Cuma, Haziran 05, 2026

Ardından

Marjane Satrapi vefat etmiş, aynı yaştaydık, hiç tanışmadık, tanışabilirdik, bir ihtimal olmuştu, olamadı. Sorumlusu benim. İlgilerim nedeniyle yıllar içinde ondan ve Persepolis’ten çok söz ettim. Hep şundan rahatsız oldum: Satrapi hakkında konuşurken çoğu kez onun anlattığı hikâyeden çok temsil ettiği şeylerden söz ediyorduk. İranlı bir kadın olması, İslam Devrimi’ni yaşamış olması, sürgünü deneyimlemesi, ifade özgürlüğünü savunması… Bunların hepsi önemli. Ama bana kalırsa Satrapi’nin kalıcılığını açıklamaya yetmiyorlar.

Persepolis uzun süre bir tür siyasi tanıklık metni gibi okundu. Özellikle Batı dünyasında, İran’ı ve İslamcı radikalizmi anlamak isteyenlerin başvurduğu bir kitaba dönüştü. Satrapi’nin başarısını yalnızca bu ilgiyle açıklamaya kalktığımızda, kitabın asıl gücünü gözden kaçırıyoruz.

Satrapi, Persepolis’te kendisini bir kahraman gibi anlatmaz. Haklı çıkmaya çalışmaz. Korkularını, kibirlerini, bencilliklerini, pişmanlıklarını gizlemez. Çocuk gevezeliğini, genç taşkınlığını, kimi zaman başkalarını inciten ergen hoyratlığını saklamaz. Okurla arasına mesafe koymaz. Belki de bu yüzden kitap, İran hakkında yazılmış pek çok kitaptan daha fazla insana ulaşabildi. İnsanlar o sayfalarda yalnızca İran’ı değil, kendilerini de gördüler.

Ölümünden sonra onun hakkında yine İran’dan, siyasetten ve yasaklardan söz edeceğiz. Bunlar kaçınılmaz. Ama ben Satrapi’yi kendisini kahramanlaştırmayan, kusurlarını saklamayan, okuruna tepeden bakmayan nadir auteurlerden biri olduğu için hatırlayacağım.

Persepolis’te karşımıza büyük bir siyasi manifesto çıkmıyor, aksine, hayata karşı merakını hiç kaybetmemiş, inatçı, hınzır ve canlı bir ses yükseliyor. Onun yazarını, sevdiği adamı kaybedince hayata küstüğü söylenen bir Fars masal kahramanını kaybettik.

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails