Cumartesi, Ekim 31, 2026

Umurumda Değil! ve Beklenen Küstahlık!

Değerli ressam Yüksel Arslan’ın bir “hayranıyla” yaptığı mektuplaşmaları derlemişler, Galeri Nev’den çıkmış, kısacık bir şey, bilmiyordum, yeni keşfettim. İddialı cevapları var… İddialı derken, Arslan üslup olarak şaşırtmayı seviyor, önemsediğini ve önemsemediğini mutlaka yüksek sesle vurguluyor. Kendisini de coşturan bir neşesi ve öfkesi var.

Kitapları, resimlerden ve diğer sanatlardan daha fazla önemsediğini sürekli tekrar ediyor örneğin… Bir feylesof seçtiğini, onu ve onun hakkında yazılmış her şeyi okuyarak tükettiğini anlatıyor. Sergilere ise kerhen gidiyor, üstünkörü geziyor, o denli önemsemiyor filan…

Sürnormal bir mizah. Adabımuaşerete atılan bir yumruk. Huzursuz edici bir edepsizlik. Niçe kırbacı ve Marx’ın sakalı… Hepsinden çok temaşa ihtiyacı…

Görseldeki alıntıyı bu sebeple seçtim: “Umurumda değil” diye bağırıyor. Umurunda olmadığını bizim de bilmemizi, üstelik biraz irkilerek öğrenmemizi istiyor. Ama neyin umurunda olduğunu da söylemekten geri durmuyor: tarih öncesi ve etnografya salonlarında zevkle dolanıyor.

Edebiyatçılardan biliyorum, yaşıtlarını, dönemdaşlarını okumayan çok sayıda romancı, hikâyeci tanıyorum. Bile isteye okumamaktan söz ediyorum; bunun içinde azımsamak, yok saymak, uzak durmak gibi hisler var… İnsan kendisini korumak için de okumayabilir, başkasının yaptığından etkilenmek istemeyebilir. Ama okumadığını ilan ettiğinde başka bir şey de yapıyor, kendisine bir yer tarif ediyor. Neleri okumaya değer bulduğunu, kimleri hesaba katmadığını söylüyor.

Üniversitede çalışırken, yakınlarda kaybettiğimiz şöhretli bir sosyolog hocam vardı. Bir gün dekanlık, öğrencilere verilmek üzere, derslerle ilgili kaynakça ve okuma önerileri istedi. O da bölüm toplantısında Tommiks’ten, bir gazete haberinden, eski bir şarkıdan, Cin Ali’nin bir bölümünden filan söz ederek kaynak metinlerini anlatan bir gösteri yaptı.

Akademik hayatın eksiklerini, yavanlığını, yeknesaklığını yaşayan bizler için tatlı bir isyandı bu, sempati duyuyorduk. Kaynakça istemekte kendi başına bir tuhaflık yoktu elbette. Biz hocanın o talebi vesile ederek toplantıyı bir gösteriye çevirmesinden hoşlanmıştık. Hepimizi usandıran bir ciddiyeti hafife alıyor, bize de gülme fırsatı veriyordu. Peki, öğrencilerin okuyacağı metinler ne olmuştu? Hafızamda o kısmı yok. Sadece gösteriyi hatırlıyorum.

Malum, aptallığın teşhirinin bir eğlenceye, teatral bir gösteriye dönüştürüldüğü bir devirdeyiz. Twitter en çok bu işe yarıyor sanki… Salaklıkları anlatan, “hayır, öyle değildi” diyen, önüne gelene cahil diyen bilmemne hocalar var hayatımızda. Nasıl yargı dağıttı, nasıl haddini bildirdi, nasıl “dövdü” diyerek gösteriler seyrediyoruz onlardan. Söylenenin doğruluğu yanlışlığı kadar, karşıdakinin ne hale düşürüldüğüyle de ilgileniyoruz. Hocanın kaynakçası gibi, söylenenler çarçabuk unutuluyor, gösteri kalıyor.

Hepsinden tek tek sıkılıyorum ama hocanın gösterisini gülümseyerek hatırlıyorum. Arslan’ın müze salonlarından koşarak geçişini hoşuma giderek hayal ediyorum. Sevdiğimin küstahlığında neşe ve isyan buluyor, ötekininkinde kendini beğenmişlik görüyor olabilirim. Yine de gösteri tekrarlandıkça bir şey değişiyor. Kimin neye kızacağını, kimi küçümseyeceğini, hangi sözle alkış alacağını önceden biliyoruz. Şaşırtmasını beklediğimiz insan, beklediğimizi yapıyor.

Yüksel Arslan'ın sürreal patakütelerini Andre Breton yok yere keşfetmemiş. Arslan, bugün hayatta olsaydı ve hatta yirmili yaşlarında olsaydı… Herkesin birbirini şaşırtmaya, sarsmaya, susturmaya çalıştığı sosyal medya kalabalığında ne yapardı? “Büyük” gösteriyi nasıl bozardı? Bozabilir miydi?

Cevabım yok.

Hiç yorum yok: