Salı, Haziran 30, 2026

Ankara Balinaları

Geçemeyecekler!

Vittorio Giardino'nun İspanya İç Savaşı ile sahiden güzel bir çalışması vardır, nedense bizim yayıncıların pek aklına gelmiyor. Çeşitli dillerde yayımlanmasına karşın en azından benim gördüğüm en kapsamlı edisyon İspanya'da çıktı. Giardino, ona bir önsöz yazmış, aşağıdaki iç dökme, ona ait.

Bu kitap, İspanya İç Savaşı’na ve özellikle Katalonya’ya adanmıştır.

Bir İtalyanın İspanya İç Savaşı’yla bu kadar ilgilenmesi garip görünebilir, özellikle de mesleği tarihçilik değilse ve onu bu çatışmaya bağlayan ailevi nedenleri yoksa. Oysa biraz yakından bakıldığında nedenler oldukça açıktır.

İtalya’da da 8 Eylül 1943’ten sonra bir iç savaş yaşandı. Bu savaş, daha büyük olan Dünya Savaşı’nın gölgesinde kaldığı için yurtdışında pek bilinmez. Ancak taraflar ve idealler açısından bakıldığında, 1943 İtalya’sı ile 1936 İspanya’sı arasında büyük farklar yoktu. Hatta İspanya İç Savaşı’nda savaşan birçok İtalyan, daha sonra İtalya’daki savaşta da mücadele etmeyi sürdürdü.

Ama bugün, yetmiş yıl sonra, bu olaylarla ilgilenmek için hâlâ geçerli nedenler var mı? Hatıraları canlı tutma görevi dışında? O çatışmayı besleyen ideolojiler artık ortadan kaybolmuş ve dünya inanılmaz ölçüde değişmiş görünüyor.

Yine de o dönemde ortaya çıkan bazı temel sorular hâlâ aynı:

Özgürlük adalet olmadan var olabilir mi? Ya da adalet özgürlük olmadan? Demokrasi gerçekten nedir? Nasıl savunulabilir ve nasıl savunulmalıdır?

Bu soruların cevaplarını bildiğimi hiçbir zaman iddia etmedim. Ama sorular hâlâ karşımızda duruyor, dün olduğu gibi bugün de bizi düşünmeye zorluyorlar. Onları görmezden gelemeyiz, görmezden gelmemeliyiz, çünkü dünya bugün de, yetmiş yıl önce olduğu gibi, yanlış cevapların döktüğü kanla sarsılmaktadır.

Ben, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından doğan kuşağa mensubum. Bu nedenle, şanslı sayılırım, hiç savaş yaşamadım.

Ama zulüm, korku, açlık ve soğuk üzerine anlatılan hikâyeler çocukluğumu doldurdu. Bir çocuğun kulaklarında bu hikâyeler hem anlaşılmaz hem de büyüleyiciydi.

Gerçi bunlar İspanya İç Savaşı’nın değil, başka bir savaşın hikâyeleriydi. Fakat onları, göz rengimi ya da saç rengimi miras alır gibi, o savaşları yaşamış insanlardan miras aldım. Bu yüzden, istesem de istemesem de, onların anılarının bir kısmının bu kitaba da sızması kaçınılmazdı.

İspanya İç Savaşı’nı birkaç yıl sonra, gençlik çağımda, yazarlar aracılığıyla tanıdım: Orwell, Malraux, Hemingway, Koestler, Dos Passos, Machado, Bernanos, Canetti, Auden… Bunlardan bazıları yalnızca yazmakla yetinmedi, İspanya’ya gidip savaştılar, hatta bazıları orada öldü.

Kitaplardan, tanıklıklardan, fotoğraflardan ve dönemin film kayıtlarından edindiğim izlenim şuydu: Bu savaş hem kahramanlıklarla hem de alçaklıklarla dolu, iki tarafın da acımasızlıklar işlediği korkunç bir savaştı. Ayrıca şehirlerin bombalandığı ve sivillerin ilk kez açıkça askerî hedef olarak görüldüğü savaşlardan biriydi.

Bu hikâye bugün bile yakıcıdır. Avrupa’da, utanılacak bir şey yapmamış, unutulması gereken utanç verici bir geçmişe sahip olmayan neredeyse hiçbir ülke yoktur.

Ama unutulmaması gereken başka bir şey daha vardır: Sonunda askerler, gericiler ve darbeciler kazandı, diktatörlük kuruldu ve herkes buna uyum sağladı. Belki zorunluluktan, belki sağduyu adına, insanlar “gerçekçi” olmayı seçtiler.

Ama Picasso öyle yapmadı.

Miró yapmadı, Alberti yapmadı, Neruda yapmadı. Yenildiler, ama teslim olmadılar.

¡No pasarán! (“Geçemeyecekler!”) dediler.

Kazananlar alaycı biçimde cevap verdi: “Geçtik bile.”

Ama bugün bile, her birimiz için geçmemesi gereken şeyler vardır. Geçmeyi başarsalar bile, benim yardımımla olmayacak. Benim rızamla olmayacak. Hatta benim sessizliğimle bile olmayacak.

Söylemesi kolay. Elbette kimsenin, benim de dahil olduğum şekilde, böyle bir sınavla karşılaşmamasını dilerim. Böyle bir durumda gereken cesareti gösterebileceğimden hiç emin değilim.

Ama o sınava zorla sokulan ve geri adım atmayan insanlar vardı. O savaşta yenildiler.

Bu kitapla asıl olarak onlara saygı duruşunda bulunmaya çalıştım.

Onları unutmadım.


Pazartesi, Haziran 29, 2026

Bir oyun parkı olarak Ankara

Az evvel apartman görevlisi kapımı çaldı. NATO Zirvesi nedeniyle yolların kapatılacağını, bu yüzden de işe gelemeyeceğini, çöpleri bizim atmamız gerekebileceğini söyledi.

O kadar saçma bir konuşma ki… Hayır, cümlelerin her biri tek başına makul. Yan yana geldiklerinde tuhaf bir gerçeküstülük hissi yaratıyorlar. NATO ve apartmanın çöpleri…

Yolların kapatılacağını, iç uçuşların iptal edileceğini, yayaların bile geçişine izin verilmeyeceğini, Macron koşabilsin diye Eymir Gölü’nün Fransızlara teslim edileceğini… Ankara’nın birkaç günlüğüne bir oyun parkına dönüşeceğini…

Ben bunu hayal edemezdim. Yazamazdım. “Yok artık” derdim. “Bu kadar saçmalığa kimse inanmaz” diye düşünürdüm.

Ama gerçekliğin böyle bir derdi yok. Bazen kurmacanın cesaret edemeyeceği şeyleri rahatlıkla yapıyor.

Kristof Kolomb, Bahamalar’da yerlileri görünce günlüğüne şöyle yazmış:

“Silah taşımıyorlar, hatta silahın ne olduğunu bile bilmiyorlar. Bunlardan iyi köle olur. Adaya elli kişi gelsek hepsine sahip olur, istediğimiz her şeyi yaptırabiliriz.”

Bu satırlar, keşif anlatılarının masum bir merakla değil, saf bir iktidar duygusuyla yazıldığını gösteriyor.

Birkaç devlet başkanı rahat hareket etsin diye bir kentin gündelik hayatının askıya alınması, ister istemez bana Kolomb’u hatırlattı.

Galiba insanı asıl şaşırtan da bu eşik.

Apartman görevlisinin çöp uyarısıyla Kristof Kolomb’un günlüğü arasında bir bağ kurulabileceğini ben de düşünmezdim.

Sinirliyim Mıstık abi.

Pazar, Haziran 28, 2026

Beş çok okunan

Blogta yazılarımı Facebook üzerinden aralıklarla yeniden paylaşıyorum. Mecranın eski popülerliği kalmamış olsa da, daha önce de yazdığım gibi, bu paylaşımlar son dönemde beklediğimden çok daha yüksek ilgi görmeye başladı.

Grafikte, son üç ayda (26 Mart–26 Haziran) en çok ilgi gören beş yazıyı ve onların görüntülenme ile etkileşim sayılarını bir araya getirdim. Sadece bu beş yazının ulaştığı rakamlar bile benim için oldukça dikkat çekici.

Şimdi biraz merakla bunların nedenlerini anlamaya çalışıyorum. Neden bazı yazılar diğerlerinden çok daha fazla okundu? Konusu mu, kullandığım fotoğraf mı, başlığı mı, yazının ritmi mi, yoksa tamamen algoritmanın kaprisi mi?

Bunu çözmeye çalışmak benim için başlı başına yeni bir uğraşa dönüştü. Bana yeni bir oyuncak çıktı desem yalan olmaz.

En çok okunan yazı

Tatlı

Altı yıl oldu babamı kaybedeli. Hemen her gün bir şekilde hesaplaşıyorum onunla. Öyle oluyormuş meğer, ebeveynlerin ardından mutlaka konuşuluyormuş, bitmiyormuş meseleler. Ben de konuşuyorum, iyi ve kötü hatıraları birer birer çağırarak, bana haksızlık ettiğini düşünerek, söylenerek, bazen de onu anlamaya çalışarak.

Sosyal medyada anne ve baba kayıpları çoğu zaman büyük bir özlemle, övgüyle ve romantizmle anlatılıyor. Ne kadarı gerçekten öyle, ne kadarı bir tür poz, bilemiyorum. Büyümek de çocuk yetiştirmek de sancılı işler. Bu ilişkinin sürekli toz pembe anlatılması bana pek inandırıcı gelmiyor.

Babamın tekrar tekrar anlattığı askerlik hatıraları vardı. Bunları yazmasını istemiş, onu inatçı bir ısrarla teşvik etmiştim. Uzun uğraşlardan sonra yazdı da. Ama okuyunca epey hayal kırıklığına uğramıştım. Anlattığı hikâyeler değildi onlar. Yazdıkları donuktu. “Gittik, geldik, şu oldu, sonra bu oldu…” İnsanlar vardı ama karakter yoktu. Olaylar vardı ama gerilim yoktu. Her şey yaşanmış ama kimse yaşamamış gibiydi.

“Baba,” demiştim, “buradaki insanların hiç mi zaafı yok? Hiç mi hata yapmadılar? Hiç mi kötü bir şey olmadı?”

Hiç unutmuyorum cevabını: “Birileri okur ve üzülebilir. Geçmiş gitmiş, unutmak lazım.”

O zaman da tuhaf gelmişti bana. Kim okuyacaktı ki? Galiba yazdıklarını bir tek ben okudum.

Aradan yıllar geçti. Anne ve babaları hakkında yazılanlara bakınca aynı duyguyu hissediyorum. Sanki herkes birileri okur ve üzülür diye yazıyor. Kırgınlıklar çıkarılıyor metinden. Öfkeler törpüleniyor. Hayal kırıklıkları ayıklanıyor. Geriye sevgi kalıyor, özlem kalıyor, fedakârlık kalıyor.

Oysa gerçek hayat böyle değil.

Anne-babalar çocuklarını severler ama bazen üzerler de. Çocuklar anne-babalarını severler ama bazen öfkelenirler de. Aynı evde yıllarca yaşayan insanların hikâyesi biraz sevgi, biraz hayranlık, biraz kırgınlık, biraz da hesaplaşmadan oluşur.

Demem o ki yaş aldıkça insanlar gerçeği değil, gerçeğin kimseyi incitmeyecek versiyonunu anlatmaya başlıyorlar. Özlediğimiz kişileri değil, hatırlamayı tercih ettiğimiz kişileri resmediyoruz galiba Mıstık abi. Böyleyken böyle demek istiyorum.

Bu arada Dedeme selam söyle Baba, iki çift lafı eksik etme lütfen. Öksüz ve yetimdi, bir başına kimsesiz… Cantek işte. Konuşun derim.

Cumartesi, Haziran 27, 2026

Maskeli Çetin Kaptan

Birkaç gün önce Çetin Kaptan’dan söz etmiştim. Rakım Çalapala’nın yazdığı, Ercümend Kalmuk’un çizdiği bir çizgi romandı. Yavrutürk’te yayımlanıyordu.

Otuzlu yıllarda çıktığı için doğal olarak yerli ve milli bir çizgi romandı Çetin Kaptan. Bir o kadar da pedagojikti. Daha önce değindiğim için o faslı geçiyorum.

Bu maskeli hikâyeyi pandemi günlerinde paylaşmıştım.

Çetin Kaptan neden gaz maskesi takıyor? Harçlığından artırıp neden kendine bir gaz maskesi alıyor? Diye sorabilirsiniz. Bunun cevabı dönemin ruhunda saklı.

O yıllarda yeni bir büyük savaşın çıkacağına dair endişe hayli yaygındı. Birinci Dünya Savaşı’nın hafızası hâlâ canlıydı. Gaz saldırıları savaşın en korkutucu sembollerinden biri olmuştu. Uçaklar, bombardımanlar ve zehirli gazlar artık yalnızca askerî meseleler değildi, gündelik hayatın, gazetelerin ve popüler kültürün konusu olmuştu.

Bizdeki çocuk yayıncılığı da büyük ölçüde Fransız örneklerini takip ediyordu. Altmışlı yılların ortalarına kadar memleketin kültürel ve entelektüel yönelimi belirgin biçimde frankofondu. Çocuk dergileri, okul yayınları ve resimli hikâyeler de bundan payını alıyordu. Gaz maskesi imgesinin de büyük ölçüde bu kanaldan geldiğini düşünüyorum.

Bugün gaz maskesi denince akla daha çok Soğuk Savaş gelir. Oysa bu imge çok daha eski. Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak uzun süre Avrupa popüler kültürünün en tanınan nesnelerinden biri oldu. Çocuk kitaplarında, dergilerde, afişlerde ve oyuncaklarda karşımıza çıkıyordu.

Bizimkiler de Fransızlardan göre göre, “ağaç yaşken eğilir” mantığıyla çocuk kahramanlarına gaz maskesi taktırmış olmalılar.

İşin ilginç yanı, hikâyede maske korkunun değil, gururun nesnesi. Çetin Kaptan onu saklamıyor, iftiharla arkadaşlarına gösteriyor.

Bir dönemin gelecek kaygıları, bir başka dönemin çocuk kahramanının aksesuarına dönüşmüş durumda.

Bakınız Çetin Kaptan, iftiharla maskesini sunar!


Perşembe, Haziran 25, 2026

Veyl Şairlere !

Yakın arkadaşım Az. aradı, ağır bir geeker olduğu için, sosyal medyada gördüğü bir şeyi konuşmak için yapar bunu… Of puf etsem de beni bir sürü saçma şeyden haberdar ettiği için seviyorum konuşmalarımızı… Genel olarak, yüksek perdeden, sloganvari bir cümleyle başlar konuşmalarına, sonra varsayımları giderek mırıltıya dönüşür, kendiyle çelişkiye düşecek ölçüde o ilk cümlesiyle kavga etmeye başlar ve vazgeçer, “abarttım” diyerek normalleşir.

Bu defa şairlere kafayı takmıştı, birinden söz ediyordu ama genelleme yapıyordu. “Salak bunlar” ile “süzme salak bu” arasında gidip gelen bir cümleyle sosyal medyada pozörlük yapan bir şairi (!) diline dolayarak tiradına başladı. Ben başka tür bir geeker olduğum için şunu söylememi bekliyordu:

O mu şair, emin miyiz?” dedim, demesem olmazdı, ihtiyacı vardı, arkadaşız çünkü.

Derinden bir kıkırdama duydum, hoşuna gideceğini biliyordum. Başladı anlatmaya, edebileştirmeden özet geçiyorum, böyle konuşuyor çünkü:

Şiir seviyorum ve imkân buldukça okuyorum ama şairlerle arkadaş olamıyorum, sohbet etmekten söz etmiyorum, derdimi paylaşmak ve iç dökmek gibi bir yakınlık kuramıyorum, daha doğrusu bunu istemiyorum…” dedi.

Hıhıı filan gibi bir ses çıkardım, kesmek istemiyordum…

Şiir seviyorum dedim ama şiir sevenlerle de birarada duramıyorum, şiir alıntılayanlar, konuşurken şiir paylaşanlar, şiir dinlerken hüzünlenenler, şiir dinletileri yapanlar, orada seyirci olarak bulunanlar, onları dinlerken gözleri dolanlar hoşuma gitmiyorlar, onlardan uzaklaşmak, tanışmamak, duymamak-görmemek, kaçmak istiyorum…”

Sevmeme halkasını giderek büyütüyordu, tek tek sayarken tısladığı, huysuzlanmasını gösterdiği vurguları vardı, haz alıyordu.

Komik göründüğümün farkındayım, gel gör ki hissiyat bu, çok sınadım kendimi, abartıyı sevmem, sakin kalayım isterim ama bu konuda yapamıyorum, bu yaştan sonra pek değişemeyeceğim, bunu anladım. Şiire katlanabilirim, şairleri ve şiir severleri sevmiyorum ulan Levent” dedi…

Biraz sustuk, “sen ne diyorsun peki buna?” diye sordu.

Ona başımdan geçen bir hikâye anlattım. Yıllar yıllar önce bir ülkenin şair ve bürokratlarıyla bir yemeğe katılmak zorunda kalmıştım. Yemeğin bir noktasında biri ayağa kalkıp şiir okumaya başladı, alkışlandı, gözleri dolanlar oldu, ilginç gelmişti bu durum, merakla inceledim insanları. Bunun bir başlangıç olduğunu, herkesin sırayla ayağa kalkıp kadeh kaldırarak şiir okuyacağını, her okunan şiirle masadakilerin tarumar olacağını, gözyaşlarının “anbean” artacağını nerden bileceğim.

Daha da fenası, sıra bana geliyordu ve ben ayağa kalkıp vıdıvıdı etmek istemiyordum.

Arkadaşım hikâyeme bayılarak “tam da bu!” “şairlerle masaya oturulmaz, illa büyük sözü-son sözü söylemek isteyen tiplerle sohbet edilmez” filan saydırıyordu.

E?” dedi, “şiir okudun mu?”

Kendimi sözlüye kalkmayı bekler gibi hissettiğimi ve çok gerildiğimi söylerken konu dağıldı, bunu hep yaparım, lafı birdenbire ortaokuldaki müzik dersime, solfej okuma sözlüsüne getirdim.

Solfej okuyanlar sınıfı geçerdi, geçemeyenlerden ağlayanlar yine geçerdi…

Solfej okuyamayanlar ve ağlayamayanlar sınıfta kalırdı dedim.

Az. güldü. Ben de güldüm. O sırada fark ettim ki anlattığım iki hikâye birbirine benziyordu. Birinde şiir okunuyordu, öbüründe solfej. Birinde şairler vardı, öbüründe öğrenciler. Ama ikisinde de insanın üzerinde aynı baskı vardı; doğru yerde etkilenmek, doğru yerde heyecanlanmak, doğru yerde duygulanmak…

Belki Az.’ın derdi şiirle değildi. Belki şiirin etrafında oluşan o iklimleydi. Şiiri değil, şiir karşısında alınan pozları sevmiyordu. Kim bilir.

Sonra zil çaldı, telefonu kapattım, kargocu gelmişti, sonra yine konuşurduk.

Çarşamba, Haziran 24, 2026

Junji Ito anlatıyor: Geleneksel ve Dijital Çizim Üzerine

Geleneksel çizimin en büyük avantajı, ne olursa olsun çizim yaptığınızı iliklerinize kadar hissetmenizdir. Ayrıca dijitalden farklı olarak elinizde kâğıt gibi somut bir nesnenin bulunması, çizimlerin silinip gitmesi korkusunu yaşamadığınız için çok rahatlatıcıdır. Eskiden tarama ucunun kâğıda batıp takılmasından pek hoşlanmazdım ama dijital ekranlı grafik tabletlerin aşırı kaygan yüzeyinde kalemi kontrol edememenin sıkıntısını çeken biri olarak, o takılmaların bile aslında çizim kolaylığı sağlayan bir avantaj olduğunu çok iyi anlamış durumdayım.

Yine de geleneksel çizimlerin dertleri de çoktu. Bazen aldığınız uç bozuk çıkabiliyor, aynı marka ürün olsa bile çizim hissiyatı değişebiliyor ya da mürekkep daha şişe bitmeden kıvamı koyulaşıp çizimi zorlaştırabiliyordu. Mürekkebin kıvamı koyulaştığında çizmek zorlaştığı için eczaneden saf su alıp seyreltirdim. Böyle yapınca çizim yapmak kolaylaşıyordu. Tabii yine de yepyeni açılmış bir şişenin hissiyatını vermiyordu. Ayrıca odanın nem oranından da etkilenir. Hava kuruyken çizgiler daha kolay silikleşir, kesik kesik çıkardı. Bunu fark etmem oldukça uzun sürmüştü.

Kâğıtla ilgili en sevmediğim şey ise, kâğıdın hafifçe dalgalanması yüzünden masadan havaya kalkan kısımlarının olmasıydı. O havada kalan kısma kalemi bastırdığınızda kâğıt çöker ve çizgi yamulur. Kâğıt nem çektiğinde bu dalgalanma ve kabarma iyice kötüleşir. Parmağınızla bastırsanız sorun çözülecekmiş gibi hissedersiniz ama elinizin yağı kâğıda geçerse kâğıt mürekkebi iter. Bu yüzden kâğıda doğrudan dokunmak istemem. Eldiven takmak da bana çok sıkıcı gelir. Bu nedenle kâğıdı bastırıp sabitlemek için mıknatıs mantığıyla çalışan bir alet bile yapmıştım.

Dijitalin en büyük avantajı ise şüphesiz her şeyin düzenlenebilir olmasıdır. Büyütme, küçültme, kes-yapıştır işlemleri, elips çizmek çok kolay. Çizimi ters çevirip anatomik veya orantısal hataları kontrol etmek bile tek bir kısayol tuşuna bakıyor. Ton ekleme ya da doldurma hızı gelenekselle kıyaslanamaz bile. Dezavantajları ise bilgisayar veya donanım sorunları yaşandığında çözümün çok zaman alması, bazen küçük bir dikkatsizlik veya sistem çökmesi yüzünden kaydetmediğiniz verilerin silinip gitmesidir. Hepsinden öte, geleneksel yöntemdeki gibi somut bir eserin ortaya çıkmaması bende huzursuzluk yaratıyor.

Bir de daha önce söylediğim gibi, o kaygan ekranda kalemi kontrol etmenin zorluğu var. Ekrandaki sürtünmeyi artıran koruyucu filmler yapıştırsanız bile bence bu sorun tamamen ortadan kalkmıyor. Ayrıca ekranlı tabletlerin hassasiyeti de hâlâ yeterli değil. Ekrana cetvel koyup düz bir çizgi çizmeye çalıştığınızda çoğunlukla kaymalar yaşanıyor. Keşke cetvelle kusursuz bir şekilde düz çizgi çizebilsek…

[Metin, Çarpık Dünyalar albümünden (Kayıp Kıta, 2026) alıntıdır.]

Çetin Kaptan

Otuzlu yıllardan, ilk çizgi roman kahramanlarımızdan Çetin Kaptan’dan bir sayfa…

Metinler Rakım Çalapala’nın, çizimler Ercümend Kalmuk’un. Avrupa'da o yıllarda üretilen ilk çizgi roman örneklerinden çizgi olarak aşağı kalır yanı yok... Kalmuk, büyük ressamdı; insan ister istemez düşünüyor: Eğer telifler daha yüksek, popüler kültür alanı daha güçlü olsaydı, çizgili anlatılarda çalışmaya devam eder miydi?

Bugün bu sayfalara “ilk çizgi roman örneklerimiz” diye bakıyoruz. Ama üretim niyetini ve gösterilen hassasiyeti düşününce başka bir şey daha görüyoruz. Dönemin asıl meselesi çizgi roman yapmak değil, çocukları ve gençleri yeni rejimin idealleri doğrultusunda biçimlendirmek. “Çocuklarımızı nasıl değiştirebiliriz?” sorusu yalnızca edebiyatı değil, popüler kültürü de belirliyor.

Çizgilerle anlatılan hikâyeler çocukların ilgisini çekiyorsa, o araç mutlaka kullanılmalı. Çetin Kaptan’ın önemi biraz da burada. O sadece bir macera kahramanı değil; erken Cumhuriyet’in eğitim ve kültür politikalarının bir parçası.

Seneler önce Mümtaz Soysal bir söyleşisinde en sevdiği kahramanın Çetin Kaptan olduğunu söylemişti. Demek ki yöntem en azından bazı okurlarda işe yaramış.

Çalapala’nın metinleri kafiyeli ve şiirimsi. Bu tercih de dönemin ruhunu yansıtıyor. O yılların ders kitaplarını, çocuk şiirlerini ve okul müsamerelerini düşününce aynı ton hemen hissediliyor. Cumhuriyet’in kanonik dili biraz da böyle kuruluyor.

Alıntılıyorum: Yıldırım adımlarla tükeniyordu yollar / Ankara yaklaşıyor, otuz kilometre var…” (…) Türk kıyılarını da gezdin mi Çetin? dedi / Atatürk bu sözle ona bir ödev verdi.”

Burada dikkat çekici olan son sahne. Çetin Kaptan’ın yeni serüveni kişisel bir merakın, rastlantının ya da bireysel bir arzunun sonucu olarak başlamıyor. Kahramana görevi Atatürk veriyor. Maceranın yönü devlet tarafından çiziliyor.

Bu yüzden Çetin Kaptan’a yalnızca bir çizgi roman kahramanı olarak bakmak eksik kalıyor. O aynı zamanda erken Cumhuriyet’in çocukluk tasavvurunun, yurttaş yetiştirme arzusunun ve kültürel mühendislik çabasının da önemli belgelerinden biri.

Çetin Kaptan, bir sonraki serüvenine Atatürk’ün direktifiyle başlıyor.

Salı, Haziran 23, 2026

Karikatür


Kurucu karikatürcümüz Cem, 1935 yılında Yedigün dergisine karikatürden ne anladığını tarif etmiş:

Karikatür, san’atın zübdesidir. O da bir heyecan ifade eder. Mizah şekli alması, ifadesinin daha kuvvetli olması için olsa gerektir. Çok büyük ressamlar karikatür yapmışlar ve bir iki çizgiden ibaret olan eserleri san’at ve kuvvet itibariyle en büyük tablolarından hiç de aşağı kalmamış ve ölmez sayılmıştır. Bence beşerin çirkin görebileceği hadiselerin hakiki mahiyetini meydana koyan karikatür mutlaka güldürmez. Onun bir hakikati ifade etmesi, düşündürmesi lazımdır ve karikatür daima müsait bir zemin ve zaman ister.”

Aslında Cem’in sözleri, o dönemde karikatürü tarif eden genel yaklaşımlarla büyük ölçüde benzeşiyor. Örneğin karikatüre sanat payesi vermek ve itibar kazandırmak için büyük ressamlardan söz edilmesi, dönemin metinlerinde sık rastlanan bir savunma refleksi.

Bir başka klişe de karikatürün illaki güldürmek zorunda olmadığı düşüncesi. Karikatürün düşündürmesi gerektiği, hatta güldürmekten çok düşündürmesinin makbul olduğu o yıllarda sıkça tekrarlanıyor. Bugünden bakınca bunlar çok da özgün görüşler sayılmaz, aynı fikirler farklı isimler tarafından defalarca dile getirilmiş.

Alıntının son cümlesi ise bana daha dikkat çekici geliyor. “Karikatür daima müsait bir zemin ve zaman ister” derken sanki karikatüristin siyasi otoriteyle, toplumsal iklimle ve sansürle ilişkisini de tarif ediyor. Her şeyin her zaman çizilemeyeceğini, çizerin biraz da şartlara göre hareket etmek zorunda olduğunu fısıldıyor ve bana kendini tarif ediyor gibi geliyor.

Fakat asıl dikkat çekici olan, Cem’in ilk cümlesi, karikatürü nasıl tanımladığı.

Cem’e göre karikatür, “sanatın zübdesi”dir. Yani sanatın özü, hulâsası, damıtılmış hali. Ardından sanatın bir heyecanı, güçlü bir duyguyu ifade ettiğini söylüyor. Mizah ise bu ifadeyi daha da kuvvetlendiren bir araç.

İlk okuduğumda karikatürün abartı yönünü anlatmaya çalıştığını düşünmüştüm. Sadece o kadar değilmiş. Ona göre sanat, hangi türde olursa olsun, bir duyguyu veya fikri belirginleştirdiği ölçüde sanat oluyor. Karikatür, bu işlemi en açık biçimde sergileyen sanat dallarından biri.

Ben bugün buna “abartı” derdim. Fakat o yıllarda kullanılan sözcük “fazlalık”tı.

Karikatür üzerine yazanlar ve konuşanlar, karikatüristin yaptığı işi çoğu zaman bir şeyi olduğundan fazla göstermek, belirginleştirmek, büyütmek olarak tarif ederlerdi. Bu yüzden gündelik dilde de ölçüyü kaçıran kişiler veya durumlar için “artık kendisi değil, karikatürü olmuş” denirdi.

İşin ilginç yanı şu: Karikatür aslında aynı anda hem eksiltir hem çoğaltır. Ayrıntıları atar, gereksiz olanı budar; ama karakteristik olanı büyütür. Bir burnu uzatır, bir bakışı sertleştirir, bir hareketi aşırılaştırır. Böylece gerçeği olduğu gibi kopyalamak yerine, onun içindeki hakikati daha görünür hale getirmeye çalışır.

Belki de Cem’in “sanatın zübdesi” derken kastettiği şey tam olarak buydu. Karikatür, birkaç çizgiyle, sanatın bütün dallarında bulunan o temel işlemi gerçekleştiriyordu: Hayatın içindeki bir duyguyu, bir karakteri ya da bir hakikati seçip yoğunlaştırmak.

Karikatürün fazlalığı, hakikatin daha görünür hale gelmesi içindir.


Pazartesi, Haziran 22, 2026

Bir kalas bir köprü

Çocukken bir amca sohbetinin içinde kalmıştım. Yağmur yağınca yollarda su birikirdi de niye mazgallardan kanalizasyona akamazdı, niye yollar eğimli değildi, Mimar Sinan ve Osmanlı bu işleri nasıl çözmüştü, Atatürk’ten sonra bu işin niye boku çıkmıştı, Almanya’da neler neler yapıyorlardı falan filan…

Çocuk aklımda o sorun(sal) senelerce yer etmiş, gülerek yazıyorum, ne yapmalı da yağmurla biriken sular şey edilir diye kafa yormuştum. Yanlış olmasın, kafa yordum dediğime bakmayın, herkes gibi ben de nasıl yapılacağını bilmiyor, düşünür gibi yapıp amcalar gibi konuşuyordum. Romantize etmeden, birine veya bir şeye kahretmeden, dualizme başvurmadan konuşamadığımızı o yaşlarda nereden bileceğim. Hoş, bilmeme de gerek yoktu, hayata dair bilmeler öylece akıyordu, akışına bırakmıştım kendimi.

Bugün sosyal medyada dolaşan tartışmaların önemli bir kısmı da o eski amca sohbetlerinden çok farklı değil. Bir fotoğraf, bir video, bir haber kırıntısı görülüyor, birkaç dakika içinde mesele teknik olmaktan çıkıp ahlaki, siyasi ve kültürel bir hükme dönüşüyor. Sorunu anlamaktan çok, onu ait olduğu büyük hikâyeye yerleştirmek istiyoruz.

Belki de insan zihni böyle çalışıyor. Tek tek olaylarla uğraşmak yerine onları bir anlatıya bağlayınca rahatlıyoruz. Yağmur suyu birikiyorsa belediye kötüdür. Eskiden birikmiyorsa eskiler iyidir. Almanya’da birikmiyorsa Almanlar çalışkandır. Her sonucun hazır bir sebebi vardır. Oysa hayat, amca sohbetlerinin sevdiğinden çok daha karmaşık.

Belki nostalji denen şey de tam burada başlıyor, geçmişin daha iyi olmasında değil, geçmişe bakarken ayrıntıları unutup hikâyeleri hatırlamamızda.

Fotoğraf yetmişli yıllardan. Yağmur bol bol yağınca, bir kaldırımdan ötekine kalas atılır, üzerinden tin tin geçilirdi. Oradan aklıma geldi.

[Nostaljik dipnot: Çizgi romanlardan, özellikle Zagor’dan bu sahneleri bilip sevdiğimden kalasta yürümeye bayılırdım. Çiko’nun ayağı kayıp çamurlu suya düşmesi an meselesiydi. Ben Zagor’dum elbette.]

Pazar, Haziran 21, 2026

Meşgale

Meşgalesi olmayan kendini kurcalar.” Arada yazarım, bu söz bizim aile mottomuzdur. Yıllarca her duyduğumda of puf etmiş olsam da hem çok faydasını gördüm hem de bugün buraya gülerek yazıyorum, o kadar içime işlemiş ki, başka türlü bir yaşam pratiği benim için mümkün değilmiş, onu anladım. Bizimkiler insanın huzuru yalnızca edilgen bir mutlulukta değil, anlamlı meşguliyetlerde bulabileceğine inanırlardı. Bize de bunu bellettiler.

Mecazen yazıyorum, “tarla boş durmasın” ya da “sür tarlayı çık” derlerdi. Bunları arkasında devasa bir felsefe saklayarak değil, sadece oyalanmanın, elini taşın altına koymanın iyileştirici gücüne inandıkları için söylüyorlardı belki de. Ama dönüp bakınca, bunun aslında en temel hayatta kalma düsturu olduğunu görebiliyorum.

Bu aralar dijital mecralarda benzer bir cümle dolanıyor: “Ruh bir şeylerle meşgul olmazsa sahibini meşgul eder.” Üstelik söz İmam Gazâlî’ye atfedilmiş. Çeşitli paylaşımlarda onun adıyla servis ediliyor. Aslı astarı var mı bilmiyorum, internetin her sese bir makam uydurma iştahını düşününce bana pek inandırıcı gelmiyor.

Ama cümlenin işaret ettiği o tanıdık sızı baki.

İnsan zihni boşluktan nefret eder. Dışarıya yönelmiş bir uğraş, bir merak, bir sorumluluk kalmadığında dikkat kaçınılmaz olarak içeriye, kendine döner. Bu da çoğu zaman pişmanlığa, kaygıya, sorgulamaya ve kendini yargılamaya yol açar. İnsan bir işe, bir meraka, bir sevdaya ya da bir davaya tutunamazsa, zihni ona kendi karanlık koridorlarını gezdirmeye başlar.

Bu yüzden yürümek, yazmak, okumak, üretmek, bahçeyi bellemek ya da bir hikâyenin peşine düşmek yalnızca vakit öldürmek değildir. Ruhun kendi üzerine kapanmasını, kendi kendini kemirmesini engelleme çabasıdır.

Montaigne’e atfedilen “İşsiz bir zihin, şeytanın çalışma odasıdır” sözü de aynı kuyudan çekilmiş gibi, tasavvuftaki “Kalp boş bırakılırsa nefs ve hevâ (heves) tarafından işgal edilir” uyarısı da. İnsan zihnini ve gönlünü bilinçli olarak iyiyle, yararlı olanla doldurmazsa, o boşluğu rastgele arzular, kuruntular ve geçici hevesler istila eder. Bir evi boş bırakırsanız toz dolar, tarlayı boş bırakırsanız ot basar. Kalbi boş bırakırsanız da nefs ve hevâ yerleşir.

İlginç olan, modern psikolojinin de farklı bir terminolojiyle aynı yere çıkması. Amaçsız ve yönsüz kalan zihin, hemen ruminasyona, yani aynı olumsuz düşünceleri zihinde evirip çevirmeye kayıyor.

Yazıya ailemle başlayıp Gazâlî’ye, tasavvufa ve psikolojiye kadar geldim. Yıllar sonra anlıyorum ki, insan zihnine dair bu kadim gözlem hiç eskimiyor. Belki de insanlık tarihi boyunca değişmeyen yasalardan biri bu: İnsan kendiyle baş başa kaldığında huzur bulmaktan çok, kendisiyle didişmeye başlıyor.

Demem o ki, insan en çok kendinden kaçmaya, en çok kendiyle başa çıkmaya çalışıyor Mıstık Abi.

Cumartesi, Haziran 20, 2026

Sempati Duvarı

Bazen bilinen şeyleri hatırlatmakta fayda var. Herkesin dilinde olduğu için bazı kavramların gerçekten bilindiği ve yaşandığı sanılıyor. Oysa öyle değil.

Sempati, birine yakınlık duymakla ilgilidir. Empati ise onun ne hissettiğini, dünyayı nasıl gördüğünü anlamaya çalışmakla. Sempati duyduğumuz insanlara empati göstermek çoğu zaman doğal bir süreçtir. Çünkü onları zaten seviyor, hak veriyor ya da kendimize yakın buluyoruzdur. Bu konforlu alan, bizi besleyen bir yankı odasından çok da farklı değildir.

Zor olan, hoşlanmadığımız, fikirlerine karşı çıktığımız, hatta davranışlarını yanlış bulduğumuz insanların hangi saiklerle hareket ettiğini anlamaya çalışmaktır.

Peki, kendimize benzemeyeni anlamaya çalışırken hissettiğimiz o içsel direnç, aslında kendi doğrularımızın sarsılmasından duyduğumuz korkudan kaynaklanıyor olabilir mi?

Şunun altını çizmek gerekiyor: Birini anlamak, onu onaylamak anlamına gelmez. Empati ile haklı bulmak aynı şey değildir. Aksine anlamak, karşımızdakinin hamlelerini, argümanlarını ve zihin dünyasını çözmemizi sağlayan entelektüel bir güçtür.

Empati gerçek sınavını tam da burada verir. Dostlarımızı anlamak değil, rakiplerimizi, karşıtlarımızı, hatta bizi öfkelendiren insanları anlamaya çalışmak empatik bir çabadır.

Sempati duyduğumuz insanlara empati göstermek kolaydır. Empatinin asıl değeri, sempati duymadığımız insanları da anlamaya çalışabildiğimizde, yani o sempati duvarını aşabildiğimizde ortaya çıkar.

Cuma, Haziran 19, 2026

Geçmişten Gelen Hayalet

Kartpostal, arkasındaki el yazısının tarihine bakılırsa 1918’den kalma. Demek ki o yıllarda basılmış. Uzmanı sayılmam ama bu tür kartlara “sevda kartları” deniyor. Alman ve Fransız firmaları bunları İstanbul’da, İskenderiye’de, Kudüs’te pazarlıyormuş. Oryantal romantizmin müşterileri büyük ihtimalle şehirli Müslümanlardı. Bugüne kadar ulaşabildiğine göre de epey satılmış ve sevilmiş olmalı.

Bu görseli neden seçtim? Hafif erotik bir tınısı olduğunun farkındayım. Ama ilgimi çeken asıl mesele, öpüşenlerin dönemin geç Osmanlı kuşağından birer Müslüman olarak resmedilmesi. Fes ve geç Osmanlı imgeleri bugün muhafazakâr bir tonla yeniden icat edildiği için, bu kartpostal birçok kişiye önce bir provokasyon gibi geliyor. Huzursuz edici bulunuyor, hatta ayıp sayılıyor. Kime göstersem, resmi yüz yıl öncesinin dünyası içinde değil, bugünün siyasi iklimi içinde yorumluyor. “Bunu görseler sinirlenirler” diyen çok oluyor.

Oysa bütün bunlar “bugün” oluyor. Biz, yüz yıldan daha eski bir illüstrasyona bakıp yargı dağıtıyoruz, geçmişe bugünün ölçüleriyle hüküm veriyoruz.

Biliyorsunuz, festen önce kavuk vardı. Bir dönem kavuk geleneksel dünyanın simgesiydi, sonra modernleşmenin gereği olarak fes teşvik edildi. O yılların muhafazakârları için fes giyenler Avrupa hayranıydı, alafrangaydı, kozmopolitti. Yukarıdaki çift de muhtemelen tam böyle görülürdü. Muhtemelen “dejenere” bulunurdu. Hatta “modern”, “hain” “kozmopolit” ve “gayri milliydi” desem, abartmış mu olurum?

İşin ilginç yanı şu: Bugün Osmanlı denince gözleri dolan, fesle fotoğraf çektiren romantiklerin tarihsel karşılıkları büyük ihtimalle fesliler değil, kavuklulardı. İmgelerin tarafları değişiyor ama imgeler üzerinden yürütülen mücadele pek değişmiyor.

Popüler kültürü anlamanın zorluğu da burada başlıyor. Çünkü imgeler yalnızca üretildikleri döneme ait değiller. Zaman içinde yeni anlamlar kazanıyorlar. Elli yıl önce Münif Fehim ya da Salih Erimez benzer sahneleri rahatlıkla çizebiliyordu. Çizdikleri bugün olduğu kadar ideolojik bir kavga unsuru haline gelmiyordu. Sorun resmedilenlerde değil, resmedilenlere bakan gözlerdeydi.

Popüler kültür ürünlerinin hızla tüketilip unutulduğu söylenir. Doğru tabii. Yine de ben biraz mambo jambo yaparak, bütünüyle kaybolmadıklarını, hayalete dönüştüklerini düşünmeyi seviyorum. Ortadan çekiliyor, görünmez oluyorlar ama bir yerlerde varlıklarını sürdürüyorlar. Sonra hiç beklenmedik bir anda yeniden dolaşıma girip ikinci hayatlarını yaşamaya başlıyorlar. Mecazen reenkarne oluyorlar. Bu kartpostal da bana biraz bunu hatırlatıyor. Yüz yıl önce basılmış bir sevda resmi, bugün yeniden karşımıza çıktığında artık aynı resim olmuyor, çizgiler aynı kalsa bile anlam başkalaşıyor diyelim. Çünkü kartpostal geçmişten gelen bir hayalet, ona bakan gözler ise bugüne ait. Belki de popüler kültürün asıl marifeti budur: Aynı manzarayı her kuşağa farklı bir hikâye anlatarak geri getirmek.


Perşembe, Haziran 18, 2026

Dümdüm tek!

Masadaki erkeklerin neredeyse tamamı aynı noktaya bakıyor. Gözler sahnede, rakseden dansözde. Yüzlerde merak, hayranlık, şehevi bir dikkat, biraz da o eski gazino gecelerine özgü kendinden geçme hali var. Fotoğrafın ritmini onlar kuruyor. Dümtek, dümdüm tek…

Fotoğrafta dansöz dışında kameraya doğrudan bakan tek bir kişi var. Sanki herkes aynı kolektif rüyanın içindeyken o, başka bir gerçekliğin farkına varmış gibi. Belki de fotoğrafçı sahneye yaklaştığında merceği ilk fark eden oydu. Belki sadece merak etti, belki de sahnedeki gösterinin dışında gelişen tek ilginç şey, fotoğrafın çekilme anıydı.

Dansözün bakışı da var. O, önündeki seyircileri neredeyse hiç umursamıyor. Sırtı dönük, başı hafifçe yana çevrilmiş. Bütün salon ona kilitlenmişken o, gözlerini kameraya dikmiş. Bir anlığına gösterinin dışına çıkmış gibi. Sahnenin değil, fotoğrafın farkında.

Bu fotoğrafı seviyorum.

Çünkü kadraj aslında bakışların yönü hakkında. Kim kime bakıyor? Kim kimi görüyor? Kim, kimin gözünde var oluyor?

Belki de bu yüzden fotoğrafa her baktığımda zihnimde saatler sonrasının perdesi açılıyor.

Müzik çoktan susmuş. Masalar boşalmış, şişeler toplanmış. Az önce kalabalıktan görünmeyen o derme çatma tahta sandalyeler ortaya çıkmış. Beyaz örtüler nemlenmiş, kirlenmiş. Ay ışığı altında kendi yalnızlığına terk edilmiş bir yazlık gazino duruyor karşımızda.

Sonra yağmuru ekliyorum sahneye.

Birkaç saat önce alkışların, çalgıcıların, kahkahaların ve rakı kadehlerinin işgal ettiği yerde artık yalnızca yağmurun sesi var. Sicim gibi yağıyor. Herkesin iştahla gözlerini diktiği sahne şimdi bomboş.

Dansöz yok. Seyirciler yok. Fotoğrafçı yok.

Sadece yaşlıca bir kadın var. Tek başına bir masaya oturmuş, çay içiyor. Başı önde, hafif kamburu çıkmış. Yağmurun altında öylece duruyor.

Hikâye değişiyor.

Dümtek, dümdüm tek…

Çarşamba, Haziran 17, 2026

Yan yana gelmeleri gerekiyordu

Altan Erbulak ve Adalet Cimcoz, 1955 Akademi Balosu’nda…

Okuduklarımız, seyrettiklerimiz, hayranı olduğumuz eserler bizi kolayca yanıltabilir. Eserle onu yaratan kişi her zaman aynı şey değildir. Bazen yazdıklarından çok daha neşeli, bazen anlattıklarından çok daha karanlık, bazen de tam tersi insanlarla karşılaşırız. Bu yüzden bir sanatçıyı yalnızca eserlerinden tanıdığımızı sanmak çoğu zaman yanıltıcıdır.

Bunları niye yazdım? Çünkü bana sorarsanız, enerjileri nedeniyle sempati duyduğum iki insan, Adalet Cimcoz ile Altan Erbulak, bu fotoğrafta yan yana gelmiş ve dans ediyorlar. Nasıl da güleçler… Fotoğrafa bakarken insan ister istemez onların seslerini, kahkahalarını, birbirlerine söyledikleri esprileri hayal ediyor.

Bu kareyi daha önce görmemiştim. Ama 1950’ler üzerine bir hikâye yazsaydım, herhalde bu ikiliyi mutlaka aynı sahneye koyardım. Çünkü bazı insanlar yalnızca yaptıkları işlerle değil, taşıdıkları hayat enerjisiyle de birbirlerine yakışıyorlar. Bu fotoğraf da tam olarak onu gösteriyor. Altan Erbulak ve Adalet Cimcoz’un birkaç dakikalığına aynı ritimde dönüp durdukları bir hatırayı değil sadece, bir dönemin neşesini, zarafetini ve kaybolmuş hafifliğini de saklıyor.

Yön


 

Salı, Haziran 16, 2026

Aynı Salondaki Yabancılar: Sosyal Medyada Bağlam Çökmesi

Paylaştığım yazılarla ilgili daha önce olmadığı kadar etkileşim aldığımı, kontrolüm dışında geliştiği için tedirginlik duyduğumu yazmıştım. Diğer yandan etki-tepki sürecini de merak ettiğim için kıyısından köşesinden bir “voyeur” (dikizci) gibi deneyimliyorum elbette.

Sosyal medyadaysam genel olarak şu fikri aklımda tutuyordum: “Memleketten soğumak istiyorsan sosyal medyada yorum okuyacaksın, kendinden soğumak istiyorsan bu yorumlara cevap yazacaksın.” Yani özel olarak uzak duruyor, kimseye cevap vermiyor, “hater” ikliminden olabildiğince kaçarak yaşamaya çalışıyorum.

Ne ki, son üç aydır paylaşımlarımın etkileşimi yirmi bin ile iki yüz bin arasında seyretmeye başlayınca, ne yapsam nafile oldu. Hiç tanımadığım insanlardan sahiden garip yorumlar alıyor, küfürler duyuyorum. Üstelik bu yorumlar çoğalınca size mesaj olarak da gelmiyor, kendi yazınıza girip herhangi biri gibi bakarak görebiliyorsunuz ancak.

Bu yazıyı niye yazıyorum? Dijital kültür çalışmalarında son on beş yıldır sıkça tartışılan bir kavram var: Bağlam Çökmesi (Context Collapse). Özellikle sosyal medya krizlerini, dijital linçleri, yanlış anlaşılmaları ve kimlik performanslarını açıklamak için kullanılan anahtar bir kavram.

Sosyal medyada bir paylaşım yapıyorsanız, birbirinden tamamen farklı sosyal gruplara (aile, iş arkadaşları, eski dostlar, yabancılar) aynı anda ulaşmış oluyorsunuz. Eğer yazdıklarınız ayrıca ilgi görüyorsa, şaşmaz biçimde orijinal bağlamından kopuyor, yanlış anlaşılıyor ve popüler olan her gönderi dijital linçe aday hâle geliyor.

Kavramın temel fikri aslında oldukça basit: İnsanlar normal hayatta farklı sosyal ortamlarda farklı biçimlerde konuşur. Aileyle, üniversitedeki meslektaşlarla, yakın arkadaşlarla veya yabancılarla aynı dili kullanmayız. Sosyoloji bunu yıllarca “rol” kavramıyla açıkladı, insanların farklı sahnelerde farklı roller oynandığını ileri sürdü.

Sosyal medya ise bu sahneleri ortadan kaldırdı. Yakın arkadaşlarınız için yaptığınız bir espriyi anneniz de görebiliyor, sizi hiç tanımayan veya sevmeyen biri de...

Bağlam çökmesi tam da burada başlıyor. Sizin ifadeniz kendi bağlamında ironik bir gönderme, dostça bir takılma ya da küçük bir grup şakası olabilir. Ama paylaşım başka bir kitleye ulaştığında bu bağlam kayboluyor. İnsanlar sözünüzü kendi deneyimlerinden, kendi öfkelerinden, kendi kabullerinden hareketle yorumluyor. Dijital ortamın hızında tepki, çoğu zaman anlamanın önüne geçiyor.

Üstelik platformlar görünürlüğü teşvik ediyor. Eskiden bir espri yüz kişiye ulaşırken bugün aynı espri on binlerce kişiye ulaşabiliyor. Algoritmalar da çoğu zaman en çok tepki çeken, insanları öfkelendiren içerikleri öne çıkarıyor. Bu nedenle bağlam çökmesi ile algoritmik yayılım arasında güçlü bir ilişki var.

İlginç olan şu: Bağlam çökmesini anlatan yazılar genellikle mağduriyet hikâyeleri gibi okunuyor. Oysa burada kimsenin kötü niyetli olması gerekmiyor. Bir espriyi yanlış anlayan kişi de çoğu zaman kötü niyetli değil. Sorun, aynı konuşmanın hiç ortak geçmişi olmayan insanlar tarafından dinlenmesi. Her masa kendi hikâyesini, kendi öfkesini ve kendi deneyimini o sözün içine yerleştiriyor.

Sorun şakanın ya da yorumun kendisi değil, onun hiç hedeflenmemiş insanlara ulaşması. Bağlam büyüdü, bağlam başkalaştı. Sosyal medya aslında yeni bir iletişim ortamı yaratmadı, birbirinden ayrı kalması gereken odaları yıkarak bütün konuşmaları aynı salona topladı.

Galiba bu yüzden başıma gelenleri izlerken, küfürleri okurken, yanlış yorumlara şaşırırken başka bir şey öğreniyorum. İnsanlar değişmiyor belki, değişen, sözlerin dolaştığı çevre. Eskiden yazdıklarım belirli bir bağlamın içinde okunuyordu. Şimdi ise her yazı, kendi bağlamını kaybederek yolculuğa çıkıyor.

Sosyal medya yeni bir mahalle kurmadı. Eski mahallelerin duvarlarını yıktı. Nasıl desem bugün yaşadığımız tartışmaların önemli bir kısmı fikir ayrılıklarından değil, normalde aynı odada bulunmaması gereken insanların birbirlerinin konuşmalarını duymasından kaynaklanıyor.

 

Pazartesi, Haziran 15, 2026

Halikarnas Balıkçısı




Halikarnas Balıkçısı’nın Deniz Gurbetçileri kitabına çizdiği illüstrasyonlardan paylaştım. Bu çizimler teknik olarak kazıma (scratchboard) ve ağaç baskı (woodcut/wood engraving) mantığıyla üretilmiş. Çok anlaşılmayabilir, normalde çizimler beyaz kâğıda yapılır, baskıda belirgin gözükmesi için koyu siyahlar ve genellikle çini mürekkebi kullanılır. Bugünkü dijital çizimlerde gölge ise genellikle tonla verilir.

Beyefendi tersini yapmış. Büyük bir siyah yüzey düşünmüş ve ışığı ortaya çıkarmak için beyaz çizgiler “kazımış.” Örneğin yunusun gövdesinde neredeyse hiçbir detay yok. Kütle tamamen siyah bırakılmış, formu yalnızca kenar çizgileri tanımlıyor. Nesneyi çizmek yerine etrafındaki ışığı çizmeyi tercih etmiş. Denizi resmederken yatay çizgiler sakin yüzeyi, eğik çizgiler hareketi, sıklaşan çizgiler karanlığı belirlesin istemiş. Dalgaların ritmiyle gökyüzündeki çizgilerin ritmi birbirine bağlamış ve böylece sahnelerin durağan görünmemesini sağlamış.


Halikarnas Balıkçısı ressamlığıyla hatırlanmaz. Ama sanata olan iştahı, araştırma merakı ve yaptığı işle ilgili yeni yollar deneme isteği bu çizimlerde açıkça hissediliyor. Çok açık biçimde gerçekçilik peşinde değil. Daha çok atmosferle, ışığın yarattığı etkiyle, neredeyse mistik bir aurayla ilgileniyor. Deniz bazen bir canavar, bazen kozmik bir boşluk, bazen de insanı kendine çağıran bir bilinmezlik gibi görünüyor.

Bana kalırsa bu çizimlerin en belirgin yanı tereddütsüzlükleri. Çizgilerde kararsızlık yok, düzeltme telaşı yok, kusursuzluk arayışı yok. Yapılmış ve bırakılmış gibiler. Belki de tam bu yüzden hâlâ canlı görünüyorlar. İçlerinde revizyonla törpülenmemiş, doğrudan kâğıda aktarılmış bir coşku var.


KZ


 

Pazar, Haziran 14, 2026

Bir reklam verir misiniz diyecekti

Eskiden, gazete ve dergi satışlarının çok düşük olduğu yıllarda, yani kabaca 1960 öncesinde, karikatürcüler yalnızca telif gelirleriyle geçinemedikleri için aralıklarla dergi biçiminde albümler yayımlarlardı. Yukarıdaki kapak, tam da bu dönemin ruhunu yansıtan, Necmi Rıza’nın 1951 tarihli Yeni Yaz Albümüne ait.

Bu tür albümler çizerler için bir tercih değil, çoğu zaman ekonomik bir zorunluluktu. Günü kurtarabilmek için mümkün olduğunca her yıl bir yenisini çıkarmaya çalışırlardı.

Yanlış anlaşılmasın, bugün alıştığımız anlamda, dergilerde yayımlanmış popüler işleri sonradan bir araya getirip kitaplaştırmaktan söz etmiyorum.

Şöyle anlatayım: Elimdeki albüm 48+4 sayfa. Bunun 29 sayfası reklam. Yani albüm daha satışa çıkmadan, finansal olarak kendini amorti etmenin ve gelir elde etmenin yolu bulunmuş. Üstelik anlaşıldığı kadarıyla Necmi Rıza reklam toplama işini bizzat üstlenmiş, hatta bazı ilanların karikatürlerini de kendisi çizmiş.

Bugünden bakınca bu oran inanılmaz görünüyor. Bir karikatür albümünün yarıdan fazlasının reklamdan oluşması, şimdi yapılsa muhtemelen okuyucu tarafından “cringe” bulunur ve ciddiye alınmazdı. Oysa o günlerin yayıncılık ekonomisi tamamen farklıydı. Reklam, daha iyi şartlarda ayakta kalmanın değil, doğrudan var olabilmenin şartıydı.

İşin ironik yanı şu: Yetmişli yıllarda yüksek tirajlı mizah dergileri reklam almadan çıkabilmekle övünüyordu. Demek ki yayıncılık tarihinde “çok reklam almak” da, “hiç reklam almamak” da bir itibar göstergesi olabilmiş.

Geçim sıkıntısı değişiyor, boyut değiştiriyor, yöntemler ve teknolojiler farklılaşıyor. Ancak yayıncının ve sanatçının içerik üretebilmek için “fon/para bulma derdi” evrensel bir kural olarak pek değişmiyor. Dün Necmi Rıza’nın bizzat çizdiği reklam sayfaları vardı, bugün ise içerik üreticilerinin sponsorlukları, marka iş birlikleri ve bülten reklamları. Araçlar değişse de mesele mıh gibi aynı kalıyor.

Nur bir muammaydı

Sene 1966. Fotoğrafın arkasındaki nottan, enişteyle cici teyzeye gönderildiğini anlıyoruz. Muhtemelen aile albümünde yıllarca “ne şirin çocukmuş, ay negzel bebekmiş” duygusuyla saklanmış bir kare diyeceksiniz.

Pek güzel, pek safiyane. Ama ben daha o yaşta, dikkat edin, daha ilkokulu bitirmeden hem de, o derece iddialıyım, bu ikiliyi yan yana görseydim, serüvenci bir Türkoğlu olarak aklıma Ayşecik ya da Ayşegül gelmezdi.

Hayır, asla!

O bebeğin içinde mutlaka gizli bir şey olduğundan şüphelenirdim. Bu yaşıma kadar bu konularda hiiç yanılmadım Mıstık abi.

Çocukluğumuzun o eski macera kitaplarında, çizgi romanlarında ve siyah-beyaz filmlerinde böyle masum görünen nesnelerin içinde daima bir sır saklanırdı. Bir mikrofilm, gizli bir harita, kayıp bir kimyasal formül, devlet sırrı, düşman örgütün şifresi…

Dolayısıyla o akça pakça, “ayyy ne şeker vik vik” denilen taşbebişin içinde de İstanbul’u havaya uçuracak manyetizmalı ve son derece habis bir muamma bulunduğuna emin olurdum.

Aynen öyle cınım.

Bir de şu can alıcı sorular var tabii, altını çizerek soruyorum: Bu devasa bebekler neden hep zenginlerin evlerinde olurdu? Neden hep Almancı akrabalar getirirdi?  Niye mutlaka yurt dışından gelmiş olurlardı? Siz daha konuşun sınır ötesini, dış mihrakları… Neden gözleri bu kadar fincan gibi büyüktü?

Ve neden insanı gece tuvalete kalkınca tedirgin edecek ve “Sen hâlâ uyumadın mı?” der gibi bakacak kadar ciddi ve soğuktular?

Soruyorum ya… Belki de Soğuk Savaş’ın en başarılı kültürel operasyonlarından biri, canım memleketimin envayi çeşit evine sessiz sedasız yerleştirilen bu devasa gözlü, telsiz kılıklı, kameralı oyuncaklardı. Mikrofonlu Mıstık abiiii…

Siz daha uyuyun. Siz daha “Aman ne tatlı bir nostalji” diye uyuyun. 

Ben sadece sorular soruyorum.


Cumartesi, Haziran 13, 2026

Ayrılık makası


İnci Birol, ellili yılların en büyük fenomenlerinden biriydi. İddialı bir dansözdü, filmlerde oynadı, ünlü erkeklerle ilişkileri oldu. Gazino haberlerinde, magazin dergilerinde, gece hayatı sütunlarında onun adına mutlaka rastlanırdı, meraklısı özel hayatını ayrıca inceleyebilir. Şimdilerde ise aralıklarla, terekesinden çıkan fotoğraflar satılıyor müzayedelerde...

Bu fotoğrafı kenarlarındaki kesiklerden dolayı satın aldım. İnci Birol, hemen karşısında oturan hemcinsini bırakmış ama masada yanlarında oturan erkekleri makasla kesip atmış. Onları unutmak, hayatından çıkarmak, bir daha görmek istememiş olmalı. İnsani ve trajikomik olduğunu kabul edelim, unutulmuş olsaydı, makasa gerek kalmazdı, değil mi? Biz fotoğrafta “kesikleri” görmeyebiliriz ama İnci Birol her baktığında mutlaka “görüyordu.”

Geçmişte fotoğraf zor bulunan ve pahalı bir şey olduğundan “mutlaka” saklanırdı, resme kıyılamadığından kolayca gözden çıkarılamazdı. Makasla istenmeyenler kesilir, o hatıra yine de elde tutulurdu. Flört edilen “konuşulan” çocuklar, eski nişanlılar, terk edilen arkadaşlar makas yardımıyla fotoğraftan “atılırdı.”

Masada bir de Salem paketi göze çarpıyor. Dönemin Tekel ambargolarında ve döviz kıtlığında bulunması neredeyse imkânsız, mentollü bir Amerikan sigarası... İnci Birol’un kulis hediyelerinden biri miydi, yoksa makasın gazabına uğrayan o muktedir erkeklerden birine mi aitti, insan merak ediyor.

Bu makaslanmış resimlere oldum olası ilgi gösteririm. Fotoğraftaki ablamızı, teyzemizi konuşturmak, onların anlatmadıklarını hayal ederek hikâyeyi tamamlamak, çocukken gittiğim sıkıcı misafir gezmelerini katlanılabilir kılıyordu galiba. Yetişkinler olarak biliyoruz ki, aşkın bedeli her zaman ayrılığın acısını da içerir. Öfke ile nefret, hep aynı cümlede kullanılır ama bana öyle geliyor ki, öfkeyi en çok bizi hayal kırıklığına uğratanlara yöneltiyoruz. Nefret ettiklerimizi geride bırakmak bazen daha kolay, asıl zor olan, bir zamanlar sevmiş olduklarımız.

Bugün ayrılan çiftlerin kapatması gereken çok kanal var, telefon aramalarını, WhatsApp'ı, Messenger'ı engellemek, mesajları, arşivleri, fotoğrafları, videoları birer birer silmek gerekiyor... Eskiden dijital temizlik yoktu, sadece bir ayrılık makası vardı. Mambo jambo yapacağım Mıstık abi, makasın çalıştığı yerde aşk bitmiş olsa bile hikâye henüz bitmemiştir.

Cuma, Haziran 12, 2026

Küçük Adam

İlban Ertem, genç kuşakların, İhsan Oktay Anar’ın ünlü romanı Puslu Kıtalar Atlası’ndan yaptığı uyarlamayla tanıdığı bir çizgi romancı. Daha fazlasını bilenler, Gırgır-Fırt ekolünün önemli isimleri arasında sayıldığını, sadece Gırgır’da değil pek çok dergide yüksek tempoyla durmaksızın çizgi roman ürettiğini, Türkiye’nin en çalışkan çizgi ustalarından biri olduğunu teslim edecektir. Yetenek ve çalışkanlık, genel kanının aksine içiçe geçmiş, birbirinden ayrı düşünülemeyecek kavramlardır. Hele çizgi romanda… Yetenek, başarılı kareler kurmaya, çini ve desen gösterisi yapmaya, göz alıcı sahneler istiflemeye yetebilir ama devamlılık için daha fazlası gerekir. Değil güzel kare, iyi kotarılmış tam bir sayfa bile çizgi romanı kurtarmaz. Çizgi roman, handiyse maraton gibidir, bitirebilmek için nefesiniz, sabrınız ve hayaliniz olması gerekir.  Hayat, dışarıda gürül gürül, dolu dolu yaşanırken siz saatler boyunca masa başında oturarak, tek başınıza, durmaksızın çalışmak, insanların şöyle bir okuyup geçtiği sayfalar için delice bir emek harcamak zorundasınızdır.

Ertem, Gırgır’ın genç çizerlerindendi, derginin nereye varacağı, ne kadar yaşayacağı o yıllarda belli olmadığı için ömrünü çizgi roman üreterek geçireceği uzun bir maceraya girdiğini henüz bilmiyordu. Kişiliğindeki direnç ve özveriyle, çizdikçe kendini geliştirmeye, işine daha çok saygı göstermeye, işi hakkında daha çok düşünmeye ve öğrenmeye başladı. Ertem’in değişimi yakalama iştahı ve yeniye yönelik arayışları çalışmalarından izlenebilir, hatta bana kalırsa, aynı hikâyeler tek tek incelenirse, Türkiye’de yakın dönem çizgi romanın geçirdiği evreler dahi rahatlıkla görülebilir.

Küçük Adam, Ertem’in ilk önemli çalışması (1975). Engin Ergönültaş’ın Zalim Şevki’si ve Nuri Kurtcebe’nin Gaddar Davut’u gibi üretirken öğrenilen, çizgi romanın popüler klişelerinin deneye yanıla geliştirildiği hikâyelerden demek daha doğru. Küçük Adam, kurnazlığından başka hiçbir dikkat çekici özelliği olmayan, sokaktaki ortalama insanın tipleştirilmesi aslında. 1,32 boyunda, başı bitten, üstü başı kirden kurutulmayan, işsiz güçsüz, eğitimsiz, pozdan ve iddiadan başka bir numarası olmayan saf biri, asıl adı bile bu tezatı belirginleştirmek için seçilmiş: Kamil Safdil. Yetimhanede büyüyen, kenar mahallede -muhtemelen o yılların Tophane’sinde- yaşayan bir hayalperest, tipik bir Don Kişot çeşitlemesidir. Pek çok bakımdan kifayetsiz ve cazibesizdir. Yakışıklı olduğuna inanmakta, bönlük ölçüsünde gösterdiği cesaretinden veya külyutmaz havasına rağmen sürekli kafeslenip kandırılmasından dolayı başına işler açılmaktadır. İlk serüveninde bir gazete ilanına başvurarak, “uzun boylu, yakışıklı, uyanık bir genç” arayan kötü adamların tezgâhına düşer. İçine düştüğü entrikanın farkında olmaması dizinin mizah ekseninin belirleyicisidir. Tip olarak, en azından başlangıçta, biraz Oğuz Aral’ın Avanak Avni’sini, biraz da Red Kit’in Joe Dalton’unu andırmaktadır.

Küçük Adam, o yılların bütün Gırgır kahramanları gibi bir yerden diğerine yolculuk etmekte, ülkeden ülkeye, bir tuhaflıktan başka bir alelacayipliğe sürüklenip durmaktadır. İlk serüvende tesadüfen tanıştığı Trakyalı arkadaşı, kendisiyle tezat oluşturan (zayıf-güçlü, temiz-kirli, hınzır-masum) Mestan, değişmez hempası olur. Mestan, Küçük Adam’a göre sakin, ne olup bittiğinin farkında olan temiz kalpli biridir. Kamil’in mantıksız büyüklenmesi, hesapsız meydan okumalarından eser yoktur onda. Küçük Adam, her fırsatta kendini överken, başaramayacağı işlere bulaşırken yanında onu koruyup kollayan Mestan vardır. Kamil, kendisini tehdit eden kötü adama “sen kimsin ve ne haklan bir kahramana silah çekersin” diyebilmekte, başarılması imkânsız bir serüvene “benim gibi tehlikeyi zevk edinmiş bir adama bunlar vız gelir” diyerek atılabilmektedir. Doğal olarak habire çuvallamakta, sakarlık ve basiretsizlik göstermektedir. Mestan bir kahramanın iddiacı ve narsist yönünü taşımasa da arkadaşı için kavgaya ve uğraşa girerek Küçük Adam’ın daimi kurtarıcısı olur. Komik olduğunun farkında olmayan Kamil ile bir kahraman kadar iyi ve güçlü olmasını önemsemeyen, zoraki kahraman Mestan, ilginç bir ikili olurlar. Küçük Adam, sürekli kandırılmakta, Mestan onu sürekli uyarmakta, ikili serüvenin katakullisi içinde birbirlerini ikna etmeye çalışmaktadır. Hiç yerine “İiiç”, hepsi yerine “eepsi” diyen, her lafa “te” ile başlayan Mestan’ın öfkelenmesi, öfkelenince karşı konulmaz bir güce dönüşmesi ayrı bir espridir: “Te be bırakayım mı ağacı buncağızın alnının şakına”, “bırakasın beni parçalayayım şu kapçıkaazlı geçmişi kandilli susakları”.

Yukarıda Küçük Adam serüvenlerindeki gelişimin yerli çizgi romanımızın anlatısal ve estetik dönüşümünü de resmedebileceğini söylemiştik. Ertem, çizgilerini ve hikâyelerini geliştirdikçe, başka bir tarzın arayışlarına girdi. Öncelikle Küçük Adam’ın karakterini derinleştirmeye başladı. Kamil, yaşananların ve nasıl algılandığının farkına varan birine dönüştü örneğin. Bütün o karmaşanın içinde kostaklanarak kahraman ve kurtarıcı gibi dolanan Kamil, birdenbire kendisiyle ve dünyayla ilgili aşikâr bir realiteyle karşılaşmıştı : “Nedir lan sizden çektiğim pis şehir! Yeter be yeter! Herkes üstüme mi basacak? Milletin kaldırım taşı mıyım? İsyan ediyorum be isyan!”. Bunu söyler söylemez, anarşist sanılarak birdenbire yanında zuhur eden polis tarafından derdest ediliyordu. Öncesinde neredeyse apolitik bir yönü vardı dizinin. Bir başka ifadeyle, Ertem, Küçük Adam’daki dümedüz aksiyonu terk ederek toplumsal yergiye, aktüel siyasete ve yaşanan zamana daha fazla yaklaştı. Daha gerçekçi bir tahkiyeye dayanır oldu hikâyeler. Avrupa’da, Güney Amerika’da, uzak şatolarda, dehşetli köşklerde geçen hikâyeler, İstanbul’da, Yeşilçam’da, seks filmleri furyasında, gazinolarda, arabesk âleminde geçer olmuştu. Kamil, yine iş arıyordu, yine başına türlü işler açılıyordu ama işsizlikten bıkmış, kaybetmekten korkan, sahiden küçük adam olduğunu tecrübeyle yaşamış biri olup çıkmıştı. Yanında yamacında Mestan da yoktu, yapayalnız kalmıştı.

Bu değişimin çizgi roman olarak açılımı şuydu: kahraman olgusunun eleştirilmesi, kahramanın kendi aczini fark etmesi, Gırgır geleneğinde bir yapıbozumuna neden oluyordu, kahramanın değil hikâye anlatıcısının (yazar-çizer) öne çıktığı başka bir evreye geçiliyordu. Ertem, Küçük Adam’ı isyan ettirirken sadece kendi kaderinden değil süregelen komik hikâye evreninden de uzaklaşıyordu. Böylelikle, komik de olsa muktedir kahramanlara, iyi-kötü karşıtlığına, serüven klişelerine veda ederek, karakterleri her defasında değişen satirik şehir hikâyeleri anlatmaya başladı. Küçük Adam’ın komik serüvenciliği ve kahraman popülerliğini terk edişi, sadece Ertem’in değil Gırgır’ın hikâyeciliğinin değiştiğini gösteriyordu. Özellikle seksenli yılların ikinci yarısından itibaren hemen tüm çizgi romancılar Ertem’in yolunu izleyerek, çizer olarak kendi isimlerini öne çıkartan, daha karanlık ve gerçekçi hikâyelere yoğunlaştılar. Ertem, böylece, sadece çalışkanlığıyla örnek olmadı, çizgi romancıların sanatçı - hikâyeci (auteur) olarak tanınmalarını sağlayan, bu yolu açan, kolaylaştıran bir öncü oldu.

Perşembe, Haziran 11, 2026

Çizgilere Derkenar 43

Fotoğrafta Ayhan Işık ile Kara Murat ve Tolga çizgileriyle hatırladığımız Abdullah Turhan var. Oyunculuğa başlamadan önce gazete ve dergilerde çalışan Ayhan Işık’ın, muhtemelen o yıllardan tanıdığı Turhan’la verdiği bir poz bu. Aralarında dört yaş bulunuyor. Sık sorulduğu için tahminimi yazayım: Fotoğraf bana 1959-1961 arasında çekilmiş gibi geliyor. Bu tarihlendirmeyi biraz da Ayhan Işık’ın kol saatinden hareketle yapıyorum; aynı saati Otobüs Yolcuları (1961) filminde de takıyor. Mekân ise bana Pazar dergisinin "yazıhanesi" gibi göründü.

Bir süredir Türkiye’yle ilgili bu broşür görseli sosyal medyada dolaşıyor. Bana da birkaç kez soruldu. Büyük ihtimalle Amerika’da, Türkiye’nin tanıtımı amacıyla hazırlanmış bir çalışma. Çizeri belli değil ama bir Amerikan reklam illüstratörü tarafından üretilmiş olma ihtimali yüksek. Üslubu biraz arkaik, ilk bakışta 1940’larda çizilmiş hissi veriyor. Ne var ki, anayasa vurgusu nedeniyle 1961 sonrasında üretildiğini düşünmek gerekiyor.

Yukarıdaki orijinali, kötü kaligrafisi yüzünden satın aldım. Fotogerçekçi çalışmalarıyla tanıdığımız İsmet Kırdar’ın bir banka için hazırladığı reklam taslağına benziyor. Bu haliyle kullanıldığını sanmıyorum, hatta hiç yayımlanmamış bile olabilir. O kadar kötü bir yazı işçiliği var. Pek çok ünlü çizerin el yazısının problemli olması ilginç bir durumdur. Gazete ve dergilerde bu mesele genellikle ayrı bir kaligrafi ustasına yazdırılarak çözülürdü.

Ali Ulvi’nin (Ersoy) bir çizimi geçti elime. Gazete için üretilmiş gibi durmuyor, daha çok özel hayatına ilişkin kişisel bir çalışma izlenimi veriyor. Yan taraftaki rakamların ne anlama geldiğini, çizimdeki kişilerin kim olduğunu bilmiyorum. Önde oturan kişinin Ali Ulvi olduğunu tahmin ediyorum. Başlıktaki “İstanbul Hatırası” ifadesi de pek açıklayıcı değil; sonuçta kendisi zaten İstanbullu. 1924 doğumlu ve yirmili yaşlarından itibaren gazete ve dergilerde çalışmaya başlamış bir isim. Bağlamını öğrenebilsem sevinirdim. Güzel bir iş ve koleksiyonuma katıldığı için memnunum.

Seksenli yıllarda yayımlanmış Lolita dergisinin bir kapağı. Bilmeyenler için küçük bir not: Her sayıda başlayıp biten dört karelik kısa bir bant bulunuyor, altında da yazılı erotik fıkralar yer alıyor. Büyük ihtimalle Lolita, daha önce gazetelerden birinde yayımlanmış erotik bir banttı. Formül basit: güzel bir kadın, ona hayran aptal ve hödük erkekler, seksist espriler… Yıllarca editörlük yapmanın getirdiği bir meslek hastalığı olabilir ama böyle şeylere bakarken hep aynı soruyu soruyorum: Bu dergi kime hitap ediyor? Bu bantları kim okuyordu? Erotik olduğu düşünülmüş olmalı ki hedef kitle olarak ergen erkek okur hesap edilmiş gibi duruyor. Fakat ilginç olan şu: İçerikteki espriler, seksenli yıllar için bile eski görünüyor. Sanki en az on yıl önce üretilmiş, ömrünü tamamlamış bantlar yeniden dolaşıma sokulmuş. Derginin unutulup gitmesini yalnızca buna bağlamıyorum elbette. Ama gerçekten de içindeki malzemenin önemli bir kısmı yayımlandığı tarihte bile yaşlanmış görünüyordu.

Related Posts with Thumbnails