![]() |
Ortaç’ın tarzı böyledir, abartacak ve kanırtacak ki
okurun dikkatini çeksin… “Eksik düğmeler bu san’at üniformasının rütbeleri,
apoletleri… Sanatkârın san’at derecesi onlardan belli olacak.”
Elhak, eksik düğmeden başlayıp üstatlığa kadar vardıran
bir sanat hiyerarşisi okuyoruz. Kimi kastediyor belli değil. Belki o yılların Akbaba’yla
kavgalı genç şairlerini… Ama bu satırlarda ne yazdıklarından, ne yaptıklarından
söz ediyor. Tek bildiğimiz eksik düğmeleri olduğu. Ortaç önce birilerine bir
sanatçı kıyafeti biçiyor, sonra da onlarla alay ediyor. Terzilik asıl onun kafasında…
Gerçi o kıyafeti bile isteye giyenler de yok değildi.
Bazen kalıbı başkası biçiyor, bazen insan kendisi giyiyor üstüne.
Üniversitenin ilk sınıfında, Uygarlık Tarihi dersini
veren rahmetli Engin Özgen Hocayı ilk gördüğümde hemen keçi sakalına
takılmıştım. O dönemlerde popüler kültür bu sakalı Yahudilere, kötü adamlara,
patronlara, kibirlilere, “entel” denilen yarı aydınlara yakıştırıyordu. Şimdi
de çok farklı değil. Engin Hoca arkeoloji alanının önemli isimlerindendi. Benim
gözümde o klişeyi ciddiye almayacak biriydi. Sırf o yüzden daha ilk anda bana
cesur gelmişti. Onun bunları düşünüp düşünmediğini bilmiyordum tabii. Ben de
sakalından cesaret çıkartıyordum işte… Şimdi bakınca, ben de bir sakala bakıp insan okuyormuşum. Sadece iyiye yoruyormuşum.
O yaşlarda bıyıklıydım. Bütün hocalarım bana o bıyıkla
diplomat olamayacağımı söylerdi. Dışişleri sınavını kazanamazmışım, bıyıklıları
elerlermiş filan… Bıyık modern değildi, taşraydı, Asya’ydı, şu bu… Atatürk
bıyıklarını kesmişti… Üstelik bıyığın biçiminden kimin sağcı, kimin solcu
olduğu da okunurdu. O kadar saçma geliyordu ki söylenenler. Daha sınava
girmeden bıyığımla elenmiştim.
Şimdi sakallıyım. İlk bıraktığımda anneme “Levent AKP’li
mi oldu?” diye sormuşlar. Annemden siyasi görüşümü değil, sakalımın
açıklamasını istiyorlardı herhalde. Kılın tüyün yeri değişse de okuma
alışkanlığı değişmiyordu.
Walter Lippmann, Public Opinion’da (1922) “Çoğu zaman
önce görüp sonra tanımlamayız; önce tanımlar, sonra görürüz” diye yazmış. Yusuf
Ziya’nın sanatçısı da hazır, hocalarımın diplomatı da… Geriye insanı o tarife
yerleştirmek kalıyor. İnsan bazen başkalarının kafasındaki resme benzememek
için uğraşıyor, bazen de farkında olmadan ona benzemeye.
Hep beraber yuvarlanıyoruz işte. Kiminin düğmesi eksik,
kiminin sakalı bıyığı fazla. Birbirimize bakıp durmadan bir şeyler anlıyoruz.
Bazen sormaya bile gerek kalmıyor, şıp diye anlıyoruz Mıstık abi. Eksikti
fazlaydı, meseleydi değildi, geçiyor ömrümüz…
![]() |
| Yusuf Ziya Ortaç |


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder