![]() |
Kitapları, resimlerden ve diğer sanatlardan daha fazla
önemsediğini sürekli tekrar ediyor örneğin… Bir feylesof seçtiğini, onu ve onun
hakkında yazılmış her şeyi okuyarak tükettiğini anlatıyor. Sergilere ise kerhen
gidiyor, üstünkörü geziyor, o denli önemsemiyor filan…
Sürnormal bir mizah. Adabımuaşerete atılan bir yumruk.
Huzursuz edici bir edepsizlik. Niçe kırbacı ve Marx’ın sakalı… Hepsinden çok
temaşa ihtiyacı…
Görseldeki alıntıyı bu sebeple seçtim: “Umurumda değil”
diye bağırıyor. Umurunda olmadığını bizim de bilmemizi, üstelik biraz irkilerek
öğrenmemizi istiyor. Ama neyin umurunda olduğunu da söylemekten geri durmuyor: tarih
öncesi ve etnografya salonlarında zevkle dolanıyor.
Edebiyatçılardan biliyorum, yaşıtlarını, dönemdaşlarını
okumayan çok sayıda romancı, hikâyeci tanıyorum. Bile isteye okumamaktan söz
ediyorum; bunun içinde azımsamak, yok saymak, uzak durmak gibi hisler var…
İnsan kendisini korumak için de okumayabilir, başkasının yaptığından etkilenmek
istemeyebilir. Ama okumadığını ilan ettiğinde başka bir şey de yapıyor,
kendisine bir yer tarif ediyor. Neleri okumaya değer bulduğunu, kimleri hesaba
katmadığını söylüyor.
Üniversitede çalışırken, yakınlarda kaybettiğimiz
şöhretli bir sosyolog hocam vardı. Bir gün dekanlık, öğrencilere verilmek
üzere, derslerle ilgili kaynakça ve okuma önerileri istedi. O da bölüm
toplantısında Tommiks’ten, bir gazete haberinden, eski bir şarkıdan, Cin Ali’nin
bir bölümünden filan söz ederek kaynak metinlerini anlatan bir gösteri yaptı.
Akademik hayatın eksiklerini, yavanlığını, yeknesaklığını
yaşayan bizler için tatlı bir isyandı bu, sempati duyuyorduk. Kaynakça
istemekte kendi başına bir tuhaflık yoktu elbette. Biz hocanın o talebi vesile
ederek toplantıyı bir gösteriye çevirmesinden hoşlanmıştık. Hepimizi usandıran
bir ciddiyeti hafife alıyor, bize de gülme fırsatı veriyordu. Peki,
öğrencilerin okuyacağı metinler ne olmuştu? Hafızamda o kısmı yok. Sadece gösteriyi
hatırlıyorum.
Malum, aptallığın teşhirinin bir eğlenceye, teatral bir
gösteriye dönüştürüldüğü bir devirdeyiz. Twitter en çok bu işe yarıyor sanki…
Salaklıkları anlatan, “hayır, öyle değildi” diyen, önüne gelene cahil diyen
bilmemne hocalar var hayatımızda. Nasıl yargı dağıttı, nasıl haddini bildirdi,
nasıl “dövdü” diyerek gösteriler seyrediyoruz onlardan. Söylenenin doğruluğu
yanlışlığı kadar, karşıdakinin ne hale düşürüldüğüyle de ilgileniyoruz. Hocanın
kaynakçası gibi, söylenenler çarçabuk unutuluyor, gösteri kalıyor.
Hepsinden tek tek sıkılıyorum ama hocanın gösterisini
gülümseyerek hatırlıyorum. Arslan’ın müze salonlarından koşarak geçişini hoşuma
giderek hayal ediyorum. Sevdiğimin küstahlığında neşe ve isyan buluyor,
ötekininkinde kendini beğenmişlik görüyor olabilirim. Yine de gösteri
tekrarlandıkça bir şey değişiyor. Kimin neye kızacağını, kimi küçümseyeceğini,
hangi sözle alkış alacağını önceden biliyoruz. Şaşırtmasını beklediğimiz insan,
beklediğimizi yapıyor.
Yüksel Arslan'ın sürreal
patakütelerini Andre Breton yok yere keşfetmemiş. Arslan, bugün hayatta
olsaydı ve hatta yirmili yaşlarında olsaydı… Herkesin birbirini şaşırtmaya,
sarsmaya, susturmaya çalıştığı sosyal medya kalabalığında ne yapardı? “Büyük” gösteriyi
nasıl bozardı? Bozabilir miydi?


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder