Yalnızca gençler genç ölürler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yalnızca gençler genç ölürler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Mayıs 11, 2026

Karımla Entelektüel Olmadığı için Evlendim

İki görselle daha önce karşılaşmış olabilirsiniz, biri Shazam’ın gerçeküstücülük karşısındaki çocuksu dehşeti, diğeri Attila İlhan’ın bugün yazılsa sosyal medyayı bir haftalığına ateşe verecek o meşhur vecizesi.

E ne yazacaksın?” derseniz; kıkırdayarak “Konforlu Cehalet” hakkında mambo jambo yapacağım derim. Kültürel sermayesini duygusal bir altıpatlar gibi kullananlardan, modern sanat karşısında teatral krizlere girenlerden, kadını ya bir “müze objesi” ya da bir “tehdit” olarak görenlerden… Kısacası, Dali’nin bıyığıyla erkek egosu arasında sıkışıp kalanlardan söz edeceğim.

İnsanın Shazam gibi gözlerini kapatıp “Lütfen şunları götürün!” diyesi geliyor. Of puf.

Abartarak şaka yapıyorum Mıstık abi.

Ne ki mesele şu: Eğer bir şey bizim alışık olduğumuz o güvenli “doğru-yanlış” şablonuna uymuyorsa, onu hemen “anlamsız” ilan ediyoruz. Çünkü anlamak yorucu bir mesai, küçümsemek ise maliyetsiz ve çok ucuz. Gözlerimizi kapatırsak sürrealizm bizi bulamaz sanıyoruz.

Süper kahramanın sürrealizm karşısındaki paniği en azından dürüst. Adam gördüğü şeyi anlamıyor ve korkuyor. Entelektüel erkek figürümüz ise anlamadığı şeyi küçümseyerek kontrol etmeye çalışıyor. “Beni anlamasın ama bana hayran olsun” arzusu mu bu, yoksa sürekli sınanmaktan duyulan yorgunluk mu, orası karışık.”

Sürrealizmden cidden kaçabiliriz ama o “her şeyi bilen” ego en gerçeküstü tablodan bile daha korkutucu olabilir.

Cuma, Ekim 17, 2025

LeCe

Blogu takip edenler biliyor, bir süredir görsel işler üretiyorum ve bunların neredeyse dörtte üçünü global sanat platformlarından birinde paylaşıyorum. Büyük bir iddiam yok ama bu değişiklik ve yeni yoğunlaşma hoşuma gidiyor. Birikim için yaptığım işlerden biri son sayısının kapağı oldu, distopik durmuş... 


Perşembe, Eylül 11, 2025

Gör


Filmin ismini, de/da sancısı ve resimle ilişkisini... ortaya karışık bırakıyorum. 

Asistanken, henüz bilmiyordum, meğer böbrek taşım varmış, arada kum döküyormuşum da anlamıyormuşum. Üniversite hastanesinde doktora gittim; benim yaşlarda biri. Kontroller yapıldı, “Bir şeyin yok” dedi. “E niye oluyor peki bu ağrılar?” diye sordum. Artık niyeyse, espri yapmak istedi galiba; sırıtarak, “Evlenince geçer” demez mi!

O kadar ağrı çekmişim, derdime derman bulamamışım, beyfendi bana cıvık cıvık sözler ediyor. Hödük kere hödük. Zıvanadan çıktım aslında da kendimi tutarak, sakin sakin, tane tane… bu ağrının evlilikle, bekârlıkla ilgisi olmadığını, üstelik benim cinsel hayatımı bilmeden konuşmasının bilimsel ve tıbbi olamayacağını söyledim. Kızarıp bozardığına göre, espri yaptığına pişman oldu.

On yaşlarındayım. Maalleden bir çocuk “İnsan evlenince kulağı kalınlaşır” dedi. Sebep de belli: otuz bir yüzünden kulak zarı incelirmiş, düzenli seksle normale dönermiş.  Biz de ciddi ciddi dinliyoruz. . Aynanın karşısında kulağıma baktığımı hatırlıyorum. Babamın, dedemin, abimin ve Kürt bakkalın kulağına dikkat kesilmiştim, kaçınılmaz bir kulak inceleme seferberliği.

Sonradan işin aslını öğrendim diyelim. Kelli felli amcalar, güya şakasına, biçare ergenlerin kulağını iki parmaklarının arasına alıp ince ince ezerken bir yandan da “Ne o lan, kulaklar incelmiş” filan diyorlardı… Pes demiştim gördüğümde. Bilim milim hak getire Romalılar, o çocuğun kulağını çekmişler.

Evlenince geçer, evlenince şöyle olur, evlen de gör…” Ne ağrı geçiren evlilik efsanesi, ne saçma sapan kulak masalları. Sadece aklımızla dalga geçiliyordu. Ve bence Cesur Barut buna sinirlenmişti Mıstık abi.

Çarşamba, Mart 20, 2024

Zehra Eren

Şöyle bir bakındım, hakkındaki hemen her yazı, Zehra Eren'i biliyor musunuz diye başlıyor, bilenlerin şaşkınlığını yansıtan bir soru bu... Bu ses nasıl olur da bugün bilinmez, hatırlanmaz, unutulur gibi bir "edebi çığlık" atıyorlar...

Merak edenler, gugıllayıp sesine ve hakkında yazılmış bir iki yazıya bakabilir. Zehra hanım, tango söylüyor, tütünlü, hırıltılı, hafif erkeksi bas-alto bir ses... 

Çocukluğundan itibaren herkes sesinin güzelliğinin farkında, liseyi bitirdikten sonra dayısı, onu arkadaşı olan, Ankaralı tango bestecisi Kadri Cerrahoğlu ile tanıştırıyor, ders almak üzere kurulan ilişkileri evliliğe dönüşüyor. 1945-60 arası radyonun çok popüler olduğu, yeni şarkıların ilk kez icra edildiği, kendi yıldızlarını ürettiği yıllar. Zehra Eren de sahneye değil radyoya çıkıyor ve o yılların alelacayip seslerinden biri oluyor. 

Aslına bakılırsa, bugün bilinmemesi tuhaf değil, bile isteye uzak kalmış popülerlikten, gece hayatına icracı olarak karışmamış, tango söylemiş, e modası geçmiş tangonun, başka bir türe yönelmemiş... Radyo eskimiş, şarkıları çalınmaz olmuş... Zeki Müren'in kendisine hayran olduğu söyleniyor, onun kadrosunda bir dönem çalışmış ama arkasını getirmemiş... Belki eşinin ve ailesinin maddi durumundan faydalanmış, o denli yoğun çalışmak istememiş, bilemiyoruz. 

Özellikle kadınlar, evlilik ve annelik yükleriyle iyi yaptıkları işleri sürdüremiyorlar, Seyyan Hanım da evlendikten sonra icracılığı bırakıyor, sahiden üzücü, ailesine trajik gelmemiş bu durum, hele kocası manen bu yükle nasıl hayatına devam etmiş, anlamak zor.

Yıllar yıllar önce bir iki kaydını dinlemiştim Zehra Eren'in ama yüzünü-fotoğrafını hiç görmemiştim. İnsan hayal ediyor, yukarıdaki fotoğrafı görünce, hah dedim, evet bu o, hemen satın aldım... Siyahi duruşu, a la mode kıyafeti, kemikli elleri, tütünlü sesinin sebebi olan tiryakiliği, rast ile muhayyer arasında salınan büyülü hali, sürüklenişi, şarkı söylerken canlanan gönlü...Dumanı çekecek ve devam edecek şarkıya, "meçhule gidecek", ruhu yanacak aşk denizinde... 

Perşembe, Ekim 19, 2023

Yeni cilalanmış parkelere...


Değerli ressam Yüksel Arslan'ın bir "hayranıyla" yaptığı mektuplaşmaları derlemişler, GaleriNev'den çıkmış, kısacık bir şey, bilmiyordum, yeni keşfettim, iddialı cevapları var... İddialı derken, Arslan üslup olarak şaşırtmayı seviyor, önemsediğini ve önemsemediğini mutlaka yüksek sesle vurguluyor. Kendisini de coşturan bir neşesi ve öfkesi var. 

Kitapları, resimlerden ve diğer sanatlardan daha fazla önemsediğini sürekli tekrar ediyor örneğin...Bir feylesof seçtiğini, onu ve onun hakkında yazılmış her şeyi okuyarak tükettiğini anlatıyor. Sergilere ise kerhen gidiyor, üstü körü geziyor, o denli önemsemiyor filan... 

Sürnormal bir mizah. Adabımuaşerete atılan bir yumruk. Huzursuz edici bir edepsizlik. Niçe kırbacı ve Marx'ın sakalı... Bitimsiz bir arture arayışı! Hepsinden çok temaşa ihtiyacı...

Yukarıdaki alıntıyı (görseli kastediyorum) bu sebeple seçtim: "Umurumda değil diye bağırıyor." 

Edebiyatçılardan biliyorum, yaşıtlarını, dönemdaşlarını okumayan çok sayıda romancı-hikayeci tanıyorum, bile isteye okumamaktan söz ediyorum, bunun içinde azımsamak, yok saymak, uzak durmak gibi hisler var... Narsistik bir meydan okuma ve körleşme denebilir buna... Çetin Altan derdi galiba, "İnek süt içmez" misali de sayılabilir...

Üniversitede çalışırken, yakınlarda ölen bir hocam vardı, şöhretli bir sosyologtu, onu hiç okurken görmedim, bir gün dekanlık, öğrencilere verilmek üzere, dersleriyle ilgili kaynakça ve okuma önerileri istedi. O da bölüm toplantısında Tommiks'ten, bir gazete haberinden, eski bir şarkıdan, Cin Ali'nin bir bölümünden filan söz ederek kaynak metinlerini anlatan bir gösteri yaptı. Salaklıkları, eksikleri, yavanlığı, yeknesaklığı gören ve yaşayan bizler için tatlı bir isyandı yaptıkları, sempati duyuyorduk. 

Malum, aptallığın teşhirinin bir eğlenceye, teatral bir gösteriye dönüştürüldüğü bir devirdeyiz. Twitter en çok bu işe yarıyor sanki... Salaklıkları anlatan, hayır öyle değildi diyen, önüne gelene cahil diyen bilmemne hoca gibi birileri var hayatımızda...Nasıl yargı dağıttı, nasıl haddini bildirdi, nasıl "dövdü" diyerek gösteriler seyrediyoruz onlardan...

Yüksel Arslan'ın sürreal patakütelerini keşfeden Andre Breton, olağanlaşan gösterileri  bizim gibi, bizimle birlikte yaşasaydı, bugün hayatta olsaydı, hayır günümüzü yirmili yaşlarda yaşıyor olsaydı ne olurdu diye düşündüm. Cevabım yok. 


Perşembe, Nisan 13, 2023

Eksantrik

İlgimi çekeceğini düşünerek bir arkadaşım göndermiş, anladığım kadarıyla bir tivitır hesabı, memlekette "kötü" üretilmiş, kitsch olan heykelleri ve mimari yapıları fotoğraf olarak paylaşıyormuş... İlgimi çekmedi diyemem de bu gördüğüm şey bana "yok artık" filan dedirtmedi, hatta hoşuma gitti desem yalan olmaz. 

Birisi, evinin bahçesine kendince bir şey yapmış, güzel veya değil, bence ilginç, yani vergilerimizle üretilen bir şey değil ki bu, adam kendi zevkine göre bir şey uydurmuş...  Kolektif bir estetik üslubu filan göstermek gibi bir niyeti ve iddiası yok ki... Tatlı bir eksantrik işte...
 
İtiraf edeyim, bu çeşmeyi üretenle sohbet etmek isterdim, beni yakından tanıyanlar bilir ki, karşılaşsaydım, bunu mutlaka yapardım zaten... Aşağıdaki fotoğrafı da bu sebeple paylaştım, çekimler sırasında yerli halktan-çevreden mutlaka izleyenler oluyor, toplaşıyorlar. Bir tanesi, kıyafeti ve tavırlarıyla hemen dikkatimi çekti, beyabiyle konuşmak üzere yanına yanaşırken fotoğrafımı çekmişler, bunu da ben paylaşayım, bakmayın muzip muzip gülümsediğime.


Cuma, Aralık 09, 2022

Isırarakk

Bir okulda flashback sahneleri çekiyoruz, okuldan bir müdire, benimle tanışmak istedi, meğer okulun altında sığınaklar varmış, onları göstermek istiyormuş, plato gibiymiş... Tabii ki merakımı yenemedim ve aşağı, bodruma indim... Sahiden de çok büyük odalarla dolu uzun bir koridorla karşılaştık... Kullanılabilir bir yermiş... 

Duvar yazılarını sevdiğimden, o karanlıkta bir tanesi ilgimi çekti, yarım yamalak çeksem de şöyle yazıyordu: "Ne öpmesi, ısırarakk seveceksin"... Rarakk bir ses efekti olarak gün boyu aklımda kaldı.

Bir öğrenci yazmış olmalı, tanışmak isterdim, nasıl bir kafaysa, ne yaşıyorsa...iki laflardık.

Salı, Eylül 28, 2021

Genççler...

Şükrü Çankaya'nın Asi Gençlik kitabının takdiminden, son paragraf benzersiz güzellikte: " Bilhassa yüksek öğrenim gençliği, ilmin eri, kültürün seferberi ve milli ahlakın sahibi olarak kalacaktır. Bu sebeple; hür,  müteşebbis, ferdi muhtariyete haiz ve sosyal sorumluluğu müdrik, zeki, kabiliyetli, dinamik, uyanık, kültürlü, yapıcı, zinde, kuvvetli, vakur, çalışkan, milli terbiye, ahlak ve vicdan ile mücehhez; ince ruhlu, duygulu, saygılı, namuslu, dürüst, iyi özlü, doğru sözlü, kiyaset, feraset ve hamaset ile yüklü, kamu yararına hadim, adil ve efendi bir gençlik yarınlarımız olacaktır."

[Amin]

Cumartesi, Ağustos 21, 2021

Ey Türk Gençliği!

Yıllar önce bir arkadaşımla  "insan kaç yıl genç kalabiliyor?" diye konuşmuştuk, mesele, bu kadar çok insanın gençlik pozu yapmasından çıkmıştı, kaçan gençliği kovalamasından, gençleşmeye çalışmasından, bu kadar çok gencin ihtiyarlar gibi düşünmesinden filan...

Bizim gibi toplumlarda insanın erken büyümek zorunda kalmasından, ailenin-toplumun-öğretmenlerin dayatmalarından, sınavlardan, rekabetten, yenilgilerden filan söz etmiştik.

Hep aklımdadır, Türkiye’de bir erkek bütünüyle özgür ve meydan okuyarak, sürüye katılmadan kaç yıl, ne kadar zaman genç kalabiliyor? Ya bir kadın?

Çok değil, bir ya da iki yıl, o da aralıklarla toplayarak, ancak o kadar genç kalabiliyor demiştik. Ancak o kadar... Kadınlar daha az, çok daha az…

Cumartesi, Mayıs 29, 2021

Pazar, Şubat 07, 2021

Dış mihraklar

https://www.deviantart.com/camelid/art/The-Foxing-Hour-867627917
Sinsi, iki yüzlü, habis, haysiyetsiz alçak Tilkiler... kim bilir ne numaralar çeviriyor, ne hesaplar yapıyorlar arkamızdan... 
 

Perşembe, Mayıs 21, 2020

Bir Serüvencinin Din defteri


İlkokul dördüncü sınıftaki din defterimin kapağı... dünyayla ilişkimi gayet iyi özetliyor, hayli açıklayıcı çizmişim...ayrıca bir yorum yapmayacağım.
Related Posts with Thumbnails