Perşembe, Kasım 05, 2026

Eksik düğme, Fazla Sakal


“Bizim memlekette san’atın ve san’atkârın muayyen [kesin, belirli] bir üniforması var: Şarlo’nun kıyafeti” demiş Yusuf Ziya… Defterime 7 Mayıs 1931 diye not etmişim. Hangi dergi, hangi gazete belli değil; muhtemelen Akbaba’nın başyazısından. Şöyle devam ediyor: “Eğer ceketinizde üç düğmeniz eksikse alelade bir şairsiniz. Beş düğmeniz eksikse epeyce kuvvetli bir sanatkârsınız. Hiç düğmeniz yoksa, tıraşınız bir karış uzamışsa üstatsınız.”

Ortaç’ın tarzı böyledir, abartacak ve kanırtacak ki okurun dikkatini çeksin… “Eksik düğmeler bu san’at üniformasının rütbeleri, apoletleri… Sanatkârın san’at derecesi onlardan belli olacak.”

Elhak, eksik düğmeden başlayıp üstatlığa kadar vardıran bir sanat hiyerarşisi okuyoruz. Kimi kastediyor belli değil. Belki o yılların Akbaba’yla kavgalı genç şairlerini… Ama bu satırlarda ne yazdıklarından, ne yaptıklarından söz ediyor. Tek bildiğimiz eksik düğmeleri olduğu. Ortaç önce birilerine bir sanatçı kıyafeti biçiyor, sonra da onlarla alay ediyor. Terzilik asıl onun kafasında…

Gerçi o kıyafeti bile isteye giyenler de yok değildi. Bazen kalıbı başkası biçiyor, bazen insan kendisi giyiyor üstüne.

Üniversitenin ilk sınıfında, Uygarlık Tarihi dersini veren rahmetli Engin Özgen Hocayı ilk gördüğümde hemen keçi sakalına takılmıştım. O dönemlerde popüler kültür bu sakalı Yahudilere, kötü adamlara, patronlara, kibirlilere, “entel” denilen yarı aydınlara yakıştırıyordu. Şimdi de çok farklı değil. Engin Hoca arkeoloji alanının önemli isimlerindendi. Benim gözümde o klişeyi ciddiye almayacak biriydi. Sırf o yüzden daha ilk anda bana cesur gelmişti. Onun bunları düşünüp düşünmediğini bilmiyordum tabii. Ben de sakalından cesaret çıkartıyordum işte… Şimdi bakınca, ben de bir sakala bakıp insan okuyormuşum. Sadece iyiye yoruyormuşum.

O yaşlarda bıyıklıydım. Bütün hocalarım bana o bıyıkla diplomat olamayacağımı söylerdi. Dışişleri sınavını kazanamazmışım, bıyıklıları elerlermiş filan… Bıyık modern değildi, taşraydı, Asya’ydı, şu bu… Atatürk bıyıklarını kesmişti… Üstelik bıyığın biçiminden kimin sağcı, kimin solcu olduğu da okunurdu. O kadar saçma geliyordu ki söylenenler. Daha sınava girmeden bıyığımla elenmiştim.

Şimdi sakallıyım. İlk bıraktığımda anneme “Levent AKP’li mi oldu?” diye sormuşlar. Annemden siyasi görüşümü değil, sakalımın açıklamasını istiyorlardı herhalde. Kılın tüyün yeri değişse de okuma alışkanlığı değişmiyordu.

Walter Lippmann, Public Opinion’da (1922) “Çoğu zaman önce görüp sonra tanımlamayız; önce tanımlar, sonra görürüz” diye yazmış. Yusuf Ziya’nın sanatçısı da hazır, hocalarımın diplomatı da… Geriye insanı o tarife yerleştirmek kalıyor. İnsan bazen başkalarının kafasındaki resme benzememek için uğraşıyor, bazen de farkında olmadan ona benzemeye.

Hep beraber yuvarlanıyoruz işte. Kiminin düğmesi eksik, kiminin sakalı bıyığı fazla. Birbirimize bakıp durmadan bir şeyler anlıyoruz. Bazen sormaya bile gerek kalmıyor, şıp diye anlıyoruz Mıstık abi. Eksikti fazlaydı, meseleydi değildi, geçiyor ömrümüz…

Yusuf Ziya Ortaç

Hiç yorum yok: