlar kendilerine ve iddialarına itibar katmak adına bunu "zamansız-zamanlar üstü" bir ahlak tartışmasıymış gibi kurar ve sürdürürler. Tartışma dediğimiz şey ise bağlamla ve ana meseleyle değil taraflarla anlaşıldığından hepsi karışıyor aslında...Maksat birilerini "öldürmek", istenen ve istenmeyen tüyler meselesi değil yani...

Pazartesi, Nisan 15, 2024

Son Okuduklarım 90

Mayıs Ayı Notları, Necati Cumalı'nın 1947 yılında çıkmış incecik bir şiir kitabı, hepi topu 32 sayfa... Ankara'da çalıştığı yıllarda yazdığı şiirler olduğu için merak ederek okudum. O tarihte yirmi altı yaşındaymış,  gençliğinin coşkusunu ve zamaneliği hissettirmeyi bilmiş... Garipçilerden yedi sekiz yaş küçük, taklit diyemem ama hısım akraba duruyor. Belki muzip değil. Cumalı, erotizme ve cinsel iştaha hiç uzak kalmadı, o fasıldan bir farklılığı olabilir. Dizelerinden bir odada kaldığını, geceleri yıldızları seyrettiğini, bir flaneur gibi sokaklarda yürüdüğünü, parklarda oturduğunu anlıyoruz, tekrar ediyor çünkü. Denizi, limanları, tarlaları özlüyor, trenleri konuşuyor efkarlanınca... Şehrin kenar mahalleleri, odada misafir edilen yoksulluk kokan kadınları, kestane ağaçlarını filan... Olağanüstü değil şiirleri, ama sakin ve tane tane konuşuyor, hülyalı ve saplantılı şairini düşündürtüyor. Necati Cumalı, Ankara sokaklarında geziniyor... Az Parayla Büyük Sanat Eserleri Satın Alma Rehberi, Erling Kagge'nin (en azından benim için) yeni bir deneme kitabı...Dağ bayır gezen, kutuplara giden seyyahımız meğer sanat koleksiyoncusuymuş. Kitap, isminden anlaşılacağı gibi Kagge'nin deneyimlerini anlatıyor. Satın alırken, toplarken ya da satarken, neler yapılmalı ya da yapılmamalı diyerek tüyolar veriyor. Gazete okuruna anlatır gibi popüler bir dille madde madde sıralıyor bunları. Gerçekten zekice alıntılar yapıyor, dünyanın çeşitli kültürlerinden örnekler verebiliyor. İyi bir okur, iştahlı bir sanatsever olduğu gösteren göndermeler bunlar. Sıraladığı öneriler bazen çok klişe ve hemen akla gelen şeyler gibi geliyor insana ama bizi güzel sürüklüyor. Sevdim kitabı.

Aç Hayaletler, bir genç kızlara yönelik bir çizgi roman. Çizgi romanlar kitapevlerinde satılmaya başladığından beri tüm dünyada olduğu gibi bizde de okur-müşteri profili çeşitlenmeye başladı. Özellikle mangaların popülerliğiyle birlikte geleneksel hikaye kodlarının dışında işler aranmaya, o ihtiyaca yönelik üretimler yapılmaya başladı. Albüm, yeme bozukluğu çeken, kilo almaktan korkarak gizli gizli kusan genç bir kızın hikayesini anlatıyor. Son derece basit bir tahkiyesi var aslında, tedavi ve terapi gerektiren bir hastalığın gelişim sürecini izliyoruz. Annenin baskıcılığını, yemek yiyememe hali, üstüne ilave edilen kırık bir aşk hikayesi şu bu... Ben çocukken terapistlere anlatılan hastalık hikayeleri bile "maceralı" olurdu, serüven klişelerinden girer çıkarlardı. Şimdiki zamanın çizgi romanları diyelim. Partiler Albümü, karikatür ve basın tarihimizle ilgili çok sayıda derleme çalışması olan Hilmi Yücebaş'ın bir kitabı. Söylemesem olmaz, geçmişte bu tür derleme kitaplar kolayca yapılırdı, şimdi telif hakları nedeniyle -astarı yüzünü geçtiğinden pek göze alınamıyor. Yücebaş, dergi ve gazetelerde yayımlanmış karikatürleri biraraya getiren bir arşivci... Nasıl yapıyordu merak ediyorum, karikatüristlere veya onların yayıncılarından izin mi alıyordu acaba? Çünkü kitaplarını tek bir yorum yapmadan, kendinden bir şey katmadan derleyip çıkarmış. Yücebaş bu defa siyasi partilerle ilgili bir derleme yapmış. Kitap, DP döneminde yayımlandığından olmalı, ayrıca bir dikkat göstererek, karikatür ve esprilerde İnönü ve CHP eleştirilerine yoğunlaşılmış. İktidar yanlısı içeriği ilgi çekici. 

Pazar, Nisan 14, 2024

Perviz'in Yanmayan Adası

Celal Nuri İleri'nin Perviz novellası (1916) günümüzün diliyle yakınlarda yeniden yayımlandı. Bu tür kitaplara zaafım olduğundan hemen aldım, okumaya ise ancak fırsat bulabildim. Ne ki, daha ilk satırda takılıp kaldım. 

Eski yazı öğrenirken kitabı okuyabilir miyim diye kurcalamış, dili bana ağır gelmiş, daha kolay bir kitap bulmuş, Reşat Nuri'den bir romanla çalışmıştım. Ama şunu hatırlıyorum, İlk cümlede karşımıza çıkan yer, Yanmayan Ada değildi, Norveç'e bağlı Jan Mayen adasından söz ediliyordu. Hoş, hafızam beni yanıltabiliyor, iddiacı olamıyorum. 

Takıldım işte... Kitabın ilk baskısının bir kopyasını bulamadım ama Mustafa Kurt'un Celal Nuri İleri'nin Romanları (2012) kitabını aldım, yanılmamışım, çevrimyazıda hata yapılmış, yukarıda ve aşağıda ilgili sayfaları paylaştım, Yan Mayn ismi Yanmayan olarak okunmuş, öyle aktarılmış... 


Cumartesi, Nisan 13, 2024

Kahrolsun Rakı!

Kırklı yılların sonunda başta rakı olmak üzere içki fiyatlarında indirim yapılıyor. Bu indirim, müdavimlerini mutlu etse de tepkilerle karşılaşıyor ve gazetelerde bir tartışma yaratıyor, siyaseten romantikler ve seçkinci muhafazakarlar diyelim, İstanbul'daki suç oranının artmasını rakının ucuzlamasına bağlıyor, günü kurtaran gazeteci yazıları yazıyorlar. 

Kitap, o yazılardan yapılmış bir derleme: uzun adıyla "Rakı fiatlarının indirilmesi karşısında Memleket Aydınlarının Düşünceleri"... Yeşilay yayımlamış. İçki karşıtlığıyla tanınan, DP  döneminde İstanbul Valiliği yapan Fahreddin Kerim Gökay, bir önsöz yazmış... Kitabın onu fikri olduğu anlaşılıyor. O tarihte Yeşilay Genel Başkanı. Zaten tartışmaların merkezinde de bir tarafta Gökay diğer tarafta Tekel yer alıyor. 

Sosyal ilişkilerindeki başarısı, nüktedanlığı ve çalışkan kişiliğiyle tanınan Gökay, anlaşılan o ki, gazeteleri birer birer dolaşıyor, ünlü gazeteci ve yazarlarla konuşuyor. İnce bir çizgide, dönemin Hasan Saka hükümetine ve Tekel'e muhalefet ediyor demek daha doğru. O bakımdan ayrıca ilginç, tek parti alışkanlığıyla o yıllarda hükümetleri eleştirmek kolay değil. Kitap, bizzat İnönü'nün konuşmalarından yapılmış iki epigrafla başlıyor mesela. Aralık 1946 ile Ocak 1947 tarihleri arasında gazetelerde çıkan yazı ve karikatürlerden bir seçme yapılmış. Sonradan yayımlandığında Tekel idarecileri ve bakan da değişmiş durumda...Gökay'a şöhret ve itibar kazandıran ilk kamusal tartışma olabilir. 

Bir parantez açayım, resmi açıklamalara göre sahte rakı üretimini engellemek adına rakı ucuzlatılıyor, karşı argüman ise, sahtecilere ağır ceza vermek, rakıyı ağır vergilerle pahalandırmak elbette. Alkolün, şiddeti artırdığı ve insanları suç işlemeye yönelttiği ise haliyle abartılı bir yorum. 

Üç dört yıl geriye gideceğim, savaş sırasında gazetelere yönelik bir sansür uygulaması var. Cinayet ve intihar haberleri, halkı umutsuzluğa sevketmemesi için engelleniyor. Bu sansür, savaşın bitimiyle gevşediği için cinayet haberleri birdenbire faş ediyor ve gördüğü ilgiyle çok satar suç magazinleri, bulvar gazeteleri türüyor. Gazeteler, seri katillerden, adi suçlulardan, mahkeme haberlerinden daha çok bahsetmeye başlıyorlar. Aslında cinayetler birdenbire artmış değil, zaten var ve geçmişte neyse o oranda sürüyor ama yeniden "haber" oldukları için başla türlü anlaşılıyorlar. 

Gazeteler, kendi ürettikleri "gerçekten" korkar oluyor, kendi üretimlerini sahici  bir "cinayet patlaması" sanıyorlar. İçkinin ucuzlatılması tam da bu devreye denk düşüyor ve gazeteler, alkolü bir suçlu olarak gösterip ahlakçılıkla sosyal mühendislik yapmaya girişiyorlar. Bunun bir alt metni de var, derlemedeki metinleri okurken en çok şunu fark ediyorsunuz, "cahiller" içmesini bilmiyor ve "sapıtıyorlar"demeye gelen sayısız yorum var. Eğitimliler ve halk ayrımı burada da kendini gösteriyor. İçkiyi ucuzlatmak, kontrolsüz bir popülerleşme yaratıyor diye düşünülüyor. 

Bu korkular bugün de yaşıyor ama o gün, içkiyle ilgili dinsel bir tartışma olmamış, o yokluk da günümüzü anlatıyor aslında. 

Cuma, Nisan 12, 2024

Son Okuduklarım 89

Bir süredir okuduklarımı yazamıyorum, iş yoğunluğundan da olabilir, okur okumaz not almadığımdan da...Üşeniyor ve atlıyorum. Yapabilirsem üst üste, paylaşacağım... Gipi'den yeni bir albüm. Çağdaşımız olan bu usta hikaye anlatıcısını keşfetmemiş olan varsa, Bir Savaş Hikayesi İçin Notlar, güzel bir başlangıç olabilir, hoş nerden başlansa "yeni" ve "farklı" olur da, ben demiş olayım.  Albüm, bir distopya hikayesi, tam ne olduğunu anlayamadığımız bir savaş ortamında taşrada geçiyor. Üç delikanlının, mafyayla yerel milis arası bir oluşuma dahil olmaları, büyümeleri, sertleşip acılaşmaları anlatılıyor. Hikaye dediğime bakmayın, klostrofobik bir arkaplanda karakterlerin seyrini, mafyaya girmek isteyen genç çakalların kendilerini beğendirme ve cesaret gösterilerini okuyoruz. İlham verici, ödüllü ve itibarlı bir hikaye. Suç ve Ceza, Dostoyevski'nin en ünlü romanı, global edebiyatın şaheserlerinden, çizgi romana uyarlanabilir mi, çok emin değilim. Sayısız kez denendi, uğraşıldı ama akılda kalan, takdir edilen bir örneği olmadı. Haliyle, yakınlarda çıkan Bastien Loukia uyarlaması da hatırda kalmayacaklar listesine eklenenlerden biri olacak... Loukia, bildiğim bir auteur değil, güçlü çizgileri var diyemem ama asıl olarak sahne kurmakta çok zorlanıyor. Sürekli yakın çizimlerle, mekanı ve atmosferi bazen hiç göstermeden, konuşan kafalarla hikaye anlatıyor. Albümü elime aldığımda bu eksikliği hemen fark etmiş, en azından romanı nasıl senaryolaştırmış merakı duymuştum. Onun da üstesinden gelmiş diyemem...Ardışıklık kuramamış, okutamıyor-seyrettiremiyor.

Aşk Denizi, 2023 başında yayımlanmış, çıkalı epey olmuş yani, fark etmemişim. Söylemesem olmaz, çıkan yayınları takip edebilmek eskisi kadar kolay değil, kitap satış siteleri günbegün irtifa kaybediyor, yeni kitaplar "vitrine" dahi çıkamıyorlar. Hiç böyle olmamıştı, piyasanın küçüldüğünü gösteren bir şey bu... Albüm, yazısız-herhangi bir biçimde yazının (balonun ve anlatım kutusunun) kullanılmadığı bir çizgi roman. Storytelling meselesinde ardışıklık hayati bir önem taşıyor, yazısız çizgi romanda bu hayatiyet daha da belirginleşiyor, yalın ve anlaşılır olmanız gerekiyor, maharet istiyor, bile isteye bir enstrümanı kullanmıyorsunuz çünkü... E Aşk Denizi nasıl derseniz, kalbırüstü bir örnek değil derim, öncelikle hikayesi ilgimi çekmedi, çizgiler de çok özel değil... Yine de teknik olarak güzel bölümlere sahip, türe ilişkin klişeleri ve o klişeleri taşıyan sıkıntıları görmek için iyi bir örnek. Issız Ada karikatürleri yazısız karikatürün tükettiği esprilerdendir, okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaktır. Duruna, 2003'te çıkmış, underground nitelikli, erotik bir çizgi roman dergi-albümü. Sahaflardan buldum, vakti zamanında el altından satıldığını, yasa dışı olduğunu düşünüyorum. Bir parantez açayım, görseldeki kapakla biraz oynadım, sansürledim...Çünkü yükselen "muhafazakarlık" nedeniyle şikayetler olabiliyor, blog kısıtlanabilir filan, onu istemedim ve o büyüleyici (!) "topluluk kurallarını" kendi adıma uyguladım (!).  Duruna, Hanz Kovacq'ın (1936-2016)  Hilda serisinin (1997) ilk bölümü aslında. Aslı Fransızca olmasına karşın İngilizceden çevrilmiş.  O yıllarda popüler olan Serpieri'nin Druna çizgi romanının isminden faydalanmak istemiş, adını değiştirmişler. Hilda, pek özgün bir seri değil, Solana Lopez'in Young Witches serisinden ziyadesiyle etkilenmiş bir çizgiye ve hikayeye sahip. Yani bizim korsan yayıncılar, seçtikleri çizgi romanın aslını değil taklidini ve bunu yaparken de başka bir çizgi romanın ismini kullanarak-çalarak yayımlamışlar. Bu isim ve yayın seçiminin gerekçelerine oldum olası akıl sır erdiremem. Hilda'ya gelince, sanıyorum, dilimizde yayımlanan en pornografik, en "sakıncalı" bir iki çizgi romandan biri olabilir.  

Perşembe, Nisan 11, 2024

Dilemma


Çizgi: Berat Pekmezci 

 

Luis Pessoa

https://www.deviantart.com/impaireddigitalart/art/Cc-09-1037844282

 
https://www.deviantart.com/impaireddigitalart/art/Mo-11-1037844912

https://www.deviantart.com/impaireddigitalart/art/Mo-07-1037845777

https://www.deviantart.com/impaireddigitalart/art/Mo-06-1037845773

https://www.deviantart.com/impaireddigitalart/art/Mo-03-1037844843

Çarşamba, Nisan 10, 2024

En Önemli Sorun


Türkiye'nin en önemli sorunu "şudur budur" demeye, sormaya-cevaplamaya oldum olası bayılıyoruz. Bir tane de ben yazayım dedim.

Bence memleketin en önemli sorunu yaşlılar. Hayatın arsız bir temposu var, yaşlılar bu temponun dışındalar, bizim dertlerimizin dışında bir ritimle yaşıyorlar. Çoğu duymuyor,  çoğu artık hatırlayamıyor, çoğu konuşmalara katılamıyor...Gün dolduruyorlar. Biz onlara bakıyoruz, bakmak dediğim bazen bakım, bazen sadece bakmak... İleride onlar gibi olacağımızı bilerek bakıyoruz onlara. Annemiz, babamız, dedemiz, ninemiz, akrabamız, komşumuz, yakınımızlar ama bize hep geçmişi hatırlatıyorlar. En çok da ölümü...

Kaybetmekten, yalnız ve eksik kalmaktan da korkuyoruz.

Yaşlanan insanlarda ilgimi en çok çeken şey, gezme-görme, bir yerlere gitme arzusu... Etraftakiler, çoluk çocuk da bunu yapmak istiyor: "Teyze, gezdirmiyorlar mı seni?" Bir yere gitmek, evden çıkmak, başka bir manzara görmek... Rutinlerinden çıkmak onlara iyi geliyor, halbuki düşününce, iyi göremiyorlar, iyi duymuyorlar... E niye ordalar, niye istiyorlar? Bir yere gitmek, ilgi gösterilmek demek çünkü...

Gençken, yaşlı turistler görüp, "bu yaştan sonra görsen ne görmesen ne" derdim, bunu söyleyen onlarca insan olurdu etrafımda. Galiba diyeceğim, en azından ben böyle düşünüyordum, turistik bir seyahatin "cinsel" bir güdüsü de olmalıydı, hani bunları yapamayacaksan, ne diye yollara düşüyordun... Etrafımdaki yaşlı erkeklerin kadınlardan söz etmesine, cinsellikle ilgili espri yapmasına bakıyorum da bu güdü, erkeklik ezberinden kolay düşmüyor, ötelenmiyor...Geziyorlar, çünkü "görüyorlar" başka yerler kadar, gençleri, başka bedenleri izliyorlar. Tanışmak ve tanışma ihtimali, hayli etkili bir motivasyon hâlâ.

Bir de cinselliğin yerine ikame edilen yemek yeme arzusu var... Garip bir hazla yemek düşünüyorlar, ilerleyen yaşlarda çıkan hastalıklar, pek çok besini kısıtladığından, ilaçlarla sürdürülen bir hayat yaşadıklarından, yemeklere yönelik marazi bir arzu duyuyorlar...

Yaşlılık, kadın ve erkek geçmişlerinden izler taşıyan başka bir tür.

Çocukken örneğin bayramlar harçlık demekti, büyüdükçe saçma biçimde bir evden bir diğerine sürüklendiğim gezmeler oldu... Şimdi yaşlıların eylenmesi gibi geliyor bana...Onlara yönelik saygı, sevgi, sempatinin en yoğun yaşandığı zaman aralıkları...

Salı, Nisan 09, 2024

Burnunu

Pandemi sırasında doktor arkadaşlar, insanların burunlarına çok dokunduklarından, parmaklayarak  karıştırdıklarından, bulaş riskini artırdıklarından söz ediyorlardı. İlk hastalardan biri olunca ayrıca dikkat kesilmiştim, ne ki, burnuma çok dokunuyormuşum. Öyleymişim, gülerek yazıyorum, sahiden bu kadarını bilmiyordum. hayatım bir film şeridi gibi filan şey edince, hah dedim, ta çocukluktan bu yana hep böyleymişim.

Hele yük filan taşırken burnum mutlaka araya girer ve bi kaşısan ricasında bulunur, nefes nefes oflaya puflaya, kaşırım, sonraları anladım ki ruhen sıkıldığımda filan bildiğiniz burnum kaşınıyor...  Askerdeyken asistanlık sınavına girmiştim, mülakatta nasıl kaşınmıştı anlatamam. Bahar gelince, burnumun kaşınması daha da artıyor, polenler yüzünde hapşırıp tıksırmaya başlıyorum...

Yakınlarda, burnunu karıştıran insanların alzeymır (alzheimer) olma ihtimalinin yüksek olduğuna dair ciddi bir doktor yazısı okudum. El yoluyla, burundan giren bakteriler ve diğer tuhaf şeyler, insanı bitiriyormuş falan filan... Covid derken bir de Alzeymır çıktı karşımıza...

Burun karıştırmak, hemen her kültürde bönlüğün işaretlerinden biridir ve edep dışı-ayıp sayılır. Çocuk eğitiminde özen gösterilen safhalardandır. İşin Alzaymıra kadar varması boşuna değilmiş mi diyeceğiz? 

Mizah, edep dışından beslendiği için gaz çıkaranlar, midesi bozulanlar, geğirenler, sümüğüyle oynayanlar malzeme edilir. Hoş, edep bahsi çetrefillidir. Yukarıda paylaştığım Lombak kapağının çizilebilmesi bile zaman aldı, bizde grotesk olanın esprileştirilmesi yakın tarihlidir, son çeyrek asra  tekabül eder. Akbaba'da ya da Gırgır'da burun karıştıran birinin çizimine rastlayamazsınız, başka bir estetikle üretilirler. Meğer, eskiler Covid'e de Alzaymır'a da karşılarmış, muhalefet ederlermiş... 

Pazartesi, Nisan 08, 2024

YanyanaŞamata

Altan Erbulak ile Oğuz Aral, ellili yıllarda, Yeni Sabah gazetesinde birlikte çalışıyorlar. Gazetede ne kadar ortak mesaileri vardı bilemiyorum ama Cafer ile Hürmüz-Hayk Mammer bantları uzun seneler yanyana-altalta yayımlanıyor, bu da iki arkadaşın, mizahi anlamda oyun oynamalarına, birbirlerine takılmalarına-atışmalarına vesile olmuş görünüyor. 

Çeyrek asır önce, başka bir iş için gazete taraması yaparken-çalışırken, oyunbazlıklarına rastlamıştım. Editöryal olarak yazı işlerinin buna izin vermesi bana ilginç gelmişti, yakınlarda gördüğüm bir başka örneği paylaşarak dert ettiğim meseleyi anlatayım.

Yukarıda Cafer ile Hürmüz bantının sonunda komşu bantın çizeri olan Oğuz Aral'a mesaj yollanmış, aralarında süren atışmayı bilmediğimiz için espriyi anlamıyoruz.  

Oyunbazlık dediğim bu zaten, serüvenler sürerken, Aral ya da Erbulak, hikayeyle ilgisi olmayan bir biçimde bir diğerine mesaj yolluyor, bu bir cevap da olabiliyor, cevaba zorlayan başka bir şey de...yani hem banttaki serüven hem de "atışma" tefrika olarak sürdürülmüş oluyor. Aralıklarla bunu hep yapmışlar, eğlenmişler.

İki bantın gerçeklik vehmiyle kurulan kendine dair bir hikaye evreni var, tefrika edildikleri için asıl güçleri ve motivasyonları bir sonraki günü merak ettirmek üzerine kurulu... Oysa Erbulak ve Aral, bunu pek umursamamışlar.... 

Başına ne geleceğini bilmediğimiz Cafer, tekinsiz bir serüvenin ortasında geriliminin dışına çıkarak şaka yapıyor...Anlıyoruz ki yaşayacak, o tehlikeyi atlatacak... Merakı sönümlendiren, serüven gerçekliğini-gerilimini bozan bir müdahalede bulunmuş...

Bir iki kez daha yazdım, Erbulak ve Aral, içinde bulundukları çizer kuşağı içinde kendilerini en çok çizen isimler, anlattıkları hikayelere mutlaka bir karakter olarak dahil oluyorlar. Okura, o hikayenin yaratıcısı olduklarını daima gösteriyorlar. Şurası çok açık ki, hikayecinin, okurla hikaye arasından çekildiği bir tarzdan hoşlanmıyorlar. Bunu sadece kişiliklerine değil, tiyatroyla olan ilişkilerine,  mesleki olarak tutunma gayretlerine bağlamak mümkün. 

Pazar, Nisan 07, 2024

Yalnızlık

https://www.deviantart.com/lustmordandwargasm/art/Snoopy-rough-11116918

Tek başına yaşayan insan sayısının sadece İstanbul'da bir milyona yaklaştığı iddia ediliyor. Memlekette istatistik denilen şeye güven olmasa da, insan ömrünün uzaması, ailenin küçülmesi, boşanma oranının artması gibi nedenlerle metropollerde böylesi bir yükseliş olduğu tahmin edilebilir. 

Mesele sadece yalnız yaşamak da değil, yalnız hissetmek... Yapılan araştırmalara  göre eşine, ailesine, hayat arkadaşına rağmen kendisini yalnız hisseden insan sayısı çok daha fazla çıkıyormuş... Amerikalılar, yalnız yaşamayı ve yalnızlık hissinin yükselişini bir kamu sağlığı sorunu olarak görüyorlar. Biz "bizim daha sahici dertlerimiz var" tadında bakıyoruz bu duruma...

Derttir-değildir, doğrudur-yanlıştır o fasla hiç girmeyelim... Benim ilgimi çeken, bu mesele ne zaman konuşulsa, sosyal medya arkadaşlıklarıyla gerçek hayata (ve yüz yüze iletişimle kurulan ilişkilere) yönelik karşılaştırmalar yapılması.  Mutlak bir doğru gibi, hemen herkes, sosyal medya ilişkilerini azımsıyor hatta kahrediyor. "Nerde o eski Ramazanlar" tadında yeni medya düşmanlaştırılıyor. 

Haliyle epeyce yaşlı bir tonu var bu eleştirinin, poz mu desem, boş beleş mi, tam öyle bir şey. Yalnızlığın ya da yalnızlık hissinin bir sonucu değil sosyal medya, hatta nedeni bile olamaz. Her birimiz, yazarak, konuşarak, karşılaşarak, yaşayarak biriyle ne yaşayabileceğimizi öğreniyoruz. Devam ediyoruz ya da etmiyoruz, ara veriyoruz, hayat gailesi içinde başka birine dönüşüyoruz ya da ilişkide olduğumuz birisi başka birine dönüşüyor. Yanılıyoruz, yanıldığımızı sanıyoruz vs vs...O kadar çoklu bileşkeler ki bunlar... Tü kaka edince bitmiyor yani. Bir medium, sadece iyi veya sadece kötü olamaz, hepimiz buradayız, ve "hiç olmadı öyle bir Ramazan!"

Cumartesi, Nisan 06, 2024

Çizgilere Derkenar 35



1996'da bir hatıra para çıkarılmış, meraklısı-koleksiyoncusu bilir, Merkez Bankası bu tür seriler çıkarıyor, ben bu parayı bilmiyordum, hoş, o yıllarda bilsem, alır mıydım, alabilir miydim emin değilim. Ne ki, ilgimi çeker, aklımda kalırdı, ondan eminim. Bu hatıra paranın özelliği, Turhan Selçuk'un imzasına yer verilmiş olması, o çok ilginçmiş, pek rastlanır bir şey değil çünkü. 

Ali Doğanlı, bir polisiye dermesine, DarkPolisiye 6'da yer alan bütün öykülerin başına bir kapak ve tek bir çizgi roman sayfası hazırlamış. Şık durmuş, albümün önüne geçtiği için editöryal olarak enteresan bir karar olmuş... Diğer yandan Doğanlı o ince işçiliğini her öyküye dağıtacağına, bir tanesini baştan sona uyarlasaymış sanki daha güzel olurmuş.

Geçtiğimiz aylarda Oğuz Aral'ın bir kopyasını paylaşmıştım, epeyce bir karikatürist, o kopyayı Aral'ın yapmayacağını savunmuş,  para kazanmak için bir başkası tarafından üretildiğini savunmuş, imzasının öyle olmadığını filan iddia etmişti. İdealistlerle, bu türden romantik çıkışlarla tartışmaya girmemeye çalışıyorum, cidden büyük bir vakit kaybı çünkü... Yakınlarda, yine sosyal medyada Aral'ın çok gençken ürettiği bir bantına rastladım, Amerikan bantlarından faydalanarak, bazen kare-kare kopyalanmış bir işi olduğunu görünce ister istemez gülümsedim. İnsanların genç olabileceğini, hayran kaldığı işi taklit edebileceğini, böyle böyle öğrendiğini nedense unutuyoruz. Garip. Nasıl anlatsam, "Monica Belluci de gaz çıkartıyor" diyorlar ya o hesap. İnsanız.


Cuma, Nisan 05, 2024

Tetikçi

Şükran Güngör, Çolpan İlhan'ın sigarasını yakıyor, bir filmden mi bilmiyorum ama "filim gibi" olduğu aşikar. Ben ergenken, bizden büyük "abilerimizin" kadınların sigarasını yakmak için fırsat aradıklarını, sigarayı yakarken gözgöze gelmeye çalıştıklarını, hele kadının elinin ellerine değmesini bir işaret saydıklarını biliyorum. Romantik görünüyordu ama erotik bir yakınlaşma arzusu da taşıyordu. Filim gibi derken o kadının ve o erkeğin zarafeti, hasbihal ve halleşmesi taklit ediliyordu, her şey filim gibi yaşansın isteniyordu, olacaksa, artistçe ve meydan okuyucu biçimde olmalıydı. 

Benim sigarayla pek işim olmadı, ne ki kenar mahallede cuara tüttürmenin manasını içten içe anlıyordum, yetişkin olmanın, çocukluktan çıkmanın bir işaretiydi sigara içmek. Doğal olarak başlangıçta ben de içtim. Rakının yanında, türkü söylerken, kahrederken filan... Tütünün kendisinden hoşlanmadığım için olabilir, bu pozdan çabuk vazgeçtim... 

Bilemiyorum, buraya gülerek yazıyorum, etrafımda sigara içen genç kızlar olsaydı, devam da edebilirdim. Hayatı sürükleyen, deveranlar yaratan en büyük "tetikçi" bence arzu... Sahip olma, fethetme, baştan çıkarma halleri hepimizi, kadın-erkek etkiliyor. Hem  sinemayı etkiliyor, hem sinema yoluyla bizi... Göz göre göre kışkırtılıyoruz, kışkırtılmaya teşneyiz veya...

Aşağıda yine sinemamızdan Melahat İçli'nin bir pozunu paylaştım. İstimini almış, seyredildiğini bilerek sigarasını yakıyor, gelgelli, film koparan biçimde...Her hikayeye lazım bir meşum kadın, arzunun meydan okuyan yüzü işte...


Perşembe, Nisan 04, 2024

Gök Korsan

Geçtiğimiz günlerde müzayedelerde Cahit Uçuk'un (Cahide Üçok) "Gök Korsan" isimli tiyatro oyunuyla ilgili bir kapak eskizine-orijinaline rastladım, ellili yıllarda çizildiğini tahmin ettiğim çalışma kullanılmış mı bilemiyorum, kütüphane kayıtlarına göre 1956'da çıkmış olan ikinci baskıyı görebilmiş değilim. 

Oyun, sahnelenmiş olmasına karşın, kırklı yıllar için dahi arkaik duran, hantal bir şairanelikle ve o şairaneliğine hayran bir dille yazılmış bir metne sahip. Sonraki yıllarda hatırlanmamış olması boşuna değil. Cahide hanım, öyle anlaşılıyor ki, kendi olamamış yazarken, ölçüyü kaçırmış veya... Kafiyeli ve ağdalı cümleleri, uzun tiradları oyununu tarumar etmiş... 

Niyetim başka, ben asıl olarak oyunun kitaplaşan kapaklarını karşılaştırmak istiyorum. Herhangi bir kitabın kapağını değiştiriyorsanız, ister istemez önceki kapağı bilerek başka bir şey yapmak ister, onu aşmak, yenilemek, ikmal etmek, başka bir yola girmek şu bu gibi bir niyet taşırsınız.

Oyunun kitaplaşan ilk baskısının kapağını aşağıda paylaştım, sevdiğim bir tonu var, bir atmosfer kullanılmış, deniz mi gök mü anlamıyorsunuz,  gösteren değil hayal ettiren bir ilüstrasyon... Yukarıdaki eskiz ise bir pulp tasarımı olmuş, çizgi roman da olabilir, bir serüven romanı da... Oyunun romantizmini, serüven operasını tanımlayamıyor ya da ilk akla geleni imliyor... Errol Flynn, genç kadını kollayarak kılıcını çekmiş sanki.

Şunu kabul ederim, ilk kapak, ticari olarak verimli olmayabilir, fazla "sanat" derler ya o fasıldan görülebilir, ve elbette değiştirilebilir ama ne olursa olsun ikinci kapak tasarımı, açık ara irtifa kaybı olmuş...

Çarşamba, Nisan 03, 2024

Öğrenciler okuyor

Çizgi: Berat Pekmezci 
 

Renkler


Anadolu’da Renkler: Yanıkal (kahverengi), yanal (pembe), monus (boz ile kara arası), bakır kırı (boz), göğez (koyu mor), gülpeşe (kızıl), mavru (yeşil, taze ceviz rengi), meneş (turuncu), gökçül (mora yakın mavi), elvele (rengarenk). 

Salı, Nisan 02, 2024

Seyrüsefer Defteri 158-159

++ Oh soo-jung (2000) flört, öpüşme, gelgitlerle dolu, tekrarlarla hikayesini anlatan bir film,  et mi balık mı dedirten anlatılardan (31 Mart).++  Lift (2024) kırk yıl önce bu ölçüde televizyon işleri olurdu, teknolojik yenilenmesi dışında onların bir tık bile üzerinde değil (30 Mart).++ Ricky Stanicky (2024) gişe komedisi, mizahı büyüten karmaşası vasat, oyuncu enerjisi de yüksek olmayınca (29 Mart).++ Out Of Darkness (2022) tempolu bir muamma yapmak istemişler, Homo Sapiens ve rakibi de sosu olmuş, vasat diyelim (28 Mart).++ Road House (2024) yeniden çevrim ve ilkinden iyi, aksiyonu ortalamanın üzerinde, Jack role hakkını vermiş, Conor da deliliği ile renk katmış (27 Mart).++ The Gentlemen Sea1 Ep.7 ve 8'i seyrettim (26 Mart).++ Mehmet Erdem-Ahmet Kaya Şarkıları konserine D. ile gittik (25 Mart).++ Her Şey Aşk İçin (2023) oyuncu enerjisiyle yürümeye çalışıyor, gerilimsiz bir senaryosu var, anca bu kadar olabilir (24 Mart).++ Kuvvetli Bir Alkış Sea1 Ep.4, 5 ve 6'yı seyrettim (23 Mart).++ Beshenstvo (2023) fantastik bir şey bekliyordum, doğa filmiymiş, kuduz hikayesi, temposu var, bize kadar gelmesinden belli (22 Mart).++ The Gentlemen Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (21 Mart).++Alice (2022) bir fikri var, enteresan olabilir hissiyle devam ediyorsun, elli yıl öncesinin pulp zekasıyla siyahi ajit prop yapılmış, ayın en ilginç kötüsü (20 Mart).++ The Gentlemen Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (19 Mart).++ Neandria (2023) Tuna ile gittik, parçalı bulutlu, dağınık ve RE ortalamasının epey altında bir iş çıkmış (18 Mart).++ Kuvvetli Bir Alkış Sea1 Ep.1, 2 ve 3'ü seyrettim (17 Mart).++ Rheingold (2022) Fatih Akın aurasında mafya hikayesi, bazen belgeselleşiyor, iyi film, bizde sevilmeyecektir, seyreden anlar (15 Mart).++ Damsel  (2024) genç ergen kadın masalı-aksiyonu, ilginç değil, yeni değil, Netflix kremalı (15 Mart).++ The Gentlemen Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (14 Mart).++ A Good Person (2023) trajedisi abartılı ama filmin iyicilliği, insani toparlama çabası izlettiriyor, indii filmlerden (13 Mart).++  The Next Three Days (2010) senaryo zaafları filmin inandırıcılığını baştan sona düşürüyor (12 Mart).++ The Gentlemen Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (11 Mart).++ Elvis (2022) Priscilla sebebiyle filmi bir  kere daha izledim, fikrim değişmedi: bu film değil gösteri, büyük coşku, Baz L. bir yıldız (10 Mart).++ Priscilla (2023) yanlış oyuncu tercihleri benim için filmin önüne geçti, bu kadar masum bir P. beni inandıramadı (9 Mart).++ Senaryo kampı (5-8 Mart).++  Kominsky Method Sea3 Ep.4, 5 ve 6'yı seyrettim (4 Mart).++Dune: Part Two (2024) Tuna ile gittik, ilkinden daha iyi, serüveni daha doğru ve tempolu kurmuş, seriye bu filmden bile başlanabilir (3 Mart).++ Sarinja-ng-Nangam Sea1 Ep7 ve 8'i seyrettim (2 Mart).++ The Beekeeper (2024) emekliye ayrılmış özel ajanı kızdırıyorlar, Statham aksiyonu senaryodan daha iyiyse mantığı çöpe atalabiliriz diye düşünmüşler (1 Mart).++

++ Next Goal Wins (2023) iyicil film, futbol hikayesi sevenlere (29 Şubat).++  Final Cut (2022) orijinalini seyrettikten sonra Fransız uyarlamasını da görmüş oldum, beklediğim gibi eğlenceli, pulp estetiğine matrak bir selam çakılmış (28 Şubat).++  Kominsky Method Sea3 Ep.1, 2 ve 3'ü seyrettim (27 Şubat).++  The Creator (2023) klişe hikaye ama Holivut'ta çekik gözlüler Amerikalıları yener finali ilginç (26 Şubat).++ The Kill Room (2023) fikri var ama temposu ve hınzırlığı yok (25 Şubat).++ Sarinja-ng-Nangam Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (24 Şubat).++ Breaking News In Yuba County (2021) hikayesi için her taklayı aşan bir teyzenin hikayesi, başarılı bir mizahı var ama komik olmamayı seçmiş diyelim (23 Şubat).++ Kominsky Method Sea2 Ep.7 ve 8'i seyrettim (22 Şubat).++  Sarinja-ng-Nangam Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (21 Şubat).++ True Detective Sea4 Ep5 ve 6'yı seyrettim (20 Şubat).++ Kominsky Method Sea2 Ep.4, 5 ve 6'yı seyrettim (18 Şubat).++  Kül (2024) bu kadar insanın filme ve hikayeye inanması, çekmesi, oynaması, sunması bana olağanüstü geliyor (17 Şubat).++ Sarinja-ng-Nangam Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (16 Şubat).++ Hot Fuzz (2007) Tuna ile seyrettik, komedide akıllı-normal üstü yetenekli biri bana işlemiyor gibi geliyor (15 Şubat).++ Eskişehir yolculuğu (13-14 Şubat).++ Griselda Sea1. Ep1 ve 2'yi seyrettim (12 Şubat).++ Poor Thing (2023) Tuna ile seyrettik, güzel film, anlatma iştahıyla uzadığı yerler var ama farklı ve akıllı bir hikaye (11 Şubat).++ True Detective Sea4 Ep3 ve 4'ü seyrettim (10 Şubat).++ Butchers Crossing (2022) belgesel havasında, vahşi doğa ve western folkloru, meraklısına ancak (9 Şubat).++ Kamera o tomeru na! (2017) neşeli ve akıllı bir pulp mizahı olmuş (8 Şubat).++ The Boat (1921) Keaton mizahı ve aksiyonu, kısa bir gazete bantı gibi, karikatürle-çizgi romanla sessiz sinemanın çok ama çok yakın olduğu yıllar (5 Şubat).++ Grumble Through The Dark (2023) edebiyat uyarlamasıymış, karakterler epeyce pulp, gerilim bize geçmiyor, o kız da role uymamış, masum durmuyor (4 Şubat).++  November Criminals (2017) potansiyeli varmış, ama ne senaryo gerilim kurabilmiş, ne de oyuncular bir anlam katabilmiş (3 Şubat).++ The Kominsky Method Sea2 Ep.1, 2 ve 3'ü seyrettim (2 Şubat).++ La sociedad de la nieve (2023) hikayenin kendisi ilginç ve ürkütücü, uçağın düşüş sahnesi enfes çekilmiş, sonrası daha gerilimli kurulabilirmiş, çok belgesel kalmış (1 Şubat).++

Pazartesi, Nisan 01, 2024

Bir ümit

Seçimler bitti, görebildiğim kadarıyla, romantik iddiacılar ve reaksiyoner yorumcular dışında kimsenin beklemediği bir tablo ortaya çıktı. "Efenim biliyorduk, anketler şöyleydi böyleydi" diyenler çıkabilir, itibar etmemek gerekiyor... Herkes şaşırdı çünkü...

Uzun zamandır bir hobi gibi, seçim araştırma şirket yöneticilerinin açıklamalarını, Türkiye değerlendirmelerini izliyorum. Böyle konuşmayı sevmiyorum ama söylemesem olmaz, okuduklarımda sahiden parlak bir fikir, yeni bir zihinsel açılım ve doğru bir tespit göremiyorum, "keçi boynuzu" misali laf kalabalığı ve pozörlük dışında bir şeyle karşılaşmıyorum. 

Ve evet, yine aynısı oldu ve yine  bilemediler... O kadar veri topluyorlar, daha doğru çıkarımlar yapabilmeleri ve daha çok bilmeleri gerekiyor diye düşünüyor insan... Ama olmuyor... 

E niye olmuyor ?

Göç dalgaları, savaş ekonomisi, kıtlık, para deveranları, süregelen tüketim çılgınlığı, kaotik bir çokseslilik, başta kamu borçları olmak üzere çözülmesi imkansız sorunlarla uğraşan devletler, artan nüfus, o nüfusa yetmeyen kaynaklar falan filan... Toplumsal çoğunluk hoşgörü, demokrasi, eşit mesafe, eşit adalet, siyaseten doğruculuk filan istemiyor. Dünyanın her kültüründe reaksiyoner ve populist sağcılar oylarını artırıyorlar. Tahammülsüz, "dediğim dedik" tek adamlar öne çıkıyor. 

Bizde ne oldu da, mevcut iktidar, birinci parti olamadı... Eğer mesele ekonomik sıkıntılarsa, geçen yıl da bu sorunlarla yaşıyorduk, tam da bütün dünya "bize benzemeye başlamışken" parti ve lideri bu yenilgiyle "nasıl ve niye" karşılaştı... Dünyanın tersine mi gidiyoruz, Putin, yüzde 88'le bir kere daha seçildi mesela. 

Neler oluyor? Evet, parti, her seçimde küçülüyor ve oy kaybediyordu ama "kayyum atansın" diyen sağlam bir seçmen tabanı da vardı. Ben genel olarak milletin sağduyusu filan öyle şeylere hiç inanmam. Ekonomik krizin her zaman ve mutlak bir belirleyen olmadığını düşünürüm. Türkiye'nin en yoksul yüz (100) ilçesinde kimler kazanmış bir bakarsanız, ne dediğim daha iyi anlaşılabilir. Yoksullar, genellikle "tek adam" ve "tek parti" severler diyeceğim, derdimi tam anlatamamış olacağım. 

Hasılı, bu seçimde neymiş-niye olmuş düşünüyor ve söylenenleri merakla dinliyorum. 

Ne ki, izlemesi eğlenceli elbette, bunca yılın hükümranlarının şaşkınlığını, açıklama telaşını görmek sahiden ilginç...Kahır çekenler, bir ümitle gülümsüyor, ben de gülümsüyorum. 

Pazar, Mart 31, 2024

Makas

Komünizm karşıtı fikir olarak başarılı bir karikatür...1949 yılında Aydede'de çıkmış. Refik Halid'in önerisi ve onayıyla olmalı, genç Turhan Selçuk çizmiş. Milli Birlik, makasla Sovyetler'i bertaraf ediyor... 

1949'da ne olmuş da bu çizilmiş gibi bir soruya cevap arayalım mı? Doğrusu sol tarih açısından pek de önemli bir şey olmuyor,  1947 TKP Davası, DTCF Tasfiyesi, sol partilerin kapatılması filan derken ortada "solcu" namına kimse bırakılmıyor. Yani 1949'da muhalif ses var diyemeyiz. Rejim çok daha önce kendini sol düşünceye kapatıyor çünkü. 

Şu söylenebilir, yoktan var ediliyor diyebiliriz, Soğuk Savaş ikliminde Amerika'dan destek beklediğimiz için "Komünizm tehlikesi" varmış gibi davranıyor, abartıyoruz. Refleks gösteriyoruz, refleks de temrin ve tekrar ile olur. Söylenip duruyoruz. 

Cumartesi, Mart 30, 2024

Yolpalas Cinayeti

Tefrikalar, bir dönemin en önemli eğlenceleri... böyle söyleyince biliyorum tam anlaşılmıyor, romanlar neden "eğlence" olsun diyen çıkabilir, çıkıyor da zaten. Romanları edebiyatın, sanatın, eğitimin, yüksek kültürün bir parçası olarak görebiliriz ama kim ne derse desin eksik bir yorum olur. 

Önemli romanlarımızın tamamının önce gazetelerde tefrika edildiğini, siparişle yazıldığını, gazete okurunun beklentilerine göre biçimlendirildiğini aklımızda tutalım. Hatta sadece ilgi gören tefrikaların kitaplaştığını, yazarların telif gelirlerini asıl olarak gazetelerden aldığını da hatırlayalım. 

Yani romanlar, hele cumhuriyetin ilk altmış yılında popüler kültürün bir parçasıydı ve olması için de özel çaba gösterilirdi. Radyo ve televizyon reklamları yapılırdı, duvarlara afişler yapıştırılırdı. Duyardık, "bilmem kimin yeni romanı gazeteniz Hürriyet'te" filan...

Ah vah etmenin de bir manası yok, popüler kültür değişen bir şey, örneğin romanlar radyoya da uyarlanırdı, onları da unuttuk... Sonra televizyon çıktı, mecra değiştikçe roman eğlence niteliğinden uzaklaştı, her mecra kendi yıldızlarını çıkardı filan... Uzun hikayeler aslında... 

Tefrika edilen romanların nasıl duyurulduğunu, nasıl görselleştirildiğini hep merak eder, takip etmeye, bulmaya çalışırım. Çünkü romanlar gazetenin tirajını artırsın istendiği için reklamlarla duyuruluyor, iyi ressamlar eliyle görselleştiriliyordu. Ben tefrika döneminin sonlarına yetiştim ama Hürriyet'te Yıldız Cıbıroğlu'nun Yaşar Kemal'in İnce Memed romanına her gün ilüstrasyon çizdiğini hatırlıyorum. İddialı bir işti ve İnce Memed tam sayfa yayımlanırdı. 

Yukarıdaki ilüstrasyon, otuzlu yılların ünlü çoksatar magazin dergisi Yedigün'den... Münif Fehim, Yolpalas Cinayeti için çizmiş, tefrika kapaktan okuyucuya duyurulmuş. 

Cuma, Mart 29, 2024

Açlık

Yine bir pavyon fotoğrafı, üç erkek ve aralarında bir kadın... Erkeklerden muhtemelen de hesabı ödeyecek olan bir tanesi, gözüne kestirdiği bir hanfendiyi masaya çağırmış, durmamış, sakınmamış, saldırır gibi "yumulmuş"... kadın boynunu uzatırken olması gereken ölçülerde güzelce oynamış rolünü... Necati Cumalı yazsaydı, içli bir "ah" ettirirdi kadına...

Mesele şu ki... fotoğrafa bakar bakmaz siz de fark etmiş olmalısınız, komik mi demeli trajik mi, hovardanın iki yancısı, nasıl da seyrediyorlar sahneyi-kadını... Genetik olarak akraba gibi duruyorlar, tuhaf bir şey görmüşçesine şehevi bir iştahla kıvrılmış dudakları, nasıl da mutlu ve müstehzi ifadeleri... Pes dedirtiyorlar...

Perşembe, Mart 28, 2024

Ben öldükten sonra

Çizgi: Berat Pekmezci 
 

Pul

Tenten, Belçikalıların milli kahramanı olduğu için yaratıcı Hergé'in yüzüncü doğum yılında (2007) çeşitli dillerde basılan Tenten albüm kapaklarından bir pul serisi yapmışlar. O yıllarda Tenten'in Türkiye yayımcısı olan Yapı Kredi Yayınlarından çıkan bir kapak da seriye dahil edilmiş, bilmiyordum. 

Not: Bizde Amcabey, Abdülcanbaz ve Karaoğlan dışında çizgili kahramanlarımızla ilgili pul çıkmadı.

Çarşamba, Mart 27, 2024

Maskili Şiytan


Kırklı yıllardan bir mizah dergisi kapağı ama propaganda afişi gibi duruyor, esprisi var mı, komik mi, tartışılır...Dönemin savaş ve kıtlıkla ilgili atmosferini besleyen-büyüten bir yönü var. Uyarı gibi duruyor ama açık biçimde korku üretiyor. Amaç da o zaten.

Karikatüre göre kim o bozguncu çok belli değil, Komünistler, Almanlar veya işgalci başkaları, içerdekiler, dışardakiler...Ama kim, hiç açık edilmemiş, özellikle edilmemiş, bu muğlaklık işlevselliğini artıyor çünkü. 

Bozguncu, Şeytan olduğuna göre mutlak kötüyü temsil ediyor..."Kur'an'dan ve diğer kutsal kitaplardan bildiğimiz bir "melek"

İşte o çokyüzlü yüzsüzün elinde çeşitli maskeler var, dost, arkadaş, ahbap, sevgili ve komşu olarak yani insanın en yakınına sızarak çeşitli dostane yakınlaşmalarla onu kandırıyor demek istenmiş, bu kadar yakınımıza-yamacımıza kadar gelmiş birine dahi inanmayın, gözünüzü açık tutun filan. 

Oysa palavra, bu kadar maskeli, bu kadar çok yüzlü, bu kadar şeytani olan bir düşmanla zihnen ve ruhen savaşmak mümkün değil... Bunun kuşkusu bile insanı "deli eder", çözümü yok bunun...

Korkun sadece korkun, istenen bu...ve ne olur bu korku hiç bitmesin, bizi işgal edecekler, bizi kandıracaklar, bizi yok edecekler çünkü...bunu yaparlarsa önemli olacağız, o yüzden çok lazım bize bu korku...

Salı, Mart 26, 2024

Dişlenen

Akademisyenliğe devam etseydim, mutlaka popüler kültür bağlamında bu fotoğrafı öğrencilere gösterir, tartışmaya açardım. İlk göze çarpan iki kadın arasındaki kontrast olur, yaşam tarzları arasındaki başkalık daha kolay konuşulurdu galiba. Edebiyatımız bu kontrastı çok sevdi çünkü, bize öğrenciyken dünya kadar "ödev" yazdırdılar, soru cevaplattılar. 

Fatih ile Harbiye, Ulus ile Çankaya, Eskişehir ile Yenişehir filan... Nalet olasıca modernizm...

Başka ne denebilirdi? Habermas, bugün pek hatırlanmıyor ama yirmi yıl önce sosyal bilim öğrencilerinin dilindeydi, ki kadının, iki ayrı kuşağın, düğün kamusallığında yanyana gelmeleri de konuşulurdu mutlaka.

Bana gelince ben fotoğrafı, bu kontrast için değil, dansözün dişleriyle tuttuğu kağıt paralardan dolayı aldım, malum dansözler aldıkları bahşişleri göğüsbağlarının içine sıkıştırırlar. Bir şey olmuş ki, kadın oradan çıkartmış, ya da sonradan tepiştirmek için geleni bir hırsla dişlemiş... Ekmek aslanın ağzında...

Pazartesi, Mart 25, 2024

Uslu bir kadının itirafları

Uslu Bir Kadının İtirafları'nı (1948) tavsiye üzerine okudum, bir arkadaşım sevebileceğimi söylüyordu. Yazarını bilmiyorum, doğrusu çok bilen ve tanıyan olduğunu sanmıyorum, dil bilen, iyi eğitim almış, zengin bir aileden geldiği anlaşılıyor, bir tarza ve tınıya sahip. Yazdığı novellayı okuduktan sonra, ilk izlenimim şu oldu: potansiyelli bir hikayeye sahipmiş, bir şey varmış ama o olamamış ve ilerledikçe dağılmış, kendini imha etmiş diyorlar ya şimdilerde, o hesap, sayfa sayfa "dağılmış"... Klişe bir fikri var, tesadüf eseri eline geçen günlüğü okuyan kadın, günlükte geçen insanlardan birinin nişanlısı çıkıyor ve melodram gereği, aşkından vazgeçip, günlükte okuduğu aşk'a "yol" veriyor. 

Günlükte anlatılanlarsa eskilerin deyişiyle "Fransız filmi" gibi... Genç bir kadın platonik ölçülerde bir erkeğe aşık oluyor, daha doğrusu birbirlerine aşık oluyorlar, ama o aşk olmuyor-olamıyor, bir başkasıyla evleniyor ve o evlilikte aradığı saadeti bulamayıp, mutsuz birine dönüşüyor. Kocasının kendisini aldattığını anlıyor ve kocasını terk ediyor. 

Romanın en can alıcı kısmı da böylece başlıyor, kocasının ilişkiye girdiği "serbes kadınlardan" biriyle Ninoşka ile tanışıyor, Ninoşka herkesin peşinde olduğu meşum bir kadın, öyle ki ilk ve sahiden sevdiği adam da Ninoşka merakıyla dolaşırken diyelim, tesadüf üstüne tesadüf, aldatılan kadınımızın karşısına çıkıyor, garip bir gizemle o da kendini Ninoşka olarak tanıtıyor. Vay diyorsun, işlenmiyor ama sahiden vaykivay...

Ucuz romanların şaşırtma iştahı ve saplantısı, ahlakçılıkları her zaman ilginçtir. Kadının Ninoşka olmak istemesi, hiç derinleşmemesine rağmen Ninoşka tiplemesi, vapurda geçen platonik karşılaşmalar, hiç de yapay durmayan asilzade hayatları ve rehavet havası filan bana ilginç geldi, romanı okutan onlar oldu. Bu novella başka türlü anlatılabilirmiş ama demesem olmaz, yazarı keşke yazmaya devam etseymiş...
Related Posts with Thumbnails