Salı, Haziran 30, 2026
Geçemeyecekler!
![]() |
Bu kitap, İspanya İç Savaşı’na ve özellikle Katalonya’ya adanmıştır.
Bir İtalyanın İspanya İç Savaşı’yla bu kadar ilgilenmesi garip görünebilir, özellikle de mesleği tarihçilik değilse ve onu bu çatışmaya bağlayan ailevi nedenleri yoksa. Oysa biraz yakından bakıldığında nedenler oldukça açıktır.
İtalya’da da 8 Eylül 1943’ten sonra bir iç savaş yaşandı. Bu savaş, daha büyük olan Dünya Savaşı’nın gölgesinde kaldığı için yurtdışında pek bilinmez. Ancak taraflar ve idealler açısından bakıldığında, 1943 İtalya’sı ile 1936 İspanya’sı arasında büyük farklar yoktu. Hatta İspanya İç Savaşı’nda savaşan birçok İtalyan, daha sonra İtalya’daki savaşta da mücadele etmeyi sürdürdü.
Ama bugün, yetmiş yıl sonra, bu olaylarla ilgilenmek için hâlâ geçerli nedenler var mı? Hatıraları canlı tutma görevi dışında? O çatışmayı besleyen ideolojiler artık ortadan kaybolmuş ve dünya inanılmaz ölçüde değişmiş görünüyor.
Yine de o dönemde ortaya çıkan bazı temel sorular hâlâ aynı:
Özgürlük adalet olmadan var olabilir mi? Ya da adalet özgürlük olmadan? Demokrasi gerçekten nedir? Nasıl savunulabilir ve nasıl savunulmalıdır?
Bu soruların cevaplarını bildiğimi hiçbir zaman iddia etmedim. Ama sorular hâlâ karşımızda duruyor, dün olduğu gibi bugün de bizi düşünmeye zorluyorlar. Onları görmezden gelemeyiz, görmezden gelmemeliyiz, çünkü dünya bugün de, yetmiş yıl önce olduğu gibi, yanlış cevapların döktüğü kanla sarsılmaktadır.
Ben, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından doğan kuşağa mensubum. Bu nedenle, şanslı sayılırım, hiç savaş yaşamadım.
Ama zulüm, korku, açlık ve soğuk üzerine anlatılan hikâyeler çocukluğumu doldurdu. Bir çocuğun kulaklarında bu hikâyeler hem anlaşılmaz hem de büyüleyiciydi.
![]() |
İspanya İç Savaşı’nı birkaç yıl sonra, gençlik çağımda, yazarlar aracılığıyla tanıdım: Orwell, Malraux, Hemingway, Koestler, Dos Passos, Machado, Bernanos, Canetti, Auden… Bunlardan bazıları yalnızca yazmakla yetinmedi, İspanya’ya gidip savaştılar, hatta bazıları orada öldü.
Kitaplardan, tanıklıklardan, fotoğraflardan ve dönemin film kayıtlarından edindiğim izlenim şuydu: Bu savaş hem kahramanlıklarla hem de alçaklıklarla dolu, iki tarafın da acımasızlıklar işlediği korkunç bir savaştı. Ayrıca şehirlerin bombalandığı ve sivillerin ilk kez açıkça askerî hedef olarak görüldüğü savaşlardan biriydi.
Bu hikâye bugün bile yakıcıdır. Avrupa’da, utanılacak bir şey yapmamış, unutulması gereken utanç verici bir geçmişe sahip olmayan neredeyse hiçbir ülke yoktur.
Ama unutulmaması gereken başka bir şey daha vardır: Sonunda askerler, gericiler ve darbeciler kazandı, diktatörlük kuruldu ve herkes buna uyum sağladı. Belki zorunluluktan, belki sağduyu adına, insanlar “gerçekçi” olmayı seçtiler.
Ama Picasso öyle yapmadı.
Miró yapmadı, Alberti yapmadı, Neruda yapmadı. Yenildiler, ama teslim olmadılar.
¡No pasarán! (“Geçemeyecekler!”) dediler.
Kazananlar alaycı biçimde cevap verdi: “Geçtik bile.”
Ama bugün bile, her birimiz için geçmemesi gereken şeyler vardır. Geçmeyi başarsalar bile, benim yardımımla olmayacak. Benim rızamla olmayacak. Hatta benim sessizliğimle bile olmayacak.
Söylemesi kolay. Elbette kimsenin, benim de dahil olduğum şekilde, böyle bir sınavla karşılaşmamasını dilerim. Böyle bir durumda gereken cesareti gösterebileceğimden hiç emin değilim.
Ama o sınava zorla sokulan ve geri adım atmayan insanlar vardı. O savaşta yenildiler.
Bu kitapla asıl olarak onlara saygı duruşunda bulunmaya çalıştım.
Onları unutmadım.
Pazartesi, Haziran 29, 2026
Bir oyun parkı olarak Ankara
![]() |
O kadar saçma bir konuşma ki… Hayır, cümlelerin her biri tek başına makul. Yan yana geldiklerinde tuhaf bir gerçeküstülük hissi yaratıyorlar. NATO ve apartmanın çöpleri…
Yolların kapatılacağını, iç uçuşların iptal edileceğini, yayaların bile geçişine izin verilmeyeceğini, Macron koşabilsin diye Eymir Gölü’nün Fransızlara teslim edileceğini… Ankara’nın birkaç günlüğüne bir oyun parkına dönüşeceğini…
Ben bunu hayal edemezdim. Yazamazdım. “Yok artık” derdim. “Bu kadar saçmalığa kimse inanmaz” diye düşünürdüm.
Ama gerçekliğin böyle bir derdi yok. Bazen kurmacanın cesaret edemeyeceği şeyleri rahatlıkla yapıyor.
Kristof Kolomb, Bahamalar’da yerlileri görünce günlüğüne şöyle yazmış:
“Silah taşımıyorlar, hatta silahın ne olduğunu bile bilmiyorlar. Bunlardan iyi köle olur. Adaya elli kişi gelsek hepsine sahip olur, istediğimiz her şeyi yaptırabiliriz.”
Bu satırlar, keşif anlatılarının masum bir merakla değil, saf bir iktidar duygusuyla yazıldığını gösteriyor.
Birkaç devlet başkanı rahat hareket etsin diye bir kentin gündelik hayatının askıya alınması, ister istemez bana Kolomb’u hatırlattı.
Galiba insanı asıl şaşırtan da bu eşik.
Apartman görevlisinin çöp uyarısıyla Kristof Kolomb’un günlüğü arasında bir bağ kurulabileceğini ben de düşünmezdim.
Sinirliyim Mıstık abi.
Pazar, Haziran 28, 2026
Beş çok okunan
![]() |
Grafikte, son üç ayda (26 Mart–26 Haziran) en çok ilgi gören beş yazıyı ve onların görüntülenme ile etkileşim sayılarını bir araya getirdim. Sadece bu beş yazının ulaştığı rakamlar bile benim için oldukça dikkat çekici.
Şimdi biraz merakla bunların nedenlerini anlamaya çalışıyorum. Neden bazı yazılar diğerlerinden çok daha fazla okundu? Konusu mu, kullandığım fotoğraf mı, başlığı mı, yazının ritmi mi, yoksa tamamen algoritmanın kaprisi mi?
Bunu çözmeye çalışmak benim için başlı başına yeni bir uğraşa dönüştü. Bana yeni bir oyuncak çıktı desem yalan olmaz.
En çok okunan yazı
Tatlı
![]() |
Cumartesi, Haziran 27, 2026
Maskeli Çetin Kaptan
![]() |
Perşembe, Haziran 25, 2026
Veyl Şairlere !
![]() |
![]() |
Çarşamba, Haziran 24, 2026
Junji Ito anlatıyor: Geleneksel ve Dijital Çizim Üzerine
![]() |
Yine de geleneksel çizimlerin dertleri de çoktu. Bazen aldığınız uç bozuk çıkabiliyor, aynı marka ürün olsa bile çizim hissiyatı değişebiliyor ya da mürekkep daha şişe bitmeden kıvamı koyulaşıp çizimi zorlaştırabiliyordu. Mürekkebin kıvamı koyulaştığında çizmek zorlaştığı için eczaneden saf su alıp seyreltirdim. Böyle yapınca çizim yapmak kolaylaşıyordu. Tabii yine de yepyeni açılmış bir şişenin hissiyatını vermiyordu. Ayrıca odanın nem oranından da etkilenir. Hava kuruyken çizgiler daha kolay silikleşir, kesik kesik çıkardı. Bunu fark etmem oldukça uzun sürmüştü.
Kâğıtla ilgili en sevmediğim şey ise, kâğıdın hafifçe dalgalanması yüzünden masadan havaya kalkan kısımlarının olmasıydı. O havada kalan kısma kalemi bastırdığınızda kâğıt çöker ve çizgi yamulur. Kâğıt nem çektiğinde bu dalgalanma ve kabarma iyice kötüleşir. Parmağınızla bastırsanız sorun çözülecekmiş gibi hissedersiniz ama elinizin yağı kâğıda geçerse kâğıt mürekkebi iter. Bu yüzden kâğıda doğrudan dokunmak istemem. Eldiven takmak da bana çok sıkıcı gelir. Bu nedenle kâğıdı bastırıp sabitlemek için mıknatıs mantığıyla çalışan bir alet bile yapmıştım.
Dijitalin en büyük avantajı ise şüphesiz her şeyin düzenlenebilir olmasıdır. Büyütme, küçültme, kes-yapıştır işlemleri, elips çizmek çok kolay. Çizimi ters çevirip anatomik veya orantısal hataları kontrol etmek bile tek bir kısayol tuşuna bakıyor. Ton ekleme ya da doldurma hızı gelenekselle kıyaslanamaz bile. Dezavantajları ise bilgisayar veya donanım sorunları yaşandığında çözümün çok zaman alması, bazen küçük bir dikkatsizlik veya sistem çökmesi yüzünden kaydetmediğiniz verilerin silinip gitmesidir. Hepsinden öte, geleneksel yöntemdeki gibi somut bir eserin ortaya çıkmaması bende huzursuzluk yaratıyor.
Bir de daha önce söylediğim gibi, o kaygan ekranda kalemi kontrol etmenin zorluğu var. Ekrandaki sürtünmeyi artıran koruyucu filmler yapıştırsanız bile bence bu sorun tamamen ortadan kalkmıyor. Ayrıca ekranlı tabletlerin hassasiyeti de hâlâ yeterli değil. Ekrana cetvel koyup düz bir çizgi çizmeye çalıştığınızda çoğunlukla kaymalar yaşanıyor. Keşke cetvelle kusursuz bir şekilde düz çizgi çizebilsek…
![]() |
Çetin Kaptan
![]() |
Salı, Haziran 23, 2026
Karikatür
![]() |
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Bir kalas bir köprü
![]() |
Pazar, Haziran 21, 2026
Meşgale
![]() |
Mecazen yazıyorum, “tarla boş durmasın” ya da “sür
tarlayı çık” derlerdi. Bunları arkasında devasa bir felsefe saklayarak değil,
sadece oyalanmanın, elini taşın altına koymanın iyileştirici gücüne inandıkları
için söylüyorlardı belki de. Ama dönüp bakınca, bunun aslında en temel hayatta
kalma düsturu olduğunu görebiliyorum.
Bu aralar dijital mecralarda benzer bir cümle dolanıyor:
“Ruh bir şeylerle meşgul olmazsa sahibini meşgul eder.” Üstelik söz İmam
Gazâlî’ye atfedilmiş. Çeşitli paylaşımlarda onun adıyla servis ediliyor. Aslı
astarı var mı bilmiyorum, internetin her sese bir makam uydurma iştahını
düşününce bana pek inandırıcı gelmiyor.
Ama cümlenin işaret ettiği o tanıdık sızı baki.
İnsan zihni boşluktan nefret eder. Dışarıya yönelmiş bir
uğraş, bir merak, bir sorumluluk kalmadığında dikkat kaçınılmaz olarak içeriye,
kendine döner. Bu da çoğu zaman pişmanlığa, kaygıya, sorgulamaya ve kendini
yargılamaya yol açar. İnsan bir işe, bir meraka, bir sevdaya ya da bir davaya
tutunamazsa, zihni ona kendi karanlık koridorlarını gezdirmeye başlar.
Bu yüzden yürümek, yazmak, okumak, üretmek, bahçeyi
bellemek ya da bir hikâyenin peşine düşmek yalnızca vakit öldürmek değildir.
Ruhun kendi üzerine kapanmasını, kendi kendini kemirmesini engelleme çabasıdır.
Montaigne’e atfedilen “İşsiz bir zihin, şeytanın çalışma
odasıdır” sözü de aynı kuyudan çekilmiş gibi, tasavvuftaki “Kalp boş
bırakılırsa nefs ve hevâ (heves) tarafından işgal edilir” uyarısı da. İnsan
zihnini ve gönlünü bilinçli olarak iyiyle, yararlı olanla doldurmazsa, o
boşluğu rastgele arzular, kuruntular ve geçici hevesler istila eder. Bir evi
boş bırakırsanız toz dolar, tarlayı boş bırakırsanız ot basar. Kalbi boş
bırakırsanız da nefs ve hevâ yerleşir.
İlginç olan, modern psikolojinin de farklı bir
terminolojiyle aynı yere çıkması. Amaçsız ve yönsüz kalan zihin, hemen
ruminasyona, yani aynı olumsuz düşünceleri zihinde evirip çevirmeye kayıyor.
Yazıya ailemle başlayıp Gazâlî’ye, tasavvufa ve
psikolojiye kadar geldim. Yıllar sonra anlıyorum ki, insan zihnine dair bu
kadim gözlem hiç eskimiyor. Belki de insanlık tarihi boyunca değişmeyen yasalardan
biri bu: İnsan kendiyle baş başa kaldığında huzur bulmaktan çok, kendisiyle
didişmeye başlıyor.
Demem o ki, insan en çok kendinden kaçmaya, en çok
kendiyle başa çıkmaya çalışıyor Mıstık Abi.
![]() |
Cumartesi, Haziran 20, 2026
Sempati Duvarı
![]() |
Sempati, birine yakınlık duymakla ilgilidir. Empati ise onun ne hissettiğini, dünyayı nasıl gördüğünü anlamaya çalışmakla. Sempati duyduğumuz insanlara empati göstermek çoğu zaman doğal bir süreçtir. Çünkü onları zaten seviyor, hak veriyor ya da kendimize yakın buluyoruzdur. Bu konforlu alan, bizi besleyen bir yankı odasından çok da farklı değildir.
Zor olan, hoşlanmadığımız, fikirlerine karşı çıktığımız, hatta davranışlarını yanlış bulduğumuz insanların hangi saiklerle hareket ettiğini anlamaya çalışmaktır.
Peki, kendimize benzemeyeni anlamaya çalışırken hissettiğimiz o içsel direnç, aslında kendi doğrularımızın sarsılmasından duyduğumuz korkudan kaynaklanıyor olabilir mi?
Şunun altını çizmek gerekiyor: Birini anlamak, onu onaylamak anlamına gelmez. Empati ile haklı bulmak aynı şey değildir. Aksine anlamak, karşımızdakinin hamlelerini, argümanlarını ve zihin dünyasını çözmemizi sağlayan entelektüel bir güçtür.
Empati gerçek sınavını tam da burada verir. Dostlarımızı anlamak değil, rakiplerimizi, karşıtlarımızı, hatta bizi öfkelendiren insanları anlamaya çalışmak empatik bir çabadır.
Sempati duyduğumuz insanlara empati göstermek kolaydır. Empatinin asıl değeri, sempati duymadığımız insanları da anlamaya çalışabildiğimizde, yani o sempati duvarını aşabildiğimizde ortaya çıkar.
![]() |
Cuma, Haziran 19, 2026
Geçmişten Gelen Hayalet
![]() |
Perşembe, Haziran 18, 2026
Dümdüm tek!
![]() |
Çarşamba, Haziran 17, 2026
Yan yana gelmeleri gerekiyordu
![]() |
Altan Erbulak ve Adalet Cimcoz, 1955 Akademi Balosu’nda…
Okuduklarımız, seyrettiklerimiz, hayranı olduğumuz eserler bizi kolayca yanıltabilir. Eserle onu yaratan kişi her zaman aynı şey değildir. Bazen yazdıklarından çok daha neşeli, bazen anlattıklarından çok daha karanlık, bazen de tam tersi insanlarla karşılaşırız. Bu yüzden bir sanatçıyı yalnızca eserlerinden tanıdığımızı sanmak çoğu zaman yanıltıcıdır.
Bunları niye yazdım? Çünkü bana sorarsanız, enerjileri nedeniyle sempati duyduğum iki insan, Adalet Cimcoz ile Altan Erbulak, bu fotoğrafta yan yana gelmiş ve dans ediyorlar. Nasıl da güleçler… Fotoğrafa bakarken insan ister istemez onların seslerini, kahkahalarını, birbirlerine söyledikleri esprileri hayal ediyor.
Bu kareyi daha önce görmemiştim. Ama 1950’ler üzerine bir hikâye yazsaydım, herhalde bu ikiliyi mutlaka aynı sahneye koyardım. Çünkü bazı insanlar yalnızca yaptıkları işlerle değil, taşıdıkları hayat enerjisiyle de birbirlerine yakışıyorlar. Bu fotoğraf da tam olarak onu gösteriyor. Altan Erbulak ve Adalet Cimcoz’un birkaç dakikalığına aynı ritimde dönüp durdukları bir hatırayı değil sadece, bir dönemin neşesini, zarafetini ve kaybolmuş hafifliğini de saklıyor.
Salı, Haziran 16, 2026
Aynı Salondaki Yabancılar: Sosyal Medyada Bağlam Çökmesi
![]() |
![]() |
Pazartesi, Haziran 15, 2026
Halikarnas Balıkçısı
![]() |
![]() |
Beyefendi tersini yapmış. Büyük bir siyah yüzey düşünmüş ve ışığı ortaya çıkarmak için beyaz çizgiler “kazımış.” Örneğin yunusun gövdesinde neredeyse hiçbir detay yok. Kütle tamamen siyah bırakılmış, formu yalnızca kenar çizgileri tanımlıyor. Nesneyi çizmek yerine etrafındaki ışığı çizmeyi tercih etmiş. Denizi resmederken yatay çizgiler sakin yüzeyi, eğik çizgiler hareketi, sıklaşan çizgiler karanlığı belirlesin istemiş. Dalgaların ritmiyle gökyüzündeki çizgilerin ritmi birbirine bağlamış ve böylece sahnelerin durağan görünmemesini sağlamış.
![]() |
Bana kalırsa bu çizimlerin en belirgin yanı tereddütsüzlükleri. Çizgilerde kararsızlık yok, düzeltme telaşı yok, kusursuzluk arayışı yok. Yapılmış ve bırakılmış gibiler. Belki de tam bu yüzden hâlâ canlı görünüyorlar. İçlerinde revizyonla törpülenmemiş, doğrudan kâğıda aktarılmış bir coşku var.
![]() |
Pazar, Haziran 14, 2026
Bir reklam verir misiniz diyecekti
![]() |
![]() |
Nur bir muammaydı
![]() |
Soruyorum ya… Belki de Soğuk Savaş’ın en başarılı kültürel operasyonlarından biri, canım memleketimin envayi çeşit evine sessiz sedasız yerleştirilen bu devasa gözlü, telsiz kılıklı, kameralı oyuncaklardı. Mikrofonlu Mıstık abiiii…
Siz daha uyuyun. Siz daha “Aman ne tatlı bir nostalji” diye uyuyun.
Ben sadece sorular soruyorum.
Cumartesi, Haziran 13, 2026
Ayrılık makası
![]() |
Cuma, Haziran 12, 2026
Küçük Adam
![]() |
Ertem, Gırgır’ın genç çizerlerindendi, derginin nereye varacağı, ne kadar yaşayacağı o yıllarda belli olmadığı için ömrünü çizgi roman üreterek geçireceği uzun bir maceraya girdiğini henüz bilmiyordu. Kişiliğindeki direnç ve özveriyle, çizdikçe kendini geliştirmeye, işine daha çok saygı göstermeye, işi hakkında daha çok düşünmeye ve öğrenmeye başladı. Ertem’in değişimi yakalama iştahı ve yeniye yönelik arayışları çalışmalarından izlenebilir, hatta bana kalırsa, aynı hikâyeler tek tek incelenirse, Türkiye’de yakın dönem çizgi romanın geçirdiği evreler dahi rahatlıkla görülebilir.
Küçük Adam, Ertem’in ilk önemli çalışması (1975). Engin Ergönültaş’ın Zalim Şevki’si ve Nuri Kurtcebe’nin Gaddar Davut’u gibi üretirken öğrenilen, çizgi romanın popüler klişelerinin deneye yanıla geliştirildiği hikâyelerden demek daha doğru. Küçük Adam, kurnazlığından başka hiçbir dikkat çekici özelliği olmayan, sokaktaki ortalama insanın tipleştirilmesi aslında. 1,32 boyunda, başı bitten, üstü başı kirden kurutulmayan, işsiz güçsüz, eğitimsiz, pozdan ve iddiadan başka bir numarası olmayan saf biri, asıl adı bile bu tezatı belirginleştirmek için seçilmiş: Kamil Safdil. Yetimhanede büyüyen, kenar mahallede -muhtemelen o yılların Tophane’sinde- yaşayan bir hayalperest, tipik bir Don Kişot çeşitlemesidir. Pek çok bakımdan kifayetsiz ve cazibesizdir. Yakışıklı olduğuna inanmakta, bönlük ölçüsünde gösterdiği cesaretinden veya külyutmaz havasına rağmen sürekli kafeslenip kandırılmasından dolayı başına işler açılmaktadır. İlk serüveninde bir gazete ilanına başvurarak, “uzun boylu, yakışıklı, uyanık bir genç” arayan kötü adamların tezgâhına düşer. İçine düştüğü entrikanın farkında olmaması dizinin mizah ekseninin belirleyicisidir. Tip olarak, en azından başlangıçta, biraz Oğuz Aral’ın Avanak Avni’sini, biraz da Red Kit’in Joe Dalton’unu andırmaktadır.
Küçük Adam, o yılların bütün Gırgır kahramanları gibi bir yerden diğerine yolculuk etmekte, ülkeden ülkeye, bir tuhaflıktan başka bir alelacayipliğe sürüklenip durmaktadır. İlk serüvende tesadüfen tanıştığı Trakyalı arkadaşı, kendisiyle tezat oluşturan (zayıf-güçlü, temiz-kirli, hınzır-masum) Mestan, değişmez hempası olur. Mestan, Küçük Adam’a göre sakin, ne olup bittiğinin farkında olan temiz kalpli biridir. Kamil’in mantıksız büyüklenmesi, hesapsız meydan okumalarından eser yoktur onda. Küçük Adam, her fırsatta kendini överken, başaramayacağı işlere bulaşırken yanında onu koruyup kollayan Mestan vardır. Kamil, kendisini tehdit eden kötü adama “sen kimsin ve ne haklan bir kahramana silah çekersin” diyebilmekte, başarılması imkânsız bir serüvene “benim gibi tehlikeyi zevk edinmiş bir adama bunlar vız gelir” diyerek atılabilmektedir. Doğal olarak habire çuvallamakta, sakarlık ve basiretsizlik göstermektedir. Mestan bir kahramanın iddiacı ve narsist yönünü taşımasa da arkadaşı için kavgaya ve uğraşa girerek Küçük Adam’ın daimi kurtarıcısı olur. Komik olduğunun farkında olmayan Kamil ile bir kahraman kadar iyi ve güçlü olmasını önemsemeyen, zoraki kahraman Mestan, ilginç bir ikili olurlar. Küçük Adam, sürekli kandırılmakta, Mestan onu sürekli uyarmakta, ikili serüvenin katakullisi içinde birbirlerini ikna etmeye çalışmaktadır. Hiç yerine “İiiç”, hepsi yerine “eepsi” diyen, her lafa “te” ile başlayan Mestan’ın öfkelenmesi, öfkelenince karşı konulmaz bir güce dönüşmesi ayrı bir espridir: “Te be bırakayım mı ağacı buncağızın alnının şakına”, “bırakasın beni parçalayayım şu kapçıkaazlı geçmişi kandilli susakları”.
Yukarıda Küçük Adam serüvenlerindeki gelişimin yerli çizgi romanımızın anlatısal ve estetik dönüşümünü de resmedebileceğini söylemiştik. Ertem, çizgilerini ve hikâyelerini geliştirdikçe, başka bir tarzın arayışlarına girdi. Öncelikle Küçük Adam’ın karakterini derinleştirmeye başladı. Kamil, yaşananların ve nasıl algılandığının farkına varan birine dönüştü örneğin. Bütün o karmaşanın içinde kostaklanarak kahraman ve kurtarıcı gibi dolanan Kamil, birdenbire kendisiyle ve dünyayla ilgili aşikâr bir realiteyle karşılaşmıştı : “Nedir lan sizden çektiğim pis şehir! Yeter be yeter! Herkes üstüme mi basacak? Milletin kaldırım taşı mıyım? İsyan ediyorum be isyan!”. Bunu söyler söylemez, anarşist sanılarak birdenbire yanında zuhur eden polis tarafından derdest ediliyordu. Öncesinde neredeyse apolitik bir yönü vardı dizinin. Bir başka ifadeyle, Ertem, Küçük Adam’daki dümedüz aksiyonu terk ederek toplumsal yergiye, aktüel siyasete ve yaşanan zamana daha fazla yaklaştı. Daha gerçekçi bir tahkiyeye dayanır oldu hikâyeler. Avrupa’da, Güney Amerika’da, uzak şatolarda, dehşetli köşklerde geçen hikâyeler, İstanbul’da, Yeşilçam’da, seks filmleri furyasında, gazinolarda, arabesk âleminde geçer olmuştu. Kamil, yine iş arıyordu, yine başına türlü işler açılıyordu ama işsizlikten bıkmış, kaybetmekten korkan, sahiden küçük adam olduğunu tecrübeyle yaşamış biri olup çıkmıştı. Yanında yamacında Mestan da yoktu, yapayalnız kalmıştı.
Bu değişimin çizgi roman olarak açılımı şuydu: kahraman olgusunun eleştirilmesi, kahramanın kendi aczini fark etmesi, Gırgır geleneğinde bir yapıbozumuna neden oluyordu, kahramanın değil hikâye anlatıcısının (yazar-çizer) öne çıktığı başka bir evreye geçiliyordu. Ertem, Küçük Adam’ı isyan ettirirken sadece kendi kaderinden değil süregelen komik hikâye evreninden de uzaklaşıyordu. Böylelikle, komik de olsa muktedir kahramanlara, iyi-kötü karşıtlığına, serüven klişelerine veda ederek, karakterleri her defasında değişen satirik şehir hikâyeleri anlatmaya başladı. Küçük Adam’ın komik serüvenciliği ve kahraman popülerliğini terk edişi, sadece Ertem’in değil Gırgır’ın hikâyeciliğinin değiştiğini gösteriyordu. Özellikle seksenli yılların ikinci yarısından itibaren hemen tüm çizgi romancılar Ertem’in yolunu izleyerek, çizer olarak kendi isimlerini öne çıkartan, daha karanlık ve gerçekçi hikâyelere yoğunlaştılar. Ertem, böylece, sadece çalışkanlığıyla örnek olmadı, çizgi romancıların sanatçı - hikâyeci (auteur) olarak tanınmalarını sağlayan, bu yolu açan, kolaylaştıran bir öncü oldu.
Perşembe, Haziran 11, 2026
Çizgilere Derkenar 43
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |

















.png)




















