Çarşamba, Haziran 03, 2026

Adalet Biziz


Popüler kültür, hukuka inanmaz. Daha doğrusu kanunun ve kanun koruyucularının zenginlere ve güçlülere göre çalıştığını “hisseder.” Bu yüzden kendi adaletini kendi dağıtan, gerektiğinde kanunun yerine geçen “kanun koyucu” kahramanları sever. Onlarla ilgili hikâyeler anlatır.

Ben büyürken, bu kahramanlarla ilgili filmlerin “sağcı” olduğunu söyleyen bir literatürle karşılaştım. O güne kadar hiç düşünmediğim bir mantıkla, kahramanın yolculuğunun nasıl faşizan bir yere vardığını anlatıyorlardı. Dirty Harry suçluyu yakalıyor ama kötü adam her defasında salıveriliyordu. Parası vardı, bağlantıları ve görünmez koruyucuları vardı. Kimse onu cezalandıramıyordu. Seyirci olarak biz, yaptıklarının bedelini ödemesini istiyorduk. Harry de gereğini yapıyordu. Çat çat öldürüyordu kötüleri. Vahşice ve her filmin finaline yaraşır bir gösteriyle.

Yıllar sonra fark ettim ki mesele yalnızca Dirty Harry değildi. O filmlerde gördüğüm çelişki, gündelik hayatın içinde de vardı.

Hepimiz hayatlarımızı kompartımanlara ayırarak yaşıyoruz. Türkçe sınavında de-da ayrımına dikkat ediyoruz ama matematik öğretmeninin buna bakmayacağını biliyoruz. Çocuğumuza dürüst olmayı öğretiyor ama mesaiden erken kaçıyoruz. Kayırmacılıktan şikâyet ediyor ama işimizi kolaylaştırmak için bir tanıdık arıyoruz. Büyük ilkelerden bahsederken aynı anda kendi küçük imtiyazlarımızı ya da öfkelerimizi rahatça meşrulaştırabiliyoruz.

Popüler kültür derslerinde gösterdiğim bir fotoğraf vardı. Bir Cezayirli asker, Fransız bayrağını selamlıyordu. Öğrencilerden bunu yorumlamalarını isterdim. On beş yıl önce de Fanon’dan girip emperyalizmden çıkanlar olurdu. Sonra aynı soruyu başka türlü sorardım: “Bu bayrak Türk bayrağı olsa ne hissederdiniz?” Gurur duyarım diyenler çıkınca, sınıf küçük çaplı karışırdı. Öğrencinin kafasının karışması iyidir. İnsanların sempati kurmadan empati yapabilmeleri gerekir. Sıradan hayat bunu pek teşvik etmez. Karşılaşmalar arttıkça farkındalık da artar.

Popüler kültürün intikamcı ve kanun koyucu doğasını yalnızca sağcılıkla açıklamaya çalışmak bana eksik geliyor. Onu bir kompartımana kapatınca mesele çözülmüyor. Çünkü bu duygu, politik kimliklerin çok ötesinde bir yere nüfuz ediyor. Toplumlar adalet ile intikam arasındaki sınırı kaybetmeye meyillidir. “Biz iyiyiz” diyebilmenin en kolay yolu, her zaman bir kötüyü işaret etmektir.

Ders verdiğim yıllarda yaşanan bir linç olayını örnek olarak kullanırdım. Eski öğrencilerimden hatırlayanlar olacaktır. Olayın ayrıntıları çok önemli değil çünkü benzerleri sık yaşanıyor. Bir aile kafede oturuyordu. Kürtçe konuştukları sanıldı. Müşteriler, esnaf, toplanan kalabalık derken olay büyüdü.

Sorularım basitti: Ya o insanlar Kürtçe konuşmuyorsa? Diyelim ki Farsça konuşuyorlarsa? Ya o aile Yunanistan’da yaşayan Türk bir aile olsaydı? Ya kafede oturanlar trans bireyler olsaydı?

Tartışma ilginç biçimde hep aynı noktaya varırdı. Birisi mutlaka o can simidine sarılır ve en uç örneği masaya bırakırdı: “Peki hocam, bu yapılan çocuk istismarcısı birine olsaydı?”

İşte o soru, her şeyin düğümlendiği yerdi.

Çünkü insanlar ilkelerle değil, çoğu zaman aidiyetlerle düşünürler. Kurban değiştikçe adalet anlayışımız da esner, bükülür, başkalaşır. “Sen kimsin?” sorusu, çoğu zaman bir argüman değil, safları sıklaştırma çağrısıdır. Erkeksen erkekleri, Kürtsen Kürtleri, muhafazakârsan muhafazakârları koruduğun varsayılır. Tartışma fikirler üzerinden değil, kimlikler üzerinden yürümeye başlar.

Bugün artık bir öfke algoritmasının içinde yaşıyoruz. Sosyal medyada da sokakta da linç, bize kurban hakkında hiçbir şey söylemezken linç edenler hakkında pek çok şeyi anlatır. Kalabalık birini cezalandırırken, aslında kurbanın suçu üzerinden kendi ahlaki üstünlüğünü ilan eder, kendini kutsar.

Zagor’da okuduğum bir cümleyi aralıklarla kullanırım. Bir Kızılderili, Zagor’a “Hangi hakla bizi kurtarıyorsun?” diye soruyordu. Batman’e yıllardır sorulan soru da aslında aynıdır: “Kanun koyma hakkını sana kim verdi?”, “Senin temiz olduğunu nereden biliyoruz?”

Mesele Polat Alemdar’ın kötüleri öldürmesi değil, o ekranın karşısındaki herkesin, o an birilerini öldürmek, yok etmek istemesi.

İntikam filmleriyle sokaktaki ya da klavyedeki linç arasında sandığımızdan daha büyük bir akrabalık var. İkisinde de mesele suçun ne olduğu veya adaletin tecelli etmesi değil, “biz” dediğimiz grubun kendisini her koşulda haklı ve üstün ilan etme arzusu. Popüler kültür bu vahşi arzuyu icat etmedi, sadece onu görünür hale getiriyor, estetize ediyor.

Kızılderililerin, western filmlerinin sadece ilk yarısını seyredip sonra televizyonu kapattıklarına dair bir hikâye anlatılır. Çünkü filmin o bölümünde henüz onlar kazanıyordur. Doğru mudur bilinmez ama muazzam bir hikâyedir.

Popüler kültür her zaman ve her koşulda “bize” çalışır. Linç de tam olarak böyledir. Bir adalet arayışından çok, kimin yanında durduğumuzu ilan etme biçimidir.

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails