Perşembe, Temmuz 18, 2024

Altan Erbulak ve Gırgır


1981 yılında Milliyet Sanat, usta ve genç çizerlere Gırgır ile yaşanan yeni dönemi sormuş... Altan Erbulak da genç çizerleri değerlendirenlerden biri... Her zaman olduğu gibi iyimser ve teşvik edici bir cevap vermiş... Ben cevabından ilginç bir bölüm seçtim.

İlk kısım işin pratiğiyle ilgili... Gırgır'ı öne çıkartarak Aral'a hakkını teslim ederek dergi çalışanlarını "başka işe muhtaç etmeden" geçindirmesinin altını çizmiş...Bizatihi kendisi, o tarihte aşağı yukarı yirmi beş yıldır telifle geçinen bir çizer... Pek çok başka işi, örneğin oyunculuğu çizerlikle birlikte sürdürüyor, öyle ya da böyle, tek işle geçinememiş... Hele ki onun döneminde bir çizerin tek bir yerde çalışarak geçinmesi mümkün değil...Dergiler az satıyor ve az sattığı için telifler yeterli değil... Ta ki Gırgır'a kadar...

İkinci kısım, biraz espriyle anlatılmış... Tezgah denmiş, iş yetiştirmek denmiş, genç çizerlerin birlikte çalışırken, çizgilerinin birbirine (aslında Oğuz Aral'a) benzemesini "üzüm üzüme bakarak" deyimiyle betimlemiş... anlıyoruz ki Erbulak, gazetecilikten gelen bir refleksle "iş yetiştirmeyi" ve "iyi telif ödenmesini" yeterli görüyor... Benzemek (veya özgün olamamak) meselesini geçici bir durum olarak sayıyor. Dergi çıkarsa, telifler ödenirse o da düzelir diye bakıyor muhtemelen...

Gırgır'da, Aral'la birlikte çalışmasa ne derdi, nasıl bakardı bilemeyiz ama bence bu düşüncesi  değişmezdi, ısrarla yinelerdi.

Çarşamba, Temmuz 17, 2024

1935 Model Maganda

Malumunuz, popüler kültür ve argomuzda "maganda" nitelemesi var, bir tahkir ifadesi olarak yaygın olarak kullanıyor. Hıdır, herif, apaş, kırro, hanzo, zonta gibi türevlerni de biliyoruz, duyuyoruz. Şehir hayatına uyum sağlayamayan, eğitimsiz, kaba saba birilerinden söz ederken söyleyiveriyoruz.

Yukarıdaki görsel, otuzlu yıllarda çıkan bir kapak karikatüründen ayrıntı... Mayolu genç kadın hakkında konuşan iki erkeğe dikkatinizi çekmek istedim. Maganda olduklarını hemen anlıyorsunuz değil mi? Sanki, doksanlı yıllarda çizilmiş gibiler, Ahmet Yılmaz'ın, Mehmet Çağçağ'ın tiplemelerini birebir andırdıklarını bile düşünebiliriz... Halbuki altmış yıl önce Ramiz çizmiş... 

Magandalar genellikle Özal ile özdeşleştirilirdi, yani onun populizmiyle salına salına dolanırlardı filan... Beyoğlu'nu tarumar etmişlerdi vs vs... 

Oysa sadece yukarıdaki karikatür bile o tahkirin döneme özgü olmadığını ispat ediyor, önceden de yaşadığını, hatta sadece tahayyül olarak değil karikatürleştirirken bile benzerlikler taşıdığını gösteriyor. Adı Maganda değil de Haso olabilir ama var mı, var... 

Üstelik, birbiriyle zıt olarak tanımlanan ve hatırlanan iki ayrı tarihsel dönemde dahi yaşıyor, Özal ve Atatürk dönemlerinden söz ediyorum.

Salı, Temmuz 16, 2024

Çetin Özkırım

Başlığa bakmayın, ismini Çetin A. Özkırım diye yazardı... Aşki imiş o "A"... Mahlas mı, gerçek ismi mi bilmiyorum. Kapak ilüstrasyonundaki çinileme dikkatimi çektiği için aldım kitabı. Özkırım, normalde bu denli çini atmaz, handiyse ligne clair ölçüsünde konturlar atar, resmedeceğini öyle resmederdi. Kim yapmış diye aldım, hafif tertip şaşırdım.

Çizgi dünyamızın farklı ilgileri olan okur-yazar sanatçılarından biriydi Özkırım, ilüstratörlük dışında sinema eleştirmenliği yapardı. Ben kendisini 1985 yılında Videosinema dergisinde çıkan hatıralarından biliyorum, ilk kez orada okudum. Seneler sonra, Düş Erimi isimli bir anı romanını okudum, galiba, ellili yıllara "basın ressamları" gözüyle bakan, cumhuriyetin ilk çizgi romancı ve karikatüristlerini ucundan kıyısından (hatta ortasından) anlatan tek romandır. Meraklısı kaçırmamalı...

Çizgi roman da yaptı ama çok da sebat göstermedi, belki ilgisini çekmiyordu, belki o ağır işçilik gözünde büyüyordu. Ben tarz olarak Ferit Öngören'e çok benzetirim. Üretseydi, edebi tatları olan işler çıkarabilirdi. 

Pazartesi, Temmuz 15, 2024

Bret Easton Ellis

Oğlum dün gösterdi, rastgelmiş, "Baba bu sen değil misin?" dedi, instagramda lisans eğitimi aldığım Bilkent'le ilgili bir paylaşım olmuş, 1993 yılına ait bir video benim görüntülerimle başlıyormuş...Daha önce hiç görmediğim için şaşırarak baktım, nostaljik bir kurgu yapmışlar, e bana da o hissi yaşattılar. Kişisel olarak bir tekiyle bile iki çit laf dahi etmediğim insanlarla aynı videoda görünmüşüm...

Bilenler biliyor, doktora yaptım, o kadar okudum, herhangi bir mezuniyet törenine katılmış değilim, nedenleri bana kalsın, uzak dururum böyle şeylerden... Görüntüler balodan, "param yok" demiştim, geleyim diye arkadaşlar arasında öyle bir tazyik oldu ki, "para almadan" beni Hilton'a, o baloya soktular. Öküzlük de bir yere kadar, yalan yok rakı içtim, demlendim, güldüm eğlendim, geçti gitti... Üniversiteden arkadaşlarımla otuz yılı geçmiştir, bir kere bile biraraya gelmedim, zaten cemiyetçilik, dernekçilik, okulculuk  hiç yoktur bende... 

Bunlar bana dair mırıltılar, asıl şu sebeple yazdım bu yazıyı... Biri beni videoya çekmiş ve benim haberim yok... Otuz küsur yıl sonra karşıma çıkıyor. Kimse çekebilir miyiz diye sormamış, ben poz vermemişim... Yazılı izin vermemişim filan... 

Malum, film ya da dizi çekiyorsanız, ekranda-perdede görünen herkes için yazılı izin almak zorundasınız...Bu durum o kadar sıkıcı ki, sokak insanlarla dolu olduğu için sokağı çekemiyorsunuz... Eskiden böyle bir özen etiği-hassasiyet ya da dava açılma korkusu yoktu...

Demem o ki, Bret Easton Ellis tadında bir "romana" meze edilmişim, farkında bile değilim, belki istemiyorum kardeşim...Alla alla...

link

Pazar, Temmuz 14, 2024

Oruç


1933 yılından, Ramiz (Gökçe) çizmiş. Siyasi propaganda amaçlı, "mejaş" veren türden...Yeni cumhuriyetin onuncu yılı, üstelik Ramazan ayı, espri o bağlamdan çıkmış... İlgi çekiciliği şu yüzden: üst başlık Laiklik vurgusuna dayalı, Tüccar "ikram" ediyor, Memur "yemem" diyor. Memur, Laik Türkiye'de komisyon, bahşiş ve rüşvet almıyor artık mı demek istenmiş yoksa hafif sarakaya alarak soruyorum, Ramazan vesilesiyle, geçici olarak mı almıyor denmiş, bence belirsiz. 

Tüccarın, ticaretle uğraşanların her zaman kötü niyetli, düzenbaz dalavereci çizilmesiyse ayrıca incelenmeye değer. O tüccar Yahudi olunca, Amerikalı olunca, İngiliz olunca rahat konuşuluyor ama yerli olunca hafiften yalpalıyorlar aslında. Bu karikatür, o yalpalayan karikatürlerden. 


Halbuki 1939 tarihli şu karikatüre bakın..."Bazı Yahudi Tüccarlar" dese de çok net...Fıçının içinden fare olarak çıkıyor Yahudi...Bir de "açık göz" ifadesine dikkat! Otuzlu yıllarda bu bir aşağılama ifadesi...Zaman içinde yumuşayıp olumlu nitelikler kazansa da o günlerde açıkgöz olmak küfür anlamında. Tüccar dediğin açıkgöz olmak zorunda olduğu için baştan kirlenen ve kirli olan biri.


Bu benim çok sevdiğim bir karikatür , 1931 yılından. Serbest Fırka'ya karşı çizilmiş. Liberalizm, İngiltere'den kovuluyor. Bir kadın olarak çizilmiş, kahpe olarak niteleniyor, Fethi Okyar'a koşuyor...(Akbaba, 8.10.1931). Türkiye'de liberalizm denince ne anlaşıldığını gösteren bir zihniyet bu...Ticaretle liberalizm, tüccarla liberal çoğu zaman eş anlamda kullanılıyor. Daha ağır konuşulmak istendiğinde "fahişe" "orospu" klişesine başvuluyor. 

Uzun hikâyeler... Rejimin düşmanlarını sıralamak lazım aslında...Bugünün hakim ve muhalif zihniyetlerini anlamak için o çok satanlar listesini arada bir yoklamak lazım. Çünkü onun da ticareti var...

Cumartesi, Temmuz 13, 2024

Etmeyesin kazanır

Malum, dil dediğimiz şey yaşadığı için sürekli değişir, şu yanlıştır, doğrusu bu değildir demek her zaman da "doğruya" varmaz. Yukarıdaki görsel bir kitabın iç ve dış kapağı...

Etmeyesin-Etmiyesin ayrımı sizin de gözünüze çarpmıştır, dizgiyi yapan matbaa işçisinin hatası gibi görünüyor ama otuzlu yıllarda, gazete ve dergilerde, hatta akademik metinlerde dahi ikincisi lehine yoğun bir kullanım var, daha sonra "doğrusu bu değil" diyerek başka bir tercihte bulunuluyor. 

Tercih diyorum çünkü sahiden de bir tercih bu...Mutlaka bir açıklaması yapılabilir ama doğrusu "etmiyesin" olmalıydı diyerek de bir tazyik yapılabilirdi, gel zaman git zaman müfredatta veya basında giderek kaybolur bu kullanım...

Biliyorsunuz, alfabemiz belirlenirken işte Q ve X gibi harfler dahil edilmez ve yıllar yılı, aralıklarla bu mesele konuşulur, üstelik bu konuşmalar mutlaka bir rejim tartışmasına evrilir. Ben o tartışmaya dahil olmadan şunu yazayım, benim soyadım, Q harfi kullanılıyor olsaydı "Canteq" diye yazılacaktı ve bence bugün kimseye tuhaf gelmezdi, çünkü dil sahiden de dinamik, savrulan, etkilere açık bir şey...Şimdi "etmiyesin"i görüyor ve aa yanlış diyoruz. 

Cuma, Temmuz 12, 2024

18

On sekiz yaşım, fotoğraf annemden çıktı, hiç hatırlamıyordum, şaşırdım...Bakarken bir burukluk çöktü içime. Kırılgan ve mutsuz bir dönemimdi, rahmetli babam ve annem, sinema okumama izin vermemişler, kestirip atmışlardı. Ne olacağımı bilemediğim, ne yapsam eksik kalacağım bir gelecek vardı önümde, öyle hissediyordum. Şimdi gülerek yazıyorum ama o günlerde, dünyanın en mutsuz 18'i bendim, öyleydim... 

Çarşamba, Temmuz 10, 2024

Kısa bi döküm

Editörlük yaparken, benden daha genç olan arkadaşlara fikir verecek-zihin açacak bir şeyler söylemem gerektiğinde şunları tekrar ederdim. Editörlük, eleştirel düşünmeyi gerektirir ama bir akademisyen gibi bakamazsınız metinlere, eksikleri göstermekten çok eksikleri ikmal etmek-tamamlamaktır bizim işimiz derdim. Bir yazarla çalışmak, iletişim becerisi gerektirir, onlara karşı esnek olmanız şarttır. Ve bence işin en önemli hasletlerinden biri, bir seçim yapmanız gerektiğinde inisiyatif alabilmektir... İnisiyatif alamayan biri editör olamaz falan filan...

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşıma bunları anlatmıştım, o da dedi ki, bu dediklerin editörlük için değil her iş için geçerli, ön şart bunlar... Senin anlattıkların bilgiyi işleme becerisi, işbirliği yapmak demek filan diye başladı, konuştuk durduk. Konuşma, çalışma biçimleri ve o deneyimlerle farklı mecraları karşılaştırmak üstüneydi, o yönde de gelişti...

Altı yıldır sadece senaryo yazarak hayatımı sürdürüyorum, başka bir sektörden insanlarla çalışıyorum, işbirliği içindeyim filan... Akademideydim, kitap-yayın dünyasında çalıştım, şimdi de dizi ve film işleri diyelim oralarda geziniyorum. Böyle olunca farklı disiplinlerle ve çalışma alışkanlıklarıyla karşılaşıyor, tanışıyor ve öğreniyorsunuz. Öğrenciydim "hoca" oldum, "hocaydım" öğrenci oldum, "yazardım" editör oldum, editördüm "yazar" oldum gibi gibi...

Arkadaşım ne hissediyorsun, farklı olan ne diye sordu...Ona anlattıklarımı özet geçeyim.

Ne tarafta olursam olayım, hep şu aklımdaydı, çalışırken-iş sürerken karşımdakini-muhatabımı bekletmemeliyim, mutlaka cevap vermeli, çözüm bulmalı, açıklayıcı olmalıyım. Çalışıyorsam kimseyi yormamalıyım, birlikte çalışıyorsam işi geliştirmeliyim... 

Yanlış anlaşılmasın, olağanüstü bir şey değil bunlar, doğrusunu ve olması gerekeni anlatıyorum, diğer yandan karşımdakinden-muhatabımdan aynı ihtimamı görmeyebileceğimi, ihtimal olarak böylesi bir asgari tutumla karşılaşmayabileceğimi bilecek bir yaştayım. Genel olarak görmüyorum da... Memleket de cevap verme nezaketi sıfır ölçüsünde, ne istediğini tarif edebilen insan sayısı en az onun kadar  az.

Özellikle rekabetin yoğun olduğu, riskli ve kaotik ortamlarda  insana değil işe saygı gösteriliyor, ya da makama...Yani siz yaptığınız işlerden dolayı, biricik ve benzersiz sayılabiliyor veya "senden çok var" muamelesiyle karşılaşabiliyorsunuz... Başınız dönebilir veya kahrolabilirsiniz demek istiyorum... İkisine de kanmamak durumundasınız. Yoğun olarak taciz ediliyor, ısrar ve iştahla karşılaşabiliyor, büyük itibar görüyor sonra o peşinizdeki insanların kaybolduğuna şahit olabiliyorsunuz. Sakin ve sabırlı olmak zorundasınız.

Arkadaşım çalışanların profillerini merak ediyordu, kimlerle ne kadar uyumlu olduğumu öğrenmek istiyordu. Daha doğrusu karşılaştırma yapsam hoşuna gidecekti. Yaptım zaten...

Genel olarak editörleri "donanımlı" bulurum, bence kültür sanat dünyasında karşılaştığım en potansiyelli insanlar onlardı... Hızlı, öğrenmeye açık ve üretkenlerdi. Zamana karşı çalışmak yaptığımız işleri doğrudan etkiliyor. Dizi dünyasının temposu ve süratlenebilme mahareti bu yüzden çok hoşuma gidiyor. İş bitirme hızları, uyum sağlama becerileri hayli yüksek...Entelektüel iddiaları nerdeyse yok ve hedonist bir topluluklar. Senaristler örneğin, edebiyat dünyasının "yazarları" gibi yaşamıyorlar, o bana ayrıca ilginç geliyor. 

On iki sene üniversitede kaldım, belki büyük üniversitelerde çalışmadığımdan olabilir, bir akademisyen olarak "nitelikli" olduğumu düşünmüyor(d)um, ondan da olabilir,  iyi akademisyenlerle mesaim olamadı yani, mutsuzdum...bunlar değerlendirmelerimi illa ki etkilemiştir... Akademisyenleri zor üreten, kolay tepki veremeyen, esneklik gösteremeyen "ağır" bir topluluk olarak görüyorum. Sakin kalmak, aktüele kapılmamak önemli bir güçtür ama  akademisyenlerimiz hem sakin değiller, hem de aktüele kapılıyorlar, üstelik kendilerine çok hayranlar, hayranlıklarını çoğaltacak vakitleri de bol... Zorunluluklar dışında üretmemeleri, öğrenmemeleri bana oldum olası garip geliyor.

Ha hangisi daha iyi diye düşünmedim, mutlu olduğum işleri yapmak istediğimden doğru yerdeyim, her işin ve her üreticinin iyisi kötüsü, özenlisi lakaydı oluyor, çalışmak başetmeyi öğrenmeyi gerektiriyor... Yoksa genel olarak gezintimden memnunum, hep yazıyorum, insan "kötü film seyrederek de bir şeyler öğreniyor", kötü roman, kötü tez okuyarak da...yazarak da...

Salı, Temmuz 09, 2024

Ne Fark Var?




Bir fotoğraftan faydalanarak çizilmiş bir ilüstrasyon örneği. Çizerken, hele zamana karşı yarışarak çiziyorsanız, görsel referanslar işinizi kolaylaştırır. İyi bir çizerin bakışını, algısını geliştirmesi için bol bol resim incelemesi yapması, iyi bir fotoğraf ve resim arşivi olması gerekir. Buraya kadar tamam.

Soru şu: yukarıdaki fotoğrafla ilüstrasyon arasında ne fark var?

Resim, fotoğrafın gerçekçiliğini başka bir boyuta taşımış, idealize etmiş, yumuşatmış, erotikleştirmiş, magazin dünyasının piyasacı estetiğine uyarlamış...

Daha iyi veya daha kötü olmuş tartışmasına girmeyelim.

Popüler kültür kadınları ve erkekleri güzel ve yakışıklı yapar, sakaleti ve çirkinliği kabul edilebilir bir çizgiye çeker...

Neden?

Okur ve seyirci çirkin, yoksul, kirli ve yabancı istemez, sahicilik değil hayal ister, yok olmadı, sayfayı çevirir, kanalı değiştirir, satın almaz geçer gider çünkü...

Pazar, Temmuz 07, 2024

San'natçı


İki amca konuşuyor, biri diğerine, arkada oturan-yayılan-gazete okuyan oğullarını tanıtıyor: "Bizim mahdumlar. Biri şair, biri ressam, öbürü de musikişinas." Diğeri üzülerek cevaplıyor: "Allah yardımcın olsun birader. Demek üçünü de sen besliyorsun!"

Cemal Nadir çizmiş, 1938 tarihli bir Akbaba karikatürü, tam sayfa kullanılmış. "Besliyorsun" vurgusu nedeniyle sanatçı karşıtı bir esprisi var, mesele sadece sanattan para kazanamamak değil, avare bir hayat sürdürmeyi kabul etmeyi de içeriyor. Cemal Nadir'in bu fikre inandığını kabul etmemiz gerekiyor. Sanatçının avareliği, tembelliği, aylaklığı, çalışmazlığı, mirasyediliği hayli bir popüler bir önyargıdır. Üç dört sene önce bir hükümet temsilcisi, partililerine konuşurken bırakın sanatı sepeti, inşaat yapın (çalışın) filan demişti. Bugünün yumurtlaması değildir bu azımsama.

Sadece sokakta değil üniversitede, bürokraside hatta bizatihi edebiyatçılar arasında bile bu fikrin kabul gördüğüne inanırım. Bugünün değil yüzyılların yargısı bu diyeceğim. Öyle ya da böyle, anti entelektüelizm hep vardı, bu iklimde sanatla uğraşırsanız, ister istemez, dejenere (çalışmayan ve yerli olmayan) bir sanatçı tahayyülüne öfkeyle yükleniyorsunuz.Tek tek bakarsanız sayısız yazarımızda, çizerimizde, sinemacımızda, romanlarda, şiirlerde, oyunlarda bu tavrı görebiliyorsunuz.

Bizatihi sanatın bu tavrın taşıyıcısı-yaygınlaştırıcısı olması ise bana Frankenstein fıkrası gibi geliyor...

Cumartesi, Temmuz 06, 2024

Karikatürün Telifle Seyrüseferi


Karikatür, mizahi ve eleştirel yönüne istediğimiz kadar vurgu yapalım, başlangıcında bir gazetecilik türüydü,  haber gündemi ve aktüeli betimleyen görsel bir anlatım aracıydı. Fotoğrafın matbaa teknikleri nedeniyle yaygın kullanılamadığı, az bulunur ve pahalı olduğu bir dönemde gazete ve dergilerde gelişip serpilmiş, haberi daha anlaşılır kılmak ve dikkat çekmek adına kullanılmıştı. Dolayısıyla bir ihtiyaçtan dolayı (üstelik daha ucuz olduğu için) geliştirilmiş bir “medium”dan söz ediyoruz.  İlüstrasyon, vinyet ya da çizgi bantlar gibi karikatür de gazeteler olmasaydı çoğalamaz, farklılaşamaz, kendi yayın mecralarına “çizgili dergilere ve kitaplara” dönüşemezdi diyelim.

Karikatürün diğer çizgili anlatım araçlarına kıyasla önemli bir farkı var, abartılı çizgisi komikleştirmekle tahkir etmek arasında salındığı, onlar arasında gidip geldiği için üretimleri günbegün siyasi eleştirinin bir parçası oldu. Bu karakteristiği onun en baştan “muhalif” sayılmasını kolaylaştırdı, itibar ve ciddiyetle nitelenmesinin yolunu açtı. Öyle ki, bugün siyasi tarih çalışmalarının referanslarından biri olarak ayrıca incelenebiliyor. Karikatürün sanat sayılması ise gazetecilik pratiklerinin dışına çıkmasıyla yaygınlık kazandığı dönemin yarım asır sonrasında gelişti. Muhaliflik ve sanat, bir iddia olarak piyasayla ve “şimdiki zamanla” birlikte düşünülmesi gerektiğinden hayli zor ve tartışmalı bir mesele, en azından bu yazıda karikatür adına bir nirengi noktası olarak görmeyeceğimi peşinen belirteyim. Karikatür tarihine bakarken, hele ki bugünkü gelişmeleri değerlendirirken asıl olarak karikatürün telifle ilişkisine değineceğim, arz ve talebin bir ifade aracını nasıl ticarileştirdiğini, popülerleştirerek büyüttüğünü veya telif değerini yitirdikçe nasıl marjinalleştirdiğini irdelemeye çalışacağım.

Yukarıda fotoğraf pahalı, teknik olarak kullanımı zor olduğu için bir “ressam” arayıp buluyorsunuz, ondan gazetenin görselliğini istiflemesini istiyorsunuz dedim. Ressam derken portreciler, illüstratör ve karikatürcüler, yazılar için vinyet hazırlayanları katarak geniş anlamda bir niteleme yapıyorum. O ressamlar, beğenildikçe, gazeteler arası rekabet gereği daha yüksek telifler almaya, bir yayından diğerine transfer olmaya başladı. Gazeteye para kazandırdıkça, kazançtan aldıkları payı yükseltiyor,  vazgeçilmez üreticilerden biri haline geliyorlardı.

İlk büyük karikatürcülerimiz hep çok satan gazetelerde çalıştı, hatta önemlice bir kısmı, o yayınların en yüksek maaşlı birkaç çalışanından biri oldu. Cemal Nadir, Ramiz Gökçe, Turhan Selçuk ya da Bedri Koraman, yüksek satışlı gazetelerin görsel mimarlarıydı.  Fotoğraf ucuzlayarak yaygınlaştıkça, matbaa teknolojileri geliştikçe, karikatüristlerin ve genel olarak bütün gazete ressamlarının gelirleri ve gazetelerdeki değerleri tedricen azaldı.

Karikatür tarihimizi bu teknolojik değişime göre dört ayrı zamana ayırmak mümkün. İlki, İttihatçı modernizmini modelleyerek Akbaba dönemi, ikincisi Simavi sermayesi ve Gırgır dönemi,  üçüncüsü, basının gerilemesi veya post-Gırgır dönemi, sonuncu ise internet sonrası dönem… Dönemleri teknolojinin sonuçlarından etkilenerek azalan telif gelirleri ve satış rakamlarıyla birbirinden ayırıyorum. Dergi ve gazeteleri kapatan ve çoğaltan satışlar olduğu için karikatürümüz de buna göre şekillendi iddiasındayım. Bu dönemselleştirme içinde ayrıksı duran akımlar ve estetik arayışlar olsa da, telif mantığıyla doğrudan ilgileri olmadığından özellikle bu yazının bağlamı içinde onları belirginleştirmemeyi tercih edeceğim. Örneğin 1950 Kuşağı olarak adlandırılan Cemal Nadir sonrası genç kuşak karikatüristlerin sergi, meslek birliği ve müzecilik bakımından daha uzun etkileri olmakla birlikte Gırgır kadar karikatürü popülerleştirdiklerini, üretici sayısını artırdıklarını veya telif geliri bakımından bir başkalaşma getirdiklerini söylemek pek mümkün değil.


İlk dönem, esas olarak İttihatçı eleştirelliğinde 1908 sonrasında başladı. Modernist düsturlarla politik olarak seküler bir milliyetçilikle nitelenebilecek bir haleti ruhiye içinde gelişiyordu. Pedagojik ve ahlakçı bir başyazı, karikatürden çok resimsilik, erotizme yakın bir çizgi üslubu, sınırlı bir siyaset ilgisi, etnik mizah ve daha çok İstanbul merkezli bir algıya dayanan bu anlayış altmış yıl kadar etkisini sürdürdü. Kurtuluş savaşı, cumhuriyet, çok partili dönemle değişen veya sönümlenen bir gazetecilik mantığı olmadığı için karikatürist eleştirelliğinde bir süreklilikten söz etmek mümkün. Karikatürcüler, kendilerini önce gazeteci sonra bir tür devlet adamı gibi görüyorlardı. Espri ve eleştirileri, rejimin belirlediği ölçülerde, rejimin düşmanı olarak görülen azınlıklara, şeriatçılara ve (sonradan) komünistlere yöneliyordu.  Bürokraside görev alma ihtimalleri, eleştirelliklerini “devlet adamı ciddiyeti” gibi bir misyonla sınırlıyordu. Diğer yandan dönem boyunca çıkan dergiler, bir iki geçici istisna dışında az satıyor, en iyi dönemlerini 15 bin civarında satışlarla geçiyorlardı, gelirlerin düşüklüğü ve siyasi deveranların etkisiyle bir türlü uzun ömürlü olmayı başaramıyorlardı. Dar kadrolu yayınlar olduklarından geçim sağlamaktan ziyade bir gençlik hevesi, mesleki bir arayıştan öteye gidemiyorlardı. Dergilerden kazanılan düşük telifler bir yan gelir olduğundan üreticileri aynı zamanda gazetelerde çalışmak zorunda kalıyordu. Dönemin sembol dergisi Akbaba ise başyazarı ve sahibi Yusuf Ziya Ortaç’ın siyasi pragmatizmi ve esnaf maharetiyle uzun yıllar yaşasa da bunu satıştan ziyade garanti gelirlerle (resmi abonelik ve ilanlarla) başarıyordu. Ortaç’ın, iktidar partilerine olan yakınlığı, (CHP döneminde DP ve diğer muhalif partileri, DP döneminde CHP’yi eleştirmesi) örtülü ödeneklerden aldığı maddi yardımlarla mümkün oluyordu.

Kabaca özetlediğim ilk dönem, iki ayrı tarihle miadını doldurdu. Birincisi, yeni bir matbaa teknolojisi olarak Veb-ofsetin Türkiye’ye girdiği 1964 yılı, diğeri (romanesk gözükmekle birlikte) Yusuf Ziya Ortaç’ın ölümü olan 1967… İlkiyle satışları bir milyona yaklaşan ve geçen gazeteler dönemi başlıyordu. Karayollarının gelişimi ve dağıtım ağının oluşturulmasıyla gazeteler ilk kez aynı anda ve her gün tüm Türkiye’de satılır oldu. Ondan önce yüzbin basılan ve dağıtılan üç gazetemiz dahi yoktu… Matbaalarımız bile bu kadar çok gazete-dergi basmaya uygun değildi. Tef mizah dergisi 40 bin basılınca reklamlarında bunu bir rekor olarak gösteriyordu örneğin. Simavi kardeşler, (Hürriyet ile Günaydın gazeteleriyle) hem gazete dergi dağıtım tekelinin, hem de açık ara en çok satan yayınların sahipleriydi. Yusuf Ziya’nın ölümü ise Akbaba’yla birlikte bir mizah ve karikatür anlayışının sonunu tescilliyordu. Akbaba, 1977 yılına kadar yayınına devam etse de Simavilerin (başta Gırgır ve Çarşaf olmak üzere) çok satışlı dergilerinin yarattığı yeni ortama ve anlayışa dahil olamıyor, handiyse kendiliğinden sessiz sedasız kapanıyordu. Akbaba, çok daha önce kapanabilirdi, hep demode kalmıştı ama asıl öldürücü darbeyi teknoloji (ve o teknolojiye sahip olan sermaye) vurdu. Birdenbire Türkiye’nin her gazete bayiinde bir mizah dergisi görülmeye başlıyor ve anakım ister istemez değişiyordu. Yoksa Akbaba’nın demode olduğu, o yıllarda hemen tüm mizahçı ve karikatüristlerin dilindeydi… Kırklı yıllarda çıkan Markopaşa, ellili yıllarda çıkan Dolmuş, altmışlarda çıkan Tef ve Zübük bu iddiayla Akbaba’nın karşısına çıkıyor ama Ortaç’ın garantili gelirleriyle yaşayan dergisini alt etmeyi başaramıyorlardı. Akbaba, az çizgili (çünkü telifi yüksek), bol yazılı (çünkü telifi düşük) bir yayın olmuştu hep. Oysa yeni dönem, alışılmadık bir kitleselleşmeye, onun getirdiği yeni bir okura dayanıyordu. Mizah dergileri şehirli, memur ölçeğinde tahsilli bir okura hitap ettiklerini düşünürken bu defa okuma yazması kıt, taşralı genç bir ergen erkek okuru tahayyül ediyorlardı.  Çünkü Günaydın, bol resimli, az yazılı, erotizmi iyi kullanan, ajitatif bir dille hayata bakan, mutlaka “bağıran” içeriğiyle dönemin en çok satan gazetesi olmuştu. Haldun Simavi, baskı makinalarının boş durmasını istemeyen, dağıtım ağını kullanarak yayınlarını sürekli artırmaya çalışan bir gazete patronuydu. Günaydın grubu içinde bir mizah dergisi de istiyor, kendi gazetecilik mantığına uygun bir içerik arıyordu. Önce, uzun yıllar Akbaba’yı mizahıyla yaşatan Aziz Nesin’e başvuruldu. Nesin de Akbaba’dan bildiği tarzı Günaydın’ın ilavesinde yineliyor ve haliyle başarılı olamıyordu. Öyle ki, yıllarca berber dergisi diyerek küçümsenen Akbaba’nın ikamesi-moderni olmak isterken Günaydın’a hazırladığı mizah ilavesine Ustura adını seçiyordu. İkinci önemli deneme, sansasyon mantığıyla çıkan Gün isimli bir magazin gazetesinde yapıldı.  Gazetedeki Gır-gır adlı köşe, Oğuz Aral’ın çabasıyla çok geçmeden bir dergiye dönüştürüldü. O yıllarda Simaviler çok yayın çıkarıp kapattıkları için Gırgır’a pek bir ömür biçilmiyordu ama gelen yüksek satış, derginin yayın yönetmeni olan Aral’a benzeri daha önce görülmemiş zenginlikte bir telif ödeme imkânı getirdi. Dergi çok kısa süre içinde yeni işler, eski ve yeni üreticiler için bir cazibe odağı haline geldi. Gırgır, 1972’de çıktığında sonraki yıllara kıyasla 40 bin civarında satıyordu ama bu rakam dahi geçmişteki dergilerle kıyaslanmayacak bir başarıydı. Onunla da kalmadı, yayımlandığı ilk on yıl içinde üç yüz bin satışın üzerine çıktı. Günaydın’ın Gırgır’ını Hürriyet’in Çarşaf’ı izliyor, kazançlı olduğu için dönemin çoksatar bütün gazeteleri (Milliyet, Güneş, Sabah vd) mizah dergisi yayımlar oluyordu. Böylece Gırgır kuşağı denilen, sadece dergilerde çizerek geçinebilen, meslek olarak karikatürist olarak anılan yüzlerce yeni çizer ortaya çıktı. Bu dönem, mizah dergilerinin ve karikatürün basın tarihimizdeki en şaşalı dönemiydi… Kazançlı olduğu için karikatür ve çizgi roman ağırlıklı mizah dergileri ve üreticileri büyük rağbet görüyordu. Transferler, el değiştiren ve çoğalan dergiler dönemi Simaviler’in basından çekilmeleriyle, Gırgır’ı ve yan yayınlarını satmasıyla nihayetlendi. 

1989 sonrasındaysa gerilemeyle birlikte yeni bir dönem başladı. Bir kez daha teknoloji devreye giriyor, bu defa haber ve eğlence mecrasını-aracını dönüştürüyordu. Özel televizyonların ortaya çıkması, buna bağlı olarak gazete ve dergi satışlarının düşmesi, mizah dergilerini olumsuz etkiledi. Gazeteler, televizyon karşısında günbegün tiraj kaybetmeye başlamışlardı. Geçmişte yüksek satışlar nedeniyle kalabalıklaşan mizah dergileri kadro olarak daralmak zorunda kaldı. Telifler düşünce, karikatüristler başka sektörlere yöneldi.  Gerileme açısından son dalga, yine bir teknolojik değişimle geldi ve internetin çıkışıyla dergiler, altmış yıl önceki satış rakamlarının gerisine düştü. Dar kadrolu, düşük telifler ödeyen, çalışanlarının farklı mecralarda farklı işler de üretmek zorunda kaldığı yayınlara dönüştü.


Bitirirken karikatüristlerle ilgili bir özet yapalım. Gırgır’ın çıkışına kadar karikatürcüler gazetelerde çalışıyorlardı ve dergi çıkarmaya çalışsalar da başarılı olamıyorlardı. Kendilerini gazeteci olarak tanımlamaları tuhaf karşılanmıyordu. Altmışlı yılların sonundan itibaren bir dernek kurarak, ödüllü yarışmalarla sanatsal ve estetik arayışlarını (meslek ve üretimlerini) itibarlandırmaya yöneldiler.  Özellikle resmi devlet kurumları ve yerel idareler nezdinde karikatürün bir sanat olarak kabulünde büyük emek gösterdiler. Gırgır’la birlikteyse, gazetecilik pratiğinden ve yarışma estetiğinden uzak bir karikatürcü profili ortaya çıktı. Gırgırcılar ve Dernekçiler adı altında iki ayrı anlayış arasında mesleki ve estetik bir rekabet oluştu. Karşılıklı olarak birbirlerini yok sayma ve küçümseme içeren tavır, dergilerin marjinalleşmesi veya bu husumeti sürdüren önemli çizerlerin yaşlanıp ölmesiyle sönümlendi.

Bugün gazete karikatürü de mizah dergileri de dikkat çekecek ölçüde “görünmüyor”, çok satmıyor ve geçimlik telif getirmiyor desek yanlış olmaz. Buna karşın internet dolayımıyla büyük bir görünürlük içindeler… Kimi karikatürcülerin çalışmaları (maddi getirisi olmamakla birlikte) milyonları aşan ölçüde, tıklanıyor, paylaşılıyor ve beğeniliyor.  Dergiciliği internetten sürdürebilmek için denemeler yapılıyor ama karikatürün ve mizah dergilerinin yeni mediuma uyum gösterip gösteremeyeceği henüz belli değil. Üreticiler ve türün takipçileri arasında genel bir karamsarlık gözardı edilemeyecek ölçüde hissediliyor. Bu durum doğal olarak sadece bizde değil, hemen her ülkede yaşanıyor. Telif haklarının korunduğu ve gelişkin olduğu kültürlerde bize nazaran daha az hissedildiği iddia edilebilir elbette.  Karikatürün ve çizgili sanatların yüz elli yıl sonra kendilerine yeni bir medium aradıkları bir eşikteyiz sanki. Yazımı özellikle telifle ilgili bir bağlamda kurmamın nedeni de bu, internet çağındayız, bir çözüm olacaksa, bunun telif haklarıyla ilgili yeni bir düzenlemeden çıkabileceğine inanıyorum. Neler olacağını hep birlikte göreceğiz.

Yeni E, Ocak 2020

Cuma, Temmuz 05, 2024

Bu ne cümbüş?


İhap Hulusi'nin [Görey] çizdiği bir radyo reklamına denk geldim. "Eve Gelen Konser" başlığıyla sunulmuş, o yılların karikatürlerini andıran biçimde hazırlanmış. İki erkek aralarında konuşuyorlar, biri diğerine "Yahu! bu ne cümbüş mirasa mı kondun?" diğeri reklamı yapıyor "Hayır azizim, 1936 Modeli yeni bir Telefunken aldım"

İhap Hulusi'nin Avrupalı elegantlığının reklamdaki işlevi hesap edilmiş mi acaba? Müşterilerimiz erkek diye mi düşünülmüş mesela... Kadın yok reklamda veya tüketici olarak aile hayal edilmemiş... Hayal edilen ne derseniz, radyo bir zenginlik göstergesi gibi görülmüş... o sebeple mirasa konmak denmiş... Öyleydi elbette, her eve girmesi istatistiklere göre yarım asır süren pahalı bir lüksten söz ediyoruz, baksanıza "eve gelen konser" "miras" "cümbüş" sıralamışlar. 

Biliyoruz ki, reklam bir hayal satar, bir model sunar, satın almaya teşvik eder. Otuzlu yıllarda siyaseten ve ısrarla "biz" denirken reklamlardaki bireyci kurtuluş-yükseliş çağrısı bana oldum olası ilginç gelir, şunu mu demeliyiz acaba, sen ne eylersen eyle, kapitalizm kazanır...

Perşembe, Temmuz 04, 2024

Özel bir ruh zerresi


Nereye gitseniz güvenlikçiler var. Çoğunun kıyafetleri polislere de benziyor. Hatırı sayılır bir iş sahası oldu. Gençlerle konuştuğunuzda anlıyorsunuz ki, bir meslek olarak özel güvenlikçilik pek gözde...Maaşı iyi, hem temiz iş, gideri var, olur yani neden olmasın filan diyorlar... Öyle adam akıllı şartı şurtu da yok. Niye bu kadar ilgi var diye sormanın gereği var mı? Açıklıyorlar işte.

Biliyorsunuz, Türkiye'nin hemen her yerinde, bağ bahçedeki, tarladaki mahsulü artık daha çok Kürtler ve kısmen de Türkiler topluyor. Karadeniz'de, Orta Anadolu'da, Akdeniz'de tütünü, çayı, fındığı, portakalı yerliler toplamıyor, hep dışarıdan birileri geliyor, çadırlarda kalıyor, mevsimlik çalışıyor, işlerini bitirip gidiyorlar. İnsan tabii şunu merak ediyor, oralılar, o mahsulün sahipleri, yakın köylerden birileri yok mu? Niye insanlar ta Urfa'dan, şurdan burdan geliyor, topluyor da, oralılar bu işlere yüz çeviriyor?

Sordum, yıllardır sorarım, parası mı az dedim? Çünkü, o paraya çalışacak adam bulamadığın için göçmenlere yönelirsin. Bir gün şahane bir cevap aldım, bana bu memleketi çok güzel anlatan bir açıklama gibi geldi hatta. Biri şöyle dedi, "parası iyi de iş ağır". Hakikaten şahane... Kimse, paraya az demiyor, o paraya o kadar çalışmak istemiyor.

Birkaç yıl önce bir matbaa sahibi, çalışacak ve iş öğretecek insan bulamadığından şikayet etmişti, geçtiğimiz ay, marangozluk yapan bir arkadaşım, vasıfsız birine en az iki bin lira vermesine rağmen insanların işi ağır bularak bin beş yüz liraya özel güvenlikçi olmayı tercih ettiğini anlattı. Zanaat öğrenmek, kendi işini yapmak, kazancını artırmak gibi öngörülerle ilgilenilmediğini söyledi.
İnsan, daha az para kazanacağı bir işi neden tercih eder?

Güvenlikçilerle konuştum, işin bir zorluğu yok, akşama kadar akıllı telefonla oynuyor, feyse bakıyor, binanın etrafında iki tur atıp gelenden geçenden kimlik soruyor, lak lak ediyorlarmış. Yerine göre değişiyor olabilir. Ben hep soruyorum, sohbet açıyorum. Bir ilgi yoğunlaşması olunca oldu olası merak ederim. İnsanlar neden bu kadar güvenlikçi olmak istiyor diye cidden bir cevap arıyorum.

Bir matbaacıyı ya da marangozu kimse görmüyor, sosyal olarak sınıflar arası, cinsiyetler arası karşılaşmanın olmadığı kapalı mekanlarda üretiliyor işler. Oysa bir güvenlikçi, avm girişinde her sınıftan insanı durdurabiliyor, üniformasıyla ayrıcalıklı ve "hoş" görünebiliyor. Bir performans sunabiliyor, suçlu arayabiliyor, filim çevirebiliyor, poz yapabiliyor.

Pembe İncili Kaftan'ı bilirsiniz, Muhsin Çelebi'den elçilik yapması istenir, iyi bir kıyafeti yoktur, gider tüm parasıyla bir kaftan alır. Sonra kendisine oturacak yer gösterilmeyince kaftanını yere serer,üzerine oturur. İşi bitip gideceği zaman da o kaftanı yerden almaz. Soranlara da "Sarayınızda büyük bir padişah elçisini oturtacak seccadeniz, şilteniz yok... Hem bir Türk, yere serdiği şeyi bir daha arkasına (sırtına) koymaz... Bunu bilmiyor musunuz?" der.

Israr ediyorum, bu memleketin insanları tam tekmil gösteri insanı, performans sanatçısı... Kaftana para dökmek, o son sözün yaratacağı hayranlığı hayal etmek...

Türkiye'nin tuz ruhunu arıyorum diyeceğim matrak yapıyorum sanacaksınız.

[2017'de yazmışım, yineliyorum.]

Çarşamba, Temmuz 03, 2024

Dünyaya nasıl katlanırız?


Bizim çizgi roman üretimimiz, hele son kırk yılı hesap edersek, yoğun olarak mizah dergilerinde gelişti. Bugün, komik çizgili ve underground eğilimli hâkim bir üslubumuz varsa eğer, bunun asıl nedeni yazar-çizer tercihlerinden çok yayım mecrasının belirleyiciliğidir. Öte yandan dergide üretim yapmanın temel bir sıkıntısı varsa o da az kareyle (panel) anlatma zorunluluğudur. Dolayısıyla ister istemez hızlı ve o kısalık içinde ilgi çekmeyi amaçlayan, son karede -sürpriz sonda- odaklanan, tek etkiyle ilerleyen hikayeciliğimiz var demek gerekiyor. Mizah dergilerindeki üretimler bu yaklaşımın bugün dahi çok dışında değiller, bu tarzın eskidiğinin okur da farkında; yeni hikayeciler konuşulurken, onların ayrıntıcılığından söz ediliyor en çok. Hikayeden çok bir diyalog veya tahkiye içinde “ilgisiz” duran bir şey mesele edilebiliyor. Eskiden, okurun ilgisini dağıtacağı düşünülerek kahraman dışında kimseye, çevrede olup bitenlere, yan karakterlere neredeyse hiç bakılmazdı. Asıl olan kahramanın yolculuğuydu, yan hikayelerin ve teferruatların gereği yoktu. Eh, zaman değişti, beklentiler değişti, doğal olarak sadece hikayeler değil, çizgi roman da değişti. Çizgi romanlar hâlâ süratli, bol aksiyonlu şeyler anlatıyorlar ama sinema, televizyon ya da bilgisayar oyunlarının süratiyle baş edemeyeceklerini de biliyorlar. Grafik romanların daha fazla konuşulmasının bir nedeni de bu. Çok açık biçimde daha derin, daha insani ve mutlaka yavaş hikayeler anlatıyorlar. Grafik romanla çizgi romanın farkını anlamadıklarını söyleyenler oluyor, her defasında yineliyorum, anlamak için hikayeye bakılması gerekiyor, asıl farklılık tahkiyenin kuruluşunda çünkü. Yavaşlar, yavaş olmak zorundalar, ancak yavaş kalarak, karakter anlatarak “hayatta kalabilirler.”

Yakınlarda Sıradan Zaferler (Le Combat Ordinaire) isimli, Manu Larcenet imzalı bir Frankofon grafik roman yayımlandı. Türkçede yakın dönemde yayımlanmış en önemli on grafik romandan biri olabilir. İyi bir grafik romanda hemen dikkat çeken ve olması gereken bütün niteliklere sahip. İlk olarak, bir karakter ve onun psikolojisini; ikincisi, karakterin dönüşüm ve olgunlaşmasını içeriyor. Başkarakterin yolculuğu, bir şeyler öğrendiği, kendisini ve etrafını sorguladığı bir süreci anlatıyor. Sıradan Zaferler, 2003 ile 2008 yılları arasında yayımlanmış dört albümün bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Fransa’da önemli bir ilgi gören seri, ilk albümüyle 2004’te, Angouléme’de ödül kazanmıştı; sonra başka ödüller de aldı, 2014’te sinemaya uyarlandı. Manu (Emmanuel) Larcenet, 1969 doğumlu, yirmili yaşlarının sonundan itibaren yayımlanan elliye yakın albümün üreticisi, oldukça deneyimli ve ustalık dönemi işlerini çıkartıyor epeydir. Müzikle ilgilendiği, ilk gençliğinde punk kültüründen etkilendiğini belirtiyor. Siyasetle ve siyasetçilerle ilişkisinde, hazcılığı ve öfkesinde punk müziğin izdüşümleri kolaylıkla görülebiliyor zaten. Müziğe yaptığı atıflar, hikayelerini tamamlar nitelikte, doğru seçimler. 

Yazının girişinde bizim çizgi romanımızdan bilerek söz ettim, Larcenet bizim çizgi geleneğimizden çok uzak bir üsluba sahip değil. Ne ki biz bu yoğunlukta albümler çıkartamıyoruz. Telif getirisinin olmayışına veya azlığına bağlamak üreticilerimize haksızlık olur. Kastettiğim şey hikaye yavaşlığı, hayata ve olup bitenlere karşı bir eleştirel konuşkanlık. Hiç yapılmıyor demiyorum, Umut Sarıkaya’nın Naber dergisinde yaptığı edebiyat uyarlamalarını örnek olarak hatırlatacağım. Sarıkaya, o uyarlamalarda, sadakatli bir yorum yapmıyor, kimi yerleri ayıklıyor ve öne çıkartıyor, komik biçimde yerlileştiriyor vesaire ama edebi özgül ağırlığı bozmuyor, gidişatı bilerek hızlandırmıyor örneğin. Bir başka deyişle Larcenet ile birlikte aynı edebiyat bahçesinde geziniyorlar. Hatta yaptıklarını abartmamak için gösterdikleri ironik kayıtsızlık ve mizahi itirazlar bile bana göre benzer bir havadan nefes alıp veriyor.

Sıradan Zaferler, Marco isimli bir fotoğrafçının hikayesi. Seri, Marco’nun terapistiyle yaptığı konuşmayla açılıyor; tedavi gördüğünü, çeşitli anksiyeteleri olduğunu, panik ataklar yaşadığını, sakinleştirici ilaçlar aldığını öğreniyoruz. Bir terapistle konuşmaktan veya ilaçlarla yaşamaktan gocunmuyor. Çevresindekilerle uzun uzadıya konuşması, iç dökmesi ve anlamaya çalışması karakterinin tipik özellikleri. Kardeşiyle, annesiyle, sonradan kaybettiği babasıyla, çocukluğundan beri tanıdığı babasının iş arkadaşı Pablo’yla, sevgilisi Emilia ile derinlere dalarak sohbet ediyor. O konuştukça endişelerini, güvensizliğini, sorumluluktan kaçma arzusunu tartıştığını fark ediyor, sıkıntılarının bazen üstünü örttüğünü, bazen aşmaya çalıştığını anlıyoruz. Hikayenin çokkatmanlılığı en çok bu konuşmalarda kendini gösteriyor. Marco, ebeveynleriyle sorunları olan, babası gibi tersane işçisi olmaktansa Paris’e sanatçı olmaya giden orta sınıftan iyi eğitimli biri. Toplu taşıma araçlarından, arabalardan korkuyor, paniklemesine neden olan gerilimleri var, öfke ve neşe patlamaları yaşıyor, geçiştiriyor, yüzleşmekten kaçıyor, içine kapanıyor... Fotoğrafçılık işini tutkuyla seviyor ama çektiği fotoğrafları yetersiz ve başarısız buluyor. İnsanlardan olabildiğince uzak duruyor, önce kız arkadaşıyla birlikte yaşamak istemiyor, sonra baba olmaya yanaşmıyor, kızı doğduğunda işleri Emilia’ya bırakmak istiyor ama nevrotik kişiliği nedeniyle hiçbirinden uzak kalamıyor.

Albümün ilk bölümlerinde belli belirsiz kendini gösteren politik tutum, Marco’nun ilk gençliğinde çalıştığı, babasının emekli olduğu tersanenin kapatılacak olmasıyla birlikte belirginleşiyor. Marco, bir sergi için işçilerin portrelerini fotoğraflamaya başlıyor. Geçmişini inkar ettiği için iş gibi baktığı bu fotoğraflar giderek hayatının merkezine oturuyor ve babasından yadigar gibi gördüğü yaşlı işçilerle vakit geçirir oluyor. Albüm, 2002 Seçimleriyle, Sarkozy’nin başkan oluşuyla bittiği için siyasi bir yüzleşme de yaşanıyor. Marco’nun nevrotikliği gibi Paris’le taşra, sağla sol, sahicilikle pozculuk, mahalleyle büyük siyaset, göçmenlerle Fransızlar, Müslümanlarla Hıristiyanlar, Fransa’yla Cezayir de diyaloglarda karşı karşıya geliyorlar. Larcenet, o bölümlerde birbirleriyle çelişen pek çok görüşü farklı karakterlerin ağzından aktarıyor. Kah mırıldanarak, kah bağırarak, kahrederek…

İlginç ve önemli bir albüm Sıradan Zaferler. İyimserliği, gevezeliği ve mizahı başarıyla harmanlamış. İyimser çünkü her karakter şu ya da bu şekilde, birbirini dinliyor ve anlamaya çalışıyor. İnsanların birbirini dinlemediği bir çağda yaşadığımız için bu vurgu bile albümü iyimser kılabilir. Komik çizgileri olmasına ve mizahı kullanmayı sevmesine karşın çok da abartılı olmayan sakin ve mesafeli esprileri var. Mizaha, karakteri derinleştirmek için başvuruyor veya karakterleri espri yaptıklarının farkındalar. Mizahın kullanımı ve politik eleştirellik, o komik çizgileri ters köşe yaparak başka türlü gösteriyor. Laf uzamasın, grafik roman tutkunlarının kaçırmaması gereken bir güzellikle karşı karşıyayız.

Sabit Fikir, Şubat 2017

Nope

Çizgi: Berat Pekmezci

Salı, Temmuz 02, 2024

Faydalı Bilgiler Ansiklopedisi


1938 tarihli Akbaba kapaklarından biri. Dersim'de yaşananların nasıl algılandığını göstermesi bakımından ilginç elbette. O günlerde basın nasıl bir tutum aldıysa o yönde ve eğilimde bir kapak yapılmış. Kapağın çizeri Cemal Nadir...Nadir'in siyasi tutumlarına nedense pek değinilmiyor ya da hoşgörülüyor, bunu ilginç buluyorum.


1938 Baharında iki sevgili konuşuyor: "Dünya gözile biribirimizi görmek nasib olacak mı?"...Savaşın arifesindeler ama bana Gezi'yi hatırlattı...Maskeler, gaz ve durman vurgusu...


Öğretmen, sınıfta öğrencilere eski savaş silahlarını anlatıyor. İnsanlar o tarihlerde bir savaş çıkarsa topla tüfekle değil zehirli gazla öleceklerine inanıyordu. Beklendiği gibi olmadı. Soğuk savaşla birlikte bu zehirlenme korkusu misliyle artar, sıklıkla sivil tatbikatlar yapılır, evlere maskeler dağıtılır, okullarda özel dersler verilir. 1945-60 zaman aralığındaki global popüler kültür gaz maskesini çeşitli biçimlerde kullanmıştır ama asıl başlangıcı Büyük Savaş öncesidir demek istiyorum.

Pazartesi, Temmuz 01, 2024

Dört turist arkadaş...

Çok sevdiğim bir karikatür, Turhan Selçuk çizmiş, 1949 yılından, espriyi Refik Halid Karay vermiş olabilir, çünkü onun dergisinde çıkıyor ve o yılların başyazarları (yayının da sahipleri olduklarından), özellikle ilk sayfa karikatürlerinin esprisini de buluyorlar, bakmayın tek imzaya demek istiyorum...

Sınırdan giren dört arkadaşı tek tek sayalım:  Kaçakçılık, pahalılık, lüks ve verem... Birinin elinde gazete var, manşette şöyle yazılmış: "Turistlere müşkülat [zorluk] çıkarılıyor

Meğer bu dört arkadaş turistmiş... Espri altta yazılmış: "Turistler: Sen gel de şu gazetelerin yazdıklarına inan!" 

Turizler ve yabancılar ellerini kollarını sallaya sallaya gelip neler neler ediyorlar bize...denmek istenmiş...

Neden verem mikrobu yurt dışından geliyor ki diyen olmuş mudur mesela o yıllarda... Hani yoksulluk, iyi beslenememe, ısınamama filan değil doğrudan dışarıdan "inneyle" mi zerkedilmiş acaba bize... Vay vay... 

Sadece o mu? Bizde mesela sermaye yoktu, sermaye olmayınca sömürü yoktu, bunlar hep emperyal oyunlarla memleketimize şey edildiler... Biz ne biliriz efenim kapitalizmi, "bahalılığı", İngiliz sicimiyle bizi "oynattılar" işte... 

Yav he he mi diyordu genşler? Veya ne zaman "inanmamaya" başladılar...

Devam edelim, görür görmez dikkat çekiyor,  "lüks" neden kadınlarla özdeşleştirilmiş veya... Bugün olsa correct bulmaz ve kiliktivizmle madara ederiz değil mi? Eleştiren genç kadınlar çıkmış mıydı acaba? 

Dönemin ruhu diyoruz, o senelerde öyle bir siyasi iklim vardı diye açıklıyoruz filan... Oysa popüler kültür, tuhaf bir devamlılıkla yaşar, eskidi sanırız, geçti modası deriz, tabii ki eskir ve modası geçer ama o işin görünen tarafıdır, zihniyet ve o popüler inanış, bukalemun gibi başka başka kostümlerle hayatına devam eder. 

Yukarıdaki karikatürdeki espriyi iki önemli sanatçı akletmiş, kapağa taşımışlar, nanik yaparlar, akıntıya kapılmazlar filan sanıyorsun... Nerdee? 

Dış mihraklar denilen "öcü" geçti mi, geçer mi, biter mi? 

Bu karikatürü seviyorum, çünkü bön ve kıt kafalı şovenizminin nadide bir örneği...Yoksa gabi mi deseydim?

Pazar, Haziran 30, 2024

Anneaa


Kırklı yıllardan bir kapak, kapakta çocuklarıyla bir anne. Derginin adıyla birlikte düşününce, e bu dergi, devletin bir yayını olunca, hayal edilenin bir Türk annesi olduğu anlaşılıyor. O niyetle resmedilmiş. Annemiz yaşları birbirine yakın iki çocuğunu  maşallah neşe içinde omuzlarında taşıyor veya onların neşesiyle gücüne güç katılarak coşuyor.

Gülme ve neşe meselesi, oldum olası ilgimi çeker. Kadın niye güleç resmedilmiş onu düşünüyorum. İnönü döneminde kadınlar afişlerde-siyasi uygulamalarda annelik görevine  indirgeniyor aslında, ilk dönemin özgür, mağrur, vakur ve meydan okuyan genç kadını daha muhafazakar bir tonda revize ediliyor, o kadın, daha kadınsı bir anne oluyor ve eve dönüyor.

Malumunuz otuzlu yıllarda Alman gürbüzlüğünden etkilenerek, o erkek savaşçıları yetiştirecek dirayetli, sert, hafif testeron olmasında beis görülmeyen bir kadın hayal edilir. Kırklı yıllarda ise biçki dikiş yapan, "ensdidülü" kadına rağbet edildi demek istiyorum. 

Soruya dönersek, kadın neden gülüyor, çocuklarıyla olduğu için elbet...Vakur, vakur olduğu için gülmemeyi tercih eden kadından başka bir ruh haline  geçilmesi, neşeyi seven biri olarak bana iyi geliyor...Yoksa bakmayın, her iki örnekte de kadın ve kadın bedenine dayanarak siyaset ve ahlak tartışması yapılıyor, çok değişmiyor yani. 

Meraklısı için ilüstrasyonu Ferit Apa çizmiş, daha çok matbaacılıkla uğraşmış akıllı bir sanatçıydı, az ürettiği için üzülmemiz gerekenlerden.

Cumartesi, Haziran 29, 2024

Rezilyans


Denk gelince paylaşayım istedim, "resilience" sözcüğü, dilimizde rezilyans olarak kullanılır olmuş, gugıllayınca daha iyi anlıyorsunuz yaygınlaşmış da... Resilience, psikolojide koşullara uyum sağlayabilme, krizlerle baş edebilme, kriz öncesine hızla dönebilme mahareti sayılıyor. Arada yazarım, "ipek gibi yumuşak, ipek gibi sağlam ol" gibi bir şey aslına bakarsanız. 

Geniş anlamıyla tıpçıların kendi aralarında kullandıkları sözcükler ve tanımlamalar var, haliyle bir kısmı gündelik dile de sirayet ediyor... Veya bir sözcüğü gündelik dildeki anlamın dışında bir durumu açıklamak için kullanıyorlar. 

Karşılaştığım bir iki örnek var, yoğun bakımda yatan bir hastanın yaşadığı bir hareketlilik haline-öfke patlamasına "ajitasyon" demişlerdi, bilmiyordum, ilgimi çekmişti...Veya ağrı kesici demiyor, "analjezik" diyebiliyorlar. Eksiklik anlamında "defekt" demeyi tercih edebiliyorlar. Bir doktor "fatal bir yara değil" demişti, ölümcül değil demek istiyormuş.

Neden resilience sözcüğüne bir karşılık bulamamışlar ve okunuş biçimiyle dilimize aktarmışlar insan merak ediyor, psikoloji ve psikiyatri, entelektüel bir uğraş olarak sosyal bilimlere, edebiyat ve sanata, cerrahlardan çok daha yakındır halbuki...Bir karşılık aradılar mı bilemiyorum ama  "rezil" ile başlayınca insana tuhaf geliyor.

Cuma, Haziran 28, 2024

Duymak istiyorum


Benim etrafımda var, sizin de vardır... Hemen her şeyi aktüel haberlere-gelişmelere göre yaşayan birilerinden söz ediyorum... Son dakika manyaklığı mı demeli, tam adını bilemiyorum,  herhangi bir "önemli" gelişmeyi bir an evvel-süratle duyurmak isteyen yüzbinlerce internet kullanıcısıyla birlikte yaşıyoruz... 

Gazetecilik, aktüel haber mantığı üzerine kuruludur, insanlar gazeteyi gündemi öğrenmek ve ıskalamamak için satın alır. Manşet en önemli haberdir. En çok konuşulan ve konuşulması istenen-beklenen haber, ilk sayfadan çarpıcı bir cümleyle ve büyük harflerle öne çıkartılır.

Hepimiz o en önemli haberin bağımlısıyızdır... Televizyonlarda son dakika uyarısıyla paylaşılan alt yazıya ya da yayın akışı kesilip duyurulan habere büyük bir dikkat kesiliriz. 

O sebeple "son dakika" gelişmesini paylaşan internet kullanıcılarının " o manşeti atmak", günün moda deyişiyle neden "trafik çekmek" istediklerini görebiliyorum, anlamıyor değilim. 

Ne ki, vardıkları yerin farkında olmamalarını aptalca buluyorum. Dezenformasyon çağındayız, yalanın komikleştirildiği, ilgi çekmek için taklalar aşıldığı, ölmeyenlerin öldürüldüğü, konuşmayanların konuşturulduğu, enformasyonun çarpıtıldığı bir zamanda, hadi biraz abartayım içinde yaşadığımız "freak show"da,  insanlar gelen bilgiyi olduğu gibi aktarmanın saçmalığını göremiyor olamazlar. 

Hatırlayanlar olacaktır, Münir Özkul kim bilir kaç kere "öldürüldü" sosyal medyada, en son da Chomsky...

Sorsanız herkes bu durumdan şikayetçi... Sahte ve kandırıkçı haber başlıklarını, uydurma ve tek bir yeni şey söylemeyen, gelir elde etmek için istiflenmiş içerikleri eleştirip duruyoruz. 

Bir kullanıcı olarak sosyal medyanın içinde nerede durduğumuz, nasıl bir "dünya" izlediğimiz unutuluyor sanki... Yapay zeka ve algoritma bizim adımıza - bize özgü trendytopicler listeliyor ve karşımıza çıkarıyor, kişisel beğeni ve ilgilerimize göre bizi benzer nitelikte örüntülere yönlendiriyor. Duymak ve görmek istediklerimizi görüyoruz, okuyoruz, benzer sorunlara benzer tepkiler verenlerle karşılaşıyoruz. Haliyle bu çokluğu, sahici bir çokluk sanarak o abartıya eşlik ediyoruz ve hatta çokluğu çoğaltıyoruz. 

Faili ve mağduru olduğu bir sistemin içinde, aktaranları ciddiye almamayı, onları gözardı etmeyi, tekrar eden enformasyona şüpheyle yaklaşmayı öğrenebilecek miyiz emin değilim. Mesele, pek çok insanın Chomsky'nin öldüğünü sanması değil, onun öldüğü haberini paylaşırken, gerçekten onun ölüp ölmemesiyle ilgilenmemesi. 

Perşembe, Haziran 27, 2024

Aşk dediğin laftır derler



Kenar mahallelerden birinde büyüdüm, üzerinden seneler geçti; insan, insanın muallimi olmaya teşnedir, bir abimiz, biz çocuklara şöyle demişti, sigarasını somurarak: “Aşkını anlatan yavşaktır.” Çocuksun, dinliyorsun. Anlatmak istediği, kadının illa ki korunup kollanmasıydı. Erkek, çapkın sayılır, maşuk olur ama iş sevdiceğine gelince ve olur ya vuslata erilmezse, kadın "hoppa" sayılırdı. Delikanlı adam bile isteye susacaktı. William Blake’in dizelerinde geçer; “aşkını anlatmaya yeltenme sakın/ Ancak söylenmemiş aşklar aşktır!” Mahalleli abimizle Blake, aynı racon havasını teneffüs etmiş olabilir mi? Bilerek abartıyorum ama aşkı sevgiyi korumak için sessiz kalmak, nazardan, gıybetten uzak tutmak hiç de önemsiz değildir. Aşkın gösteriye dönüşmesi, ele güne duyurulması, sevgililerin reçel gibi birbirine akması, ilişkilerini göz önünde yaşaması bana da oldum olası garip gelir. Büyüsü kaçar, kokusu çıkar, çabucak bozulur hissiyle bakarım gördüklerime. Ne desek boş, aşk bu kadar konuşulunca, bu denli yazılıp çizilince pozu ve palavrası, edebiyatı ve temaşası hiç eksilmiyor. Herkesin fikri olduğu konularda hemfikir olmak kolay değildir, ondan galiba. Ana akım hikayeler mutlu sonlarla sarmaş dolaşken, gişeye ve çoksatarlığa muhalefet edenler mutsuz aşkları resmediyorlar filan.

Çizgi romanlar çocuksu saflıklarıyla aşk-meşk işlerine oldum olası mesafeli dururlar. Çocuk okurların, büyüdükten sonra, var mı yok mu belli olmayan çizgili aşkları sarkastik bir abartıyla esprileştirmesi sizi aldatmasın. Çizgi roman kahramanları dünyayı kurtarmakla uğraştıkları için öyle “kızsal şeylerle” hakkını vererek ilgilenemezler. Bizimkisi gibi ergen zekalı ve underground eğilimli çizgi roman ekolleri ise aşktan çok cinselliği konuşur, kadın hayranları olan erkekleri kahramanlaştırırlar. Karaoğlan’la sevişince perperişan(!) olan kadını niteleyen tek bir cümle sanıyorum ne demek istediğimi anlatacaktır: “Haşad olmuştu kadıncağız.” Grafik roman ise yine ayrı bir merhale. Muktedir erkekleri, frapan bir erotizmi ya da piyasa romantizmini öteledikleri için aşkı da farklı anlatmak istiyorlar haliyle. Gerçekçi, mesafeli, daha minimal ve muğlak hikayelerle uğraşıyorlar. Çizgi romanların süper kahramanları, olağanüstü yaratıkları, kıyametlerle dolu tahkiyelerine hiç bulaşmadan sıradan olanın gücüne yoğunlaşmalarından söz ediyorum. Manuele Fior’un Batı Avrupa’da hatırı sayılır ölçüde rağbet gören kült çalışması, Saniyede Beş Bin Kilometre (Cinq mille kilomètres par seconde, 2010) adıyla Türkçede de yayımlandı yakın bir zaman önce. Söze aşktan girmemin sebebi de o.

Fior, zamana yenilmiş bir ergen aşkını anlatıyor bize. Pek çok ilk aşk hikayesi gibi yarım kalmış, farklı yollara savrulmuş, başka hayatlar yaşamış bir çifti resmediyor. İlk karşılaşmalarına gidiyoruz önce. Kız (Lucy), apartmana yeni taşınan komşu teyzenin kızı. Oğlan (Piero), kızlarla arası iyi olan yakışıklı yakın arkadaşıyla (Nicola) birlikte dikizliyor onu. Nicola cıvıltılı, göz alıcı, neşe dolu biri. Piero ise akıllı uslu iyi bir öğrenci; yaşadıkları taşra beldesinden kopup iyi bir üniversiteye gideceği, itibarlı bir meslek sahibi olacağı aşikar. Nicola, onu kızla konuşması için gaza getiriyor. İki arkadaş birbirlerini tamamlasalar da aralarında gizli bir rekabet var kıza karşı. İki erkek bir kız, sahil kasabası, taşra yeknesaklığı… Fior, nostaljik ve buruk bir tadı olan klişelerle dolu tipik bir gençlik hikayesi anlatacak sanırken pıt diye direksiyonu başka tarafa büküyor. Fior, klişeleri biliyor ama yinelemek gibi bir niyeti yok.

Birlikte yaşama hayali kurulan bütün ilişkiler, özellikle birlikte büyürken öğrenilen aşklar, nihayete ermezse ki genellikle ermez, gün gelir hatırlanır. Taraflar, birlikte nasıl bir hayat yaşardık diye merak eder, mutlaka gizli saklı bir araya gelerek şimdiki hayatlarıyla kıyaslama yaparlar. Fior, finali o safhayla yapıyor, o tatlı kızla oğlanı, yirmi yıl sonra bir masaya oturtuyor. İlk karşılaştıkları beldede bir akşam yemeğinde buluşuyorlar. Şişmanlamış, yaşlanmışlar, tazelik ve enerjilerini yitirmişler. Başka insanlar olmuşlar aslında, tarihin bir anında yolları kesişmiş ve tam o zamanda, hayat donmuş gibi o günleri tekrar ve tekrar konuşmak istemişler. “Eski defterleri konuşmayalım,” deseler de küçük büyük itiraflar, hayıflanmalar, iltifatlar, arsızlıklar, merak ve sakınmalar yaşanıyor aralarında. Başarılı sahneler, iyi seçilmiş diyaloglar okuyoruz hep. Saniyede Beş Bin Kilometre, kendini anlatma biçimi, yumuşaklığı ve zekasıyla az bulunur nitelikte güzel bir hikaye.

Fior, 1975 doğumlu, Fransa’da yaşayan bir İtalyan çizgi romancı. Venedik’te mimarlık eğitimi alıyor ve çizgi romana Berlin’de başlıyor. The New Yorker’dan Le Monde’a kadar pek çok yerde eş zamanlı olarak illüstrasyonları yayımlanıyor. İlk dönemlerinde bir başka İtalyan çizeri, Mattotti’yi andıran bir çizgisi, kare istiflerinde arka planı önemsemeyen, “olduğu gibi” göstermeyen akışkan bir çini kullanımı vardı. Son çalışmalarında mimarlığını hissettirir oldu. Senaryoya göre düşünen-biçim değiştiren bir tarza sahip. Bu albümde suluboya-ekolin kullanarak bir yumuşaklık katmak istemiş. Hikayenin insancıllığını pekiştiren bir tercihte bulunmuş. Lucy ve Piero ya da aşkın kendisi hayatın rüzgarına nasıl kapılıp gidiyorsa, renkler ve konturlar flu, eskizvari ve hatta ıslak gibi duruyorlar. Arada ışıldıyor, bazen de finaldeki gibi mor bir karanlığa gömülüyorlar. Saniyede Beş Bin Kilometre, kaçırılmaması gereken bir grafik roman, abartmıyorum.

Sabit Fikir, Nisan 2018.

Salı, Haziran 25, 2024

Dünyaya açılan operatör

Üstünden çok zaman geçti, 2008 yılında Frankfurt Kitap Fuarı'nda çizgili sanatlarımızla ilgili bir sergi ve çeşitli etkinlikler düzenlemiştik. Fuar, genel olarak bir telif pazarı olduğu için, sergiyi ve etkinlikleri izleyen yabancı yayıncılar, ilgilendikleri çizerlerimizle ilgili benimle konuşuyorlardı. 

O konuşmalardan birinde, İskandinav kökenli bir iletişim ve operatör şirketi, bizdeki Turkcell gibi bir firma diye tarif edeyim,  çalışmalarından örnekler gördükleri Erdil Yaşaroğlu ile irtibat kurmak istedi. Onunla iş yapmak-çalışmak, koşullarını öğrenmek istiyorlardı. Erdil de fuardaydı, kolaylık oldu, aralarında konuştular, nereye vardı, nasıl sonuçlandı bilmiyorum ama "kitap" dışında bir mantık ve arayışla bir şey isteyen birileriyle karşılaşmak ilgimi çekmişti.

Arada merak edilir, bu kadar çizerimiz var, hele Gırgır döneminde yaşadığımız altın çağı hesap ederek sorulurdu, neden yurt dışına açılamıyoruz, neden işlerimiz dışarıda da yayımlanamıyor diye... Geçmişte bir cevap verirdim, Frankfurt'ta pek çok yabancı yayıncı ile konuştuğum için daha doğrudan bir fikrim-deneyimim oldu... 

Yabancıların hikayelerini çizebileceğimizi, buna karşın kendi hikayelerimizin ve anlatma tarzımızın talep görmeyeceğini biliyordum. Gurbetçilerin bizim hikayelerimize özel bir ilgi göstereceği sanılıyor, ne yazık ki bu bir yanılsama... Önemli olan networke girebilmek... Eserin yayınlandığı ülkenin anaakımında bir şeye denk düşmesi gerekiyor. Gurbetçiler de o anaakımla beğenilerini geliştiriyorlar zaten...Yayıncılar öncelikle kendi piyasalarını ve beğenileri akıllarında tutuyorlar. 

Bizde çok beğenilen bir işin dışarıda tutmasını beklemek bir yanılgı o yüzden... Hele popüler mizah, bize benzemek durumunda olan bir mecra...Neye neden güldüğümüzü bile anlamıyorlar, biz de onları anlamıyoruz.

Diğer yandan Erdil Yaşaroğlu ve Selçuk Erdem gibi isimlerin mizahı, zaten çok da "yerli" değildi ve global mizaha yakın duran işlerdi. Fuara giderken "kimler ilgi çekecek?" diye bana sorulunca iki isimden bu tonda bahsediyordum. Oraya gidince yabancı yayınların kendi piyasalarına yakın olanı daha çok aradıklarını görüyorsunuz...

Türkiye'de döndükten sonra Selçuk Erdem de Turkcell ile çalışmaya başladı, onlar için üretim yapması, kuşkusuz tesadüf değildi. Global popüler kültürün seçimleri ve beğeni kıstasları da benzeşiyordu. Biri Erdil'i diğeri Selçuk Erdem'i yok yere seçmiyordu. 

Yukarıdaki görsel, Erdem'in çizdiği hazır kartları biriktiren bir koleksiyoncuya ait...

Related Posts with Thumbnails