Perşembe, Eylül 24, 2026

Biir tesellli verr!

Benim bu topraklardan ve yaşadıklarımdan çıkardığım şeylerden biri şu: Biz memleket olarak, tek tek bireyler olarak kendimizi çok önemsiyoruz. Hep yazıyorum, bu kadar gökdelen, bu kadar en uzun bayrak direği, bu kadar “en büyük” vurgusu boşuna değil. Sadece Z kuşağı değil, hepimiz “müdür” olmak istiyoruz.

Kendini önemsemek kulağa hoş geliyor olabilir. Tabii ki kendimizi önemseyeceğiz denebilir. Bizi bir şey yapmaya, üretmeye iten temel motivasyonlarımızdan biri benliğimiz ve önemsenme arzumuz. Benim sözünü ettiğim, insanın kendisine dünyada olduğundan daha merkezi bir yer ve değer biçmesi.

Üstelik bunun bir hastalığa dönüşme ihtimalinin de farkındayız. Kişisel ilişkilerimizde başkalarının kibir ve büyüklenme hevesinden şikâyetçi oluruz hep. Birine kızarken burnu havada, elitist, götü kalkmış, kendini ne sanıyor deriz. Kendisiyle alay edebilen insanları ise severiz. Neşe ve mizah, “benlikten” çok daha iyi gelir bize.

Önemsenme iştahıyla acı arasındaki ilişkiye de buradan bakıyorum. Gündelik ilişkilerimizde pek çok insan arkasından konuşulduğunu, yersiz yere eleştirildiğini, göz ardı edildiğini, haksızlığa uğradığını düşünüyor. Bunu iddia ediyor, diline doluyor. Öyle ya da böyle keskinliklerini o “saldırı tahayyülüyle” besliyorlar.

Çünkü kendinizi ne kadar merkeze koyarsanız başkalarının yaptıklarını da o kadar kendinizle ilgili sanıyorsunuz. Birinin susması size karşı susmak oluyor, birinin konuşması size laf sokmak, başarısı sizi geçmek, eleştirisi sizi küçümsemek… Tesadüf azalıyor, niyet çoğalıyor. Yankı vadisinde birileri “manidarrr” diye bağırıyor.

Memlekete dönelim. Medyaya, siyasete, popüler kültüre ve ahalinin ağzına dikkat kesilince de benzer bir zihniyet hemen fark ediliyor. Yabancılar bize güvenilmez geliyor, herkesin düşmanımız olduğuna kolaylıkla inanabiliyoruz. Bizimle aynı fikirde olmayanları Türk düşmanlığıyla, hatta bizden olmamakla suçlayabiliyoruz. Türk dediğime bakmayın, Kürtler de farklı değiller. Havasına suyuna, zeybeğine, halayına… bir başkayız biz Mıstık abi…

Laf uzamasın, çook iyi biliyoruz “büyük resmin” ne olduğunu (!): Oyunlar, kumpaslar, manipülasyonlar hiç bitmiyor. Hep kandırılıyoruz. Çinliler bizi savaşarak değil kurnazlıkla kandırmışlardı, ders kitaplarından öyle hatırlıyorum. Hikâye çok eski yani. Bize deprem bombası attılar mesela.

Yav “niye bizimle uğraşıyorlar?” diye sormuyoruz. Türkiye’nin jeopolitik önemi falan denir. Asya’yla Avrupa arasında köprüdür, Türki devletlere açılan kapıdır, İslam âlemi için modeldir… Yıllardır duyarız bunları. Bir ara bor madeni vardı filan.

Türkiye önemsiz bir ülke demiyorum. Mesele o değil zaten. Mesele, önemli olmakla herkesin sürekli bizimle uğraştığı kanaati arasında kurduğumuz tuhaf ilişki.

Bir ülkenin stratejik önemi olabilir. Başka devletler onun politikalarını etkilemeye, ondan yararlanmaya, önünü kesmeye çalışabilirler. Devletler birbirlerine zaten bunları yapıyorlar. Ama buradan, dünyanın gözünü bize diktiği, herkesin gizli veya açık biçimde bizimle uğraştığı sonucuna nasıl geliyoruz?

Ne dersek diyelim, abarttığımızı hepimiz az çok biliyoruz. Üstelik bütün bunları çoğunlukla biz konuşuyoruz zaten. Soruları biz soruyor, cevapları biz veriyoruz. Büyük ölçüde kendi kendimize konuşuyoruz. Önemsenmek istiyoruz ama yeterince önemsenmiyoruz ve galiba bunun farkındayız.

Avrupa, Avrupa duy sesimizi” psikolojisi milim değişmiş değil. Cümlenin kendisi bile tuhaf aslında. Bizi duy. Bizi gör. Bizi hesaba kat. Biz önemliyiz.

Bu psikolojinin tek tek hepimizi çeşitli ölçülerde etkilediği, mantığımızın içine sızdığı aşikâr değil mi? “Bizimle uğraşıyorlar” ile “benimle uğraşıyorlar” aynı ana babanın çocukları.

Devlet buna inanırsa öğretmen de öğrenci de inanabilir. Fikir dolaşımdadır çünkü: okuldan eve, tivitırdan yeni nesil kahveciye, siyasetten gündelik ilişkilere geçer, biçim değiştirir, her meşrebe uyar. Bir noktada “Türkiye’nin yükselmesini istemiyorlar” olur, başka bir noktada “beni çekemiyorlar”.

Fonda “Bir teselli ver” çalıyor, birilerinin sizinle uğraştığına inanmak acı vericidir ama aynı zamanda o insana bir önem atfeder. Kim sıradan biriyle uğraşır ki? Kim önemsiz bir ülkeye kumpas kurar ki?

Büyük olduğuna” inanan özne için sıradan olmak tahammül edilmesi zor bir şey olsa gerek be abi. “Bana düşman olmaları, beni önemsememelerinden iyidir!”

Çarşamba, Eylül 23, 2026

Fotoromanzi

Faruk Geç’in Günah isimli gazete tefrikasını okudum. Birisi günbegün gazeteden kesip istiflemiş, nereden elime geçmiş hatırlamıyorum. Geç, uzun seneler Hürriyet gazetesi için İtalyan fotoromanlarını birebir çizgiye uyarlayan çalışmalar üretti. Kopyalaması isteniyordu, kopyaladı diyelim.

Akıllı, maharetli, algısı açık bir çizgi romancıydı, dil biliyordu, yurt dışına çıkıp işine yarayan tecrübelerle döndü. Üslubunu değiştirerek yerli hikâyeler anlatmaya başladı, yaptığını da “Gerçek Hayat Hikâyeleri” olarak adlandırdı.

Günah, 1980’de yayımlanmış. Geç’in çizgisi zaten memleket ortalamasının üzerindeydi, dönemi için yeni ve moderni temsil ediyordu. Ne ki, okuyunca anladım, hikâyesi epeyce karışıkmış…

Taşrada başlıyor. İstanbullu zengin bir ailenin oğlu, taşralı bir ailenin güzel kızıyla evlenmek istiyor. Kız yanaşmıyor, İstanbul’a, halasının yanına üniversite okumaya gitmek istiyor filan… Beyefendi fikritakibini, genç kadına yönelik ısrarını sürdürüyor, nihayet evleniyorlar. Sonra adam içkiye düşüyor, karısını yeni işe aldığı sekreteriyle aldatmaya başlıyor. Kadının da etrafında birileri var ama o, hikâyenin “temiz” tarafında kalıyor. Buna rağmen ailesi, günaha girdiğine, kocasını aldattığına inanıyor. Erkek kardeşi, aile adına genç kadını öldürüyor ve hikâye bitiyor.

Bu final bende pek oturmadı. Aile, baştan itibaren o denli sert, baskıcı veya “bağnaz” çizilmiyor, kızlarını okumaya gönderiyorlar örneğin. Elbette bu, şiddete başvurmayacaklarının güvencesi değil ama kızları üzerindeki denetimleri, namus anlayışları, öldürmeye varabilecek tutumları hikâye boyunca yeterince işlenmiyor. Cinayet, gelişmelerin içinden çıkacağına hikâyeyi bitirmek üzere devreye sokulmuş bir çözüm gibi duruyor. Bir de sekreterin sonradan ortaya çıkan gizemli sevgilisi filan var, o kısım unutuluyor…

Faruk Geç, bu evliliği yıkmak istemiş belli ki. Bir ya da iki karakter hariç güvenilecek kimse bırakmaması da ilginç. Genç kadının etrafı kalabalık ama başı sıkıştığında sığınabileceği pek kimse yok.

Şunu anlamıyor değilim: Soap operada evlilik, finalde olursa mutluluk vericidir, hikâyenin başında olursa sürdürülmesi gereken bir meseleye dönüşür. Kurulan denge, kendi başına uzun süre ilgi çekmez, birilerinin veya bir şeylerin o evliliği tehdit etmesi gerekir. Hele gönülsüzce başlanmışsa, aldatma ihtimali daha baştan hikâyenin üzerine kabus gibi düşer. İçki için de benzer bir yorum yapılabilir. Günah’ta içki, bir zafiyetin, yaklaşan felaketin işareti oluyor, adamın elindeki kadehin hikâyede bir vazifesi var.

Genç bir akademisyenken özellikle kadın seyircilerin tepkileriyle ilgili epey soap opera araştırması okumuştum. İlk fark ettiğiniz, seyircinin size “mantıksız” gelen pek çok unsura takılmaması oluyor. Aksiyon filmlerinde kahramanın bir türlü ölmemesi gibi bir şey bu. Kavuşma ihtimali ve ayrılma endişesi, hikâyenin gerçekçiliğinden daha fazla önemsenebiliyor. İnsanlar tutarsızlıkları fark etseler bile sevdikleri karakterin başına ne geleceğini merak ederek izlemeyi sürdürebiliyorlar.

Ben unutulan sevgiliye, hazırlanmamış cinayete takıldım. Hikâyeyi her gün küçük parçalar hâlinde okumanın başka bir ritmi var elbette, beklemek de okumaya dahil oluyor. Elimdeki tefrikayı kesip saklayan kişinin ne düşündüğünü bilmiyorum. Belki o da aynı şeylere takıldı ama ertesi gün gazeteyi açıp genç kadına ne olduğunu öğrenmek istedi. Makası elinden bırakmadığına göre Geç, onu hikâyede tutacak bir şey yapmış demek ki.

Salı, Eylül 22, 2026

Deeproller





Bu yazı niye ilgi gördü?

Arada yazıyorum, Derin Hakikatler yazılarının bir kısmını Facebook’ta paylaşıyorum. Geçen hafta paylaştığım bir yazı, yayınından iki gün sonra 417.683 görüntüleme ve 27.155 etkileşim almıştı. Yazıyı, o yayından birkaç gün sonra burada da yineledim.

Bu kadar ilgi görünce, mesleki deformasyon olabilir, “Bu yazı niye ilgi gördü?” diye meraklandım. Fotoğrafın uyandırdığı mahremiyet merakı bu ilgiyi mutlaka etkilemiştir ama buna benzer başka fotoğraflar da paylaştım, hiçbiri bu kadar ilgi görmemişti.

Rakamlarla ilgili küçük bir ayrımı hatırlatayım: 417 bin görüntüleme, 417 bin kişinin yazının tamamını okuduğu anlamına gelmiyor. Ama ciddi bir ilgi gördüğü açık. Bunun ne kadarının fotoğraftan, ne kadarının metinden geldiğini de bilmiyoruz. Her yüz görüntülemeye karşı yaklaşık 6,5 etkileşim var. X platformunda bu oran daha düşük oluyor; link verilirse kullanıcıların çok daha azı tıklıyor. Linçlendiğim yazıda yazıya tıklama oranı yüzde 3’tü mesela: 750 binde 23 bin civarı. Ki tıklamak da yazının okunduğunu göstermiyor.

Üstelik bu sayılar tekil kişi sayısı değil. Aynı kişinin tekrar bakması veya yazıyla tekrar karşılaşması toplam görüntülemeye katkıda bulunabiliyor. Kaç farklı hesaba ulaşıldığını görmek için ayrı bir ölçü olan erişime bakmak gerekiyor. Elimizde her veri yok demek istiyorum.

Bu yılın başından beri blog yazılarımın çok fazla ilgi gördüğünü, bunun nedenlerini düşündüğümü ve ne zaman sönümleneceğini merak ettiğimi yazmıştım. Algoritmanın bir nedenle beni öne çıkardığını, bunu her yazım için yapmadığını görebiliyorum.

Eldeki popülerleşen yazıya bakarak, yarattığı ilginin gerekçelerine dair ancak tahminde bulunabilirim. Yazı bir fotoğraf yorumu, okurun insan tanıma hevesine alan açıyor. Fotoğraf, seyredeni hemen bir ilişkiyi çözmeye çağırıyor. Üstelik pavyona, cinselliğe ve başkasının özel anına bakmanın çekiciliğini de taşıyor. Nostaljik ayrıntılar var: Maltepe sigarası, kaçak “Amarikan” kot, Almanya’dan gelecek krem… İnsanların bildiği bir dünyayı harekete geçirecek şeyler bunlar. “Biliyorum” ve “hatırlıyorum” deme imkânı sağlıyor.

Ne ki ne söylesem eksik kalır. Bu yoğun ilginin sebeplerini bilmiyorum, algoritmanın işleyişine hâkim değilim ve eldeki verilerden kesin çıkarımlar yapmak pek kolay değil.

Gelelim etkileşim bahsine…

Bu tür yoğun ilgi gören yazılara yapılan yorumları oldum olası cevaplamam. Doğrusu pek de hayırlı şeyler yazılmıyor. Tahkir ve tezyif edici, mansplaining tadında, rekabetçi ve iddiacı yorumlarla karşılaşıyorsunuz. Yazının tam olarak okunmadığını, bir tarafından tutularak had bildirilmek istendiğini anlıyorsunuz.

Yine de ilgimi çeken bir yön var: Bu fotoğrafları paylaştığım için mutlaka ahlaken suçlanıyorum. Özel hayata ve mahremiyete saygı göstermediğim ileri sürülüyor.

Bu, popüler bir yargılama ve akıl yürütme biçimi olduğu için ilgimi çekiyor. İnsanlar çok haklı olduklarına emin olmasalar bu kadar kolay hüküm veremezler.

Oysa son bir buçuk yıldır, bu fotoğrafta olduğu gibi, her defasında yapay zekâ yoluyla insanların yüzlerini değiştiriyorum. Yaptığım şey edebî bir oyun. Fotoğrafları gerçeklik vehmini güçlendirmek için kullanıyor, orijinali tahrif ederek paylaşıyorum. Başka bir deyişle, mahremiyetini ihlal ettiğim sanılan insanların yüzleri, tam da mahremiyetlerini korumak için değiştirilmiş oluyor.

Eveett Mıstık abi, “Ya hayırdır, niye bu kadar çok etkileşim alıyor bu yazılar?” bahsinde vıdı vıdı etmeyi sürdürüyorum işte.

Pazartesi, Eylül 21, 2026

Çizgilere Derkenar 46

Kare, 1979 tarihli çizgi romandan, Kandemir Konduk yazmış, Ragıp Derin çizmiş. Çetin Altan’ın “Artık yolda bile yolcudan çok solcu var ama benim yine öğleden sonra Basın Savcısı’yla buluşmam var” sözü ilgi çekici. Solun toplumdaki yaygınlığıyla devlet baskısı arasındaki çelişkiyi gösteriyor, fakat bunu yaparken dönemi hafifçe romantize ederek “halk sola yönelmişti, devlet buna direniyordu” izlenimi de yaratıyor. Bir yıl sonra gelen darbeyi ve yeni rejimin toplumdan aldığı onayı düşününce, bu iyimserliğin ne kadar yanıltıcı olduğu daha iyi görülüyor. Yüzde 92 miydi Mıstık Abi? 

Altan Enson’un çizgi işçiliği nedeniyle aldığım özgün bir reklam çizimi. Muhtemelen 1950’lerden. İlginçliği, gündelik hayatın ve tüketim kültürünün ne kadar değiştiğini göstermesinde: Bir çift ayakkabı, “değerli ve özgün” bir armağan olarak sunuluyor, üstelik ayrıntılı bir illüstrasyonla tanıtılıyor. Bugünün gözünden sıradan görünen bir tüketim nesnesinin o yıllardaki maddi ve simgesel değerini, aynı zamanda reklamcılığın henüz çizere ve el emeğine dayanan dünyasını gösteren küçük bir belge.

Akbaba’nın 1956 tarihli bir sayısından Necmi Rıza karikatürü. Gazete haberine göre bir dansöz, yarı çıplak hâlde basın toplantısı yapmış. Dansözün kimliği ve toplantının gerekçesi belirtilmiyor, sonraki yıllardaki karikatürlerden hareketle dansözün Nana olabileceğini düşünüyorum. Necmi Rıza, İstanbul’daki basın toplantısıyla Anadolu’daki oturak âlemini yan yana getiriyor. Ancak esprinin kimi hedef aldığı pek açık değil: Gösteriye dönüşen gazeteciliği mi hicvediyor, taşrayla şehir arasındaki ikiyüzlülüğü mü gösteriyor, yoksa kadın bedenini bir kez daha seyirlik hâle mi getiriyor? Muhtemelen üçünü birden yapıyor, fakat erotizasyon, hicvin önüne geçiyor.


Pazar, Eylül 20, 2026

Bi öpek mi?

Yukarıdaki fotoğraf yetmişli yıllardan olmalı, muhtemelen bir pavyon fotoğrafçısı çekmiş… İstanbul, Laleli filan, oralardan… Bakınca gerisini kuruyorum, Mıstık abi.

Fotoğrafçı, müşterileri rahatsız etmeden masalar arasında gezinen, kimden ne alacağını, kime ne satacağını bilen bir çakal olmalı… Kendini sanatçıdan sayan, Maltepe’yi üst üste fosurdatan, deri ceketli, geniş yaka gömlekli bir oğlan. Yakınlarda Karaköy’den İspanyol paçalı kaçak bir Amarikan kot bulmuş, onu giyince iyi hissediyor kendini… Dal gibi, ipince. Garsonlarla, kızlarla gevezelik etse de aklı, alelacele tabedip satacağı fotoğraflarda.

Beyabiyi görür görmez bellemiş zaten, iyi tanıyor böylesini. Kaportacı kılıklı, diye geçirmiş aklından, en iyi ihtimal yedek parça satıyor sanayide. “Getir koçum koyun pennirini” derken hanfendinin birini masaya çağırtacak filan… “Mümkünse yani” diye ekleyip filimlerdeki gibi başını sağa doğru eğecek.

Ha, kız oturduysa gözünü masadan ayırmamak lazım. Beyabi kızı koluyla sarıp yanağına dodağına yumulurken flaşı patlatacak… Fotoğrafçının hesabı belli: O kız, gündüz vakti yolda görse yüzüne bakmaz adamın. Böylesi fotoğrafı bir daha nereden bulacak?

Hatıra işte beyabi” diyecek, “zulalarsın bi yere…” Ölçülü ölçülü gülümseyerek, utanır gibi yaparak…

Masadaki kızı mı soruyorsun, e onu da anlatayım…

Kız, soranlara yirmi iki yaşındayım derdi, kaç yıl bunu söyledi, halbuki ilk geldiğinde otuz ikiydi, günbegün daha yaşlı gösterdi, Cavidan abla makyajdan diyordu, “canımmm alıp götürüyor o kremler, uçuruyor yüzünün rengini...” Almanya'dan sipariş vermiş iyisini, yazın izne geldiğinde getirecek, komşusunun eltisi...

Kız Çorumlu, Ankara'ya gideyim derken Bursa'ya, hiç aklında yokken İstanbul'a gelmiş… Zamanında Nazmi diye bir oğlanı sevmiş. Liseyi bitirememiş, sınıfta filan kaldığından değil, bırakması icap etmiş. Orası yanlış anlaşılmasın diyor.

Kız mı konuşsun istiyorsun, e konuşsun Mıstık abi…

İş işte canım, yoksa ne zorum var benim kalıntı kartoloş herifle… Tiner kokuyordu elleri, artık ne iş yapıyorsa…”

Cumartesi, Eylül 19, 2026

Uzaya Çıkan Cengaver

Nuri Kurtcebe, ismi Gırgır’la özdeşleşmiş, İlban Ertem ve Engin Ergönültaş’la birlikte derginin çizgi roman yükünü paylaşan ilk genç çizerlerinden. Ertem’in Küçük Adam’ı, Ergönültaş’ın Zalim Şevki’si ve Kurtcebe’nin Gaddar Davut’u, uzun yıllar Gırgır’ın en sevilen üretimleri oldular, derginin popülerleşmesine büyük katkı sağladılar. Bu çizgi romanları üretmeye başladıkları 1975’i kerteriz alırsak, o yıl Ergönültaş 24, Ertem 25, Kurtcebe ise 26 yaşında. Gırgır’ı sürükleyen hep bu gençlik enerjisi oldu zaten.

Gaddar Davut, Küçük Adam ve Zalim Şevki’nin aksine, günümüzde değil, 13. yüzyılda geçen tarihî bir çizgi romandı. Üretildiği dönem itibarıyla iki nedenle ilginçti. Birincisi, Türkiye’de çizgi roman geleneğinin önemli bir kolunu, gazetelerde günbegün tefrika edilen tarihî çizgi romanlar oluşturuyordu. Gaddar Davut, bu geleneğin bir parçası gibi görünmekle birlikte türün parodisini yapıyordu. İkincisi, mizah dergileri ağırlıkla aktüele ve yaşanan zamana odaklanıyordu, Gaddar Davut bu bakımdan alışılmışın dışında kalıyordu. Hem geleneğe yaslanıyor hem de onu popüler bir mizah dergisinde parodileştiriyordu.

Gaddar Davut, başlı başına komik bir tip değildi. Cesaret gösteren, kavgaya, uğraşa giren biriydi, “aptal kahraman” sayılamazdı. Böyle bakınca Suat Yalaz’ın Karaoğlan’ı veya Ayhan Başoğlu’nun Malkoçoğlu’su kadar Red Kit’i ya da Peyo’nun Küçük Prensi’ni de andırıyordu. Red Kit’in Düldül’ü gibi konuşan, insansı özellikler taşıyan Tıknefes diye bir atı vardı. Daha ilk serüvende tanıştığı Çulsuz’un, âşık olduğu kızla evlenebilmesi için tehlikelere atılıyordu. Bu yol arkadaşı, Küçük Prens’in hempası Afacan’ı hatırlatıyordu. İlk serüvenlerdeki arayışlar ve benzerlikler, Kurtcebe ustalaştıkça seyrelerek kayboldu. Öyle ki başlangıçta başrolde olan Tıknefes, sonradan unutuldu.

Davut, Kurtcebe’nin tanıtımıyla “hayatta hiçbir şey olamadığı için kahraman olmak zorunda kalan bir delikanlıydı.” Öyküsü, “hanların, hakanların, kılıç ve kalkanların şakır şukur öttüğü bir çağın göbeğinde” geçiyordu. Lakabı tipik bir komikleştirmeydi. Davut, esasen Selçuklular zamanında yaşayan, Sultan Aslan Kılıç’ın güvendiği yakın adamlarından biriydi. Sultan ona sırlarını anlatıyor, onu çeşitli görevlere ve uzun yolculuklara gönderiyor, oğlunu bile emanet ediyordu.

Serüvenler, o yılların Gırgır çizgi romanlarında yaygın olduğu üzere, sürekli aksiyona ve harekete dayalıydı. Bir ülkeden diğerine gidiliyor, yolda tehlikelerle karşılaşılıyor, eldeki emanet çaldırılıyor, kaybediliyor ve tekrar bulunuyordu. Karmaşa ve kovalamaca sayfalarca, haftalarca sürüyordu. Gaddar Davut ve yanındaki yoldaşı -bazen Çulsuz, bazen de Sultan’ın ele avuca sığmayan haşarı oğlu Mesut- kaçıyor, koşuyor, hapsoluyor, kurtuluyor, tekrar kaçıyorlardı.

Gaddar Davut’un daha ilk günden belirginleşen özelliklerinden biri, yaşanan serüvenin gerçeklik duygusunu bozan esprileriydi. Hikâye devam ederken karakterlerden biri okura, çizere, bize dönerek “Bu resimli romanda oynadığım için para alacak mıyım?” diye sorabiliyordu. Gaddar, Kurtcebe’ye ters düşebiliyor, “Biz bu romanın kahramanlarıyız. Bize bişi olursa hikâye yürümez. Çaktın mı?” diye uyarıda bulunabiliyordu. Karakterler, bir çizgi romanın içinde yaşadıklarını biliyor, gerektiğinde bunu hatırlatıyorlardı.

Müzik, serüvenlerde sıkça başvurulan espri kaynaklarındandı. Davut, daha ilk serüveninde gitarla dolaşıyor, karşısına çıkan kötü adama “Rakınrol çalayım mı?” diye soruyordu. “Rakıdan bol ne var yahu! Sen arancıman bilyon mu?” diye cevaplanan bir soruydu bu. Zindancının Rasputin, Afrikalı yerlinin Zühtü türküsü söylediğini, denizin ortasında birinin Erol Evgin şarkısı mırıldandığını, kavga ederken dans etmeye başlayan savaşçıları düşünün. Müzikliydi Gaddar Davut.

Çizgi olarak yenilikçiydi Kurtcebe. Çizerlik mahareti gerektiren kalabalık sahneler istifliyor, geniş açıdan detaya iniyor, sayfasına tek bir anlatım kutusu ya da balon içermeyen kareler katabiliyordu. Sultan’ın Hediyesi serüveninde iki sayfa boyunca bir çanın yuvarlanışını resmediyor, o devinimi başlı başına bir anlatı unsuruna dönüştürüyordu. Zaman Gezgini’nde Gaddar ile Çulsuz’un kaldıkları kulübenin etrafını saran çapulcu ordusunu uzun uzun, kare kare gösteriyor, iki arkadaşın o devasa kalabalığı fark etmemesini iştahla anlatıyordu. Pek çok çizerin üç karede anlatıp geçeceği bir ânı üç sayfaya yayabiliyordu.

Gaddar Davut’un anlatı olarak asıl farklılaşması, tuhaf ve akla gelmedik biçimde bilimkurguya yakınlaşmasıyla başladı. Davut ve Mesut bir serüvenin sonunda zindandan kaçıyor, denize düşüyor, oradan da bir adaya çıkıyorlardı. Adada karşılarına çıkan Aynştayn Faik, İnekler Gezegeni Mokomokok’tan gelen İnek Adamlar tarafından kaçırılınca uzayla tanışıyorlardı.

Haçlı Seferleri’nden ve kılıçlardan uzay araçlarına ve ışın tabancalarına geçişin amacı, serüvenler tamamlandıkça berraklaştı. Kurtcebe, bilimkurguyu kullanarak yetmişli yılların siyasetini, nutukları, milliyetçiliği, marşları, savaş tutkusunu eleştiriyordu.

Yayımlandığı dönem için sahiden öncü nitelikli denemelerdi bunlar. Kurtcebe, Gırgır’da ve mizah dergilerinde bilimkurgunun anlatım imkânlarını genişleten isimlerdendi. Savaş karşıtlığını ve otoriteye itirazı bu türün içinde ısrarla işliyordu. Gaddar Davut’u bırakarak daha sert ve gerçekçi çizgi romanlara yönelmesi, serüvenlerin değişimi dikkate alınırsa sürpriz değildi.

Kurtcebe’nin tarzının, bence, kısmen Dıgıl’ı (1989), kısa ömürlü Zeplin’i (1991), belki RH+’ı (1993) etkilediği söylenebilir. Mizah dergilerinden beslenen yerli çizgi romanda bilimkurguya ve fantastiğe açılan önemli bir kapıydı onun üretimi. Gırgır’dan ayrıldıktan sonra Limon’da yaptığı çalışmalardan oluşan Boyut Farkı (1991) albümü, bu yöneliminin derli toplu bir örneği olarak gösterilebilir.

Türkiye’de bilimkurgu üzerine yapılacak kapsamlı bir çalışmada Gaddar Davut’un ve Kurtcebe’nin mutlaka yeri olmalı. Kılıçbaz bir tür, insanlığın kendi geleceğini nasıl yok edeceğini anlatmaya varmıştı. Davut çağ değiştirmiş, uzaya çıkmış, geleceğe gitmişti. İnsanların savaşma tutkusuysa yerli yerinde duruyordu.

Cuma, Eylül 18, 2026

Hatırlamak-Unutmamak

Millet olarak unutkan olduğumuz sık sık söylenir. Okuryazarlarımızın “Bu halk…” diye başlayan ezber eleştirilerine ve bunların toplumun hemen her kesiminde çeşitli biçimlerde yinelenmesine bakılırsa, unutkan olduğumuza inanmamız gerekiyor. Ama…

Yukarıda 1985 yılına ait bir Gırgır kapağı var. Gani ve Gürcan imzalı kapak, tipik bir Gani Müjde esprisine dayanıyor. Müjde’nin bunca yıl nasıl popüler kalabildiğini de açıklayan bir mizah anlayışı bu: Ortalamayı biliyor ve ona inanıyor. Zaten bana kalırsa başka türlü uzun süre popüler kalmak pek kolay değil.

Bu halkın unuttuğu filan yok,” derseniz eğer esprinizi uzun uzadıya açıklamak zorunda kalırsınız. Oysa kabul görmüş bir klişeyi kullanınca pat diye amacınıza ulaşırsınız.

Kapağın sağ alt köşesindeki konuşmaya bakılırsa, sağcıların peşinden koşan ve onlara oy verenler kolayca aldatılabilecek insanlardır. Kalabalığın arasına karışıp borç para isteyerek bu “cahilleri” hemen kandırabilirsiniz. Çünkü unutkandırlar.

Oysa sıradan insanlar için siyaset ve oy verme güdüsü, bütün büyük laflara ve iddialara rağmen, çoğu zaman somut çıkarlardan ayrı düşünülemez. İş vaadi, işini kaybetme ihtimali ve maddi kayıp korkusu her türlü büyük siyasetin önüne geçebilir. İnsanlar muktedirler karşısında ne kadar güçsüz ve kolayca harcanabilir olduklarını bilir, hayatlarını buna göre kurarlar.

Fakat bunu açıkça kabul etmek kolay değildir. Bunun yerine, kendileri dışındaki herkesin çıkarcı ve numaracı, cahil ve ruhsuz, kâfir ve terörist, vatansız ve hain olduğunu söyleyerek ahlaki üstünlük üretirler.

Bu halk unutur, hafızasızdır,” demek de söyleyeni ruhen ve fikren bir basamak yukarı taşır. Unutan hep başkalarıdır; söyleyen ise gören, bilen ve hatırlayandır. “Bu halk” başka, “ben” başkayım hissinden söz ediyorum Mıstık Abi.

Bana “Bu halk unutur” sözü pek inandırıcı gelmiyor. Aziz Nesin’in dediği gibi: “Biz söylemeyiz, söyleniriz.” Ben daha çok buna inanıyorum. Unuttuğumuz filan yok. İşimize geldiğinde konuşuyor, işimize geldiğinde susuyoruz. Herkes olup bitenin az çok farkında.

Mesele hafıza değil, hatırlamanın bedelini kimin ödemek istediği gibi geliyor bana.

Perşembe, Eylül 17, 2026

Böyle olabilirdim

80’lerle ilgili bir fotoğraf üretme modası oldu, yorum yazmak için dalganın geçmesini bekledim. İnsanlar eğleniyorlar, biri çıkıp o işi “entelektüelize” etmeye, biraz da oyunbozanlık yapmaya kalkıştığında tedirgin olabiliyorlar. Eğlenirken yargılanmak istemiyorlar elbette. Bir de akışa kapılmak meselesi var. İnsan kendisini yaptığı seçimlerle farklı görüyor, “ben de herkes gibiyim” hissi kolay kabul edilecek bir şey değil. Ama galiba asıl beni durduran, bu fotoğrafların sahte olduğunu bile bile bize bir hatıra duygusu verebilmesiydi. Nasıl gelişeceğini merak ettim.

Sorulmuş, “Niye 90’lar değil de 80’ler?” 90’lar bana günümüzden o kadar uzak görünmüyor, yani nostaljik olarak o denli güçlü gelmiyor demek istiyorum. 80’ler ise saçları, kıyafetleri ve renk dokusuyla hemen ayırt edilen bir “geçmiş” paketi sunuyor. Birkaç işaret yetiyor, herkes hangi yıllara gittiğini anlıyor. “Önce-sonra” gösterisi yapmak için elverişli bir mesafe bu. O yılları yaşayanlar kendilerine bakıyor, yaşamayanlar anne-babalarının gençliğine dahil olabiliyorlar. 80’lerde çocuk veya genç olan 45-60 yaş aralığındakilerin, çocuklarıyla birlikte sosyal medyada yüksek bir oranda var olabileceklerini düşünüyorum.

Yine de bunlar, yukarıdaki demografik tahmin de dahil, mesele olduktan, dalga yayıldıktan sonra bulduğumuz ve “uydurduğumuz” açıklamalar. Neden tam o sırada bu oyunun tuttuğunu yalnızca kuşaklarla veya estetik tercihlerle açıklayamayız. Aynı çekince, sosyal medya için konuşulan yaş skalalarına da düşülmeli, bana yapılan ayrımlar söylendiği kadar keskin gelmiyor. “Facebook'u yaşlılar kullanıyor” gibi genellemeler, insanların farklı mecralarda farklı biçimlerde var olabildiklerini açıklamıyor, her mecranın kendine özgü kodlarını öğrenerek oralara dahil oluyoruz. Platformların sunduğu araçlar, algoritmaların önümüze getirdikleri ve birbirimizden görerek yaptıklarımız da işin içinde. Yaşayanlar için bir otobiyografik hafıza yoklaması, yaşamayanlar için anne-babalarının dünyasına açılan bir retro fantezi imkânı oluştu.

E, üretilen fotoğraflar da pohpohlayıcı güzelleştirme efektleriyle kotarılmış… İşin zahmeti az, herhangi bir siyasi angajman gerektirmiyor, mahremiyet sınırlarını zorlamadan kendini göstermeyi sağlıyor. Sohbet açıyor, sosyalleşmeyi kolaylaştırıyor, bakılma ve beğenilme isteğini besliyor. “İnsan niye katılmasın?” “Ne var ki bunda?” soruları eylemi normalleştiriyor.

Bana yeni ve ilginç gelen, insanların sahte olduğunu bile bile bu fotoğraflardan bir hatıra duygusu üretebilmesi. Fotoğraf gerçekmiş gibi duruyor fakat hepimiz o fotoğrafın hiç çekilmediğini biliyoruz. Yine de kendimize bakıp bir yakınlık hissediyoruz. “Böyleydim” ile “böyle olabilirdim” farkı önemsizleşiyor. Hemen herkes, geçmişte yaşamış olabileceği alternatif bir kendini paylaşıyor. Yapay zekâ fotoğraftan çok kişiye özel biyografi üretiyor.

Üstelik bu biyografide herkes olduğundan daha güzel, daha havalı, daha fotojenik. O yıllardan kalma bir fotoğraftaki kötü saç kesimi, üstümüze oturmayan kıyafet, yüzümüzdeki huzursuzluk ve salaşlık ayıklanıyor. Yüzümüzle birlikte geçmişimiz de rötuşlanıyor, pürüzsüzleştiriliyor.

Pürüzsüzlük” çok fena yaygınlaşıyor desem ne değişecek Mıstık abi.

Çarşamba, Eylül 16, 2026

Özeleştiridir, arzederim

Geçen ay “derin hakikatler” yazılarım beş yüz bin civarında etkileşim aldı ama ben nasıl algılandığımı, hangi gerekçelerle okunduğumu pek bilmiyorum.

Yakın zaman önce bir arkadaşım, “Büyük laflardan hoşlanmıyorsun ama küçük malzemeden büyük sonuçlar çıkarmayı seviyorsun,” dedi. İster istemez kendimi savundum. Dost sohbetiydi, geçti gitti ama bir süredir neyi nasıl yaptığıma dair daha “derin” düşünmeye başladım.

Eski dergiler, unutulmuş yazarlar, kütüphane koleksiyonları ve popüler kültür kalıntılarıyla ilgileniyorum ama nostaljiye kapılmadığımı vurgulamaya özen gösteriyorum mesela. Nostaljiyi inkâr ettiğim düşünülüyor olabilir. Oysa değil. Nostalji masadaki güzel bir meze, onunla karnımı doyurmak istemiyorum.

Geçmişe yoğun biçimde dönüyorum ama onunla arama eleştirel bir mesafe koymaya çalışıyorum. Bunu siyasi tutumum ve akademik alışkanlıklarımla açıklayabilirdim. Sonra, geçmişi sevdiğim düşünülürse eleştirelliğim zedelenecekmiş gibi bir his taşıdığımı fark ettim. Bazen bu ayrımı gereksiz yere vurguladığımı anladım. Arşivciliğimin muhalif değil de muhafazakâr biçimde okunma ihtimali beni tedirgin ediyor, Mıstık abi.

Şunu da yapıyorum: Yazarken eleştirel ve mesafeli olmaya gayret ediyorum ama örneğin mizah dergilerini ya da çizgi romanı anlatırken o yazıların motor gücünü mesafeden çok alana olan bağlılığım oluşturuyor.

Bunu insan ilişkilerimde de yaşadığımı söyleyebilirim. Bir şeye ya da birine kızmam için önce ona önem vermem gerekiyor. Diğer yandan çelişkili bir yönüm de var: Bağlılık duyduğum şeylerin beni yönetmesini istemiyor, onlara karşı daha da eleştirel davranabiliyorum.

Birisi benim için “Popüler kültürün ihmal edilmiş alanlarıyla ilgileniyor,” demiş. Karşılıklı konuşsaydık, “Hayır, öyle değil,” der, başlardım anlatmaya: “Bir şey neden önem kazanırken bir diğeri önemsizleştiriliyor, ben ona bakıyorum,” filan. Halbuki yanlış bir yorum da yapmamış o arkadaş. Galiba beni ajite eden, “ihmal edilmiş alan” vurgusu. Beni konuya yönlendiren temel motivasyon vefa değil çünkü.

Sonra içimdeki muhalif bana da itiraz ediyor: “Ne yapsan vefaya varıyor, Levent. On binlerce insan çocukluklarını hatırlattığın için Oğuz Aral yazısını okudu mesela.”

Of puf.

Beğenilmekten çok, doğru okunmaya ihtiyaç duyduğumu itiraf ediyorum. Benim gördüğüm ayrımların okur tarafından da aynı hızla görülmesini bekleyerek saçmalıyorum.

Yukarıda yazdıklarım bir özeleştiri olarak okunabilir, arz ederim.

Salı, Eylül 15, 2026

Patronumuz Hediyelik Eşya

University Club
Norman Rockwell bana, illüstratör tanımını tam anlamıyla karşılayan, ürettikleriyle kendi zamanını görselleştiren bir tarihçi gibi gelir. Neyi resmettiği kadar, nasıl resmettiğine de bakmayı gerektiren bir meslek erbabıdır. Edebiyatta bir karşılığı olsaydı, Mark Twain ya da O. Henry’yle hısım akraba olurdu sanki. Muzip, esprili ve empati duygusu yüksek bir gözü vardır. Buna iyimserliğini, insanları kendilerini görmek istedikleri biçimde resmetmesini de katalım.

Rockwell’in çağdaşı değilim, eserlerini sonradan seven, yıllar içinde nasıl kullanıldıklarına tanık olmuş bir meraklıyım sadece. Eskiden onu Beyaz Amerika’nın ressamı sayardım. Sonra şunu düşünmeye başladım: Onun çağdaşları arasında “ötekileri” kim çizmiş ve bunu yaparken onun kadar popüler olabilmişti? Bir noktadan sonra Amerika’nın kendisini onun çizgileriyle anlatması da ilginç geliyor insana. Günümüzün diliyle ve biraz hoyrat bir benzetmeyle söylersek, Rockwell bir Instagram filtresi gibi geliyor Amerikalılara. Oysa eserlerini biliyorsanız eğer, Rockwell’in 1960’larda ürettikleri özellikle “tercih edilmiyor,” büyük resimde sadece iyimserliği sahipleniliyor.

Yüz yıl önce, onun çalışmaya başladığı yıllarda insanlar telefona, otomobile ve uçağa bakarak yaşadıkları değişimin hızından ve gelecekten korkuyorlardı. Rockwell’den ve onun kuşağındaki basın ressamlarından beklenense çoğunluk değerlerini temsil etmeleriydi. Dededen toruna herkesin hemen her konuda hemfikir olduğu varsayılıyordu. Büyük, güzel ve huzurlu Amerika resmedilmeliydi.

Rockwell, hakkında yazılanlara bakılırsa orta sınıfa mensup, dindar sayılabilecek bir ailede büyümüş. Babasının Dickens’ın eserlerini bütün aileye yüksek sesle okuduğu düşünülürse, Viktoryen bir auraya çocukluğundan beri aşinaymış. Bu okuma gecelerinde dinlediklerini zihninde canlandırdığı ve karakterleri çizmeye çalıştığını anlatıyor.

Dikkatini toplumun en muhafazakâr, değişimden en az etkilendiği varsayılan kesimlerine yöneltmesi boşuna değilmiş demek istiyorum. İlk dönem çalışmalarında fazlasıyla gelenekçi görünmesi, mesleğindeki hızlı yükselişini de açıklıyor. Hem çağdaşlarının hem de çalıştığı yayınların editörlerinin doğrularını ve kaygılarını paylaşıyormuş.

The Problem We All Live With 
Asıl başarısıysa zaman değiştikçe ortaya çıkıyor. Rockwell büyük fikirleri yüksek sesle ilan etmekten çok, küçük ayrıntılarla uğraşan bir usta. Resimlerinde savunduğu düşünceden önce yarattığı görsel canlılık fark ediliyor. Üstelik bunu naif ve masumane görünen bir sahicilikle yapıyor. Konu ne olursa olsun insanların kibrini, mahcubiyetini, kendilerini kandırma biçimlerini resmediyor.

Rockwell’in Paris’te modern anlatım biçimlerini denediği, Picasso’ya ve modernist ressamlara hayranlık duyduğu biliniyor. Fakat o yola hiç girmiyor. Bunun nedeni, resmetme becerisi ne kadar olağandışı olursa olsun, asıl yeteneğinin ressamlıkta değil, görsel hikâye anlatıcılığında yattığını fark etmiş olması olabilir.

İllüstratör, tanımı gereği, bir başkasının hikâyesini ya da reklam metnini alıp ona görsel bir boyut ekleyen kişidir. Rockwell ise çoğu zaman bununla yetinmiyor; kendisine verilen konuyu küçük bir tiyatro sahnesine dönüştürüyordu. Bir öykünün tamamını değil, o öyküyü zihnimizde harekete geçirecek tek kareyi çiziyordu.

Popüler bir hikâyeci olduğunu biliyordu. Basit ve anlaşılır olmaya çalışıyordu. Bir kapak ressamının okurlarıyla aynı frekansta kalması gerektiğini öğrenmişti. Tıpkı Dickens ya da Twain’in yaptığı gibi, insanlara iyi gelmek, resimlerine bakıldığında bir yakınlık ve “sempati” doğurmak istiyordu.

Ne ki, onu huzurlu ve beyaz orta sınıf Amerika’sının ressamı saymak eksik olur. Özellikle The Saturday Evening Post sonrasındaki çalışmalarında ırkçılık ve ayrımcılık gibi konulara yöneldi. The Problem We All Live With ve Murder in Mississippi, eski iyimserliğinin ortadan kalkmadığını, fakat artık kötülüğü kadrajın dışında bırakamadığını gösteriyordu. Önceleri Amerika’yı, kendisini görmek istediği biçimde resmediyordu; sonraları aynayı onlara çevirdi diyelim.

Rockwell, uzun yıllar fıkra anlatan bir amcaydı bence. Gevrek bir tebessümle kötülükten arındırılmış anekdotlar anlattı. Sonra bir gün, anlattığı fıkranın dışında bırakılan insanları, yok sayılanları ve esprinin arkasına saklanan niyeti de resmetmeye başladı.

Hoş, ne desek nafile: Amerikan kanonu onu kendisine muhalefet eden işleriyle değil, güleç yüzüyle hatırlıyor. Çünkü iyimser Rockwell’in dolaşıma girmesi daha kolay. Takvime, reklama, kahve fincanına ve yılbaşı kartına basılabiliyor, huzursuzluk veren Rockwell ise müzede sergileniyor. Küresel popüler kültürde onun iyimserliği yaşamaya devam ederken kendine özgü itirazları ancak birer dipnota dönüşüyor. Hafızayı kanondan çok hediyelik eşya dükkânı yönetiyor olabilir mi Mıstık abi?

Murder in Mississippi

Pazartesi, Eylül 14, 2026

Ölçüler ve Terziler


Nüzhet İslimyeli bunları 1970 yılında yazmış. Hafif tertip öfkeli, hafif tertip de kehanetçi bir üslupla sanatı tarif etmiş.

Her dönemin olumlanan ve olumsuzlanan kendine özgü eğilimleri var. Değişmeyen şey ise yaşanan zamanın bir “bunalım çağı” olduğuna ilişkin kolaycı yargı galiba. Geçmişte yazılmış güncel metinlere bakınca bu tavır kendini ziyadesiyle belli ediyor. Aktüel olmayı bağırmakla karıştırdığımızdan, yaşadığımız zamandan “tiksindiğimizi” herkese duyurmak istiyoruz.

İslimyeli, bunalımı zamanın ruhu olarak işaretlemiş; skandal arayışını da bunun bir parçası saymış. Salvador Dali ile hakkında pek bir şey bilmediğimiz bir başka sürrealist ressamı aynı kültürel çöküşün belirtileri (hastalıksa eğer semptomları) arasında değerlendirmiş. Dahası, o bunalım gün gelip sona erdiğinde Dali’nin tuvallerinin “2500 yıllık sanatın o müstesna ahenginden” düşeceğini (kaybolup gideceğini) ileri sürmüş.

Bu faslı ayrıca tartışmaya gerek yok sanırım. Unutulup giden Dali’nin eserleri değil, skandalları oldu.

Metindeki “normalin dışında olan yaratıklar” sözü ise ayrıca dikkat çekici. İslimyeli’nin kimi kastettiğini bilemiyorum. Cinsel tercihlerle ilgili bir iddiada mı bulunuyor acaba? Her durumda, farklı olanı “yaratık” diye niteleyen cümlesi, savunulduğu söylenen sanat anlayışından çok daha fazlasını anlatıyor.

İşte tam da burada, “farklı olanı” yaratık ilan eden bakışla “bunalım çağı” teşhisinin aynı kaynaktan beslendiğini anlıyoruz: kendi ölçüsünü şaşmaz ve sapmaz ölçüsünde mutlak sayan bir zihniyeti okuyoruz.

Tek ve değişmez bir “sanat tanımı” elbette yok. Fakat sanatı bir tanıma sabitlemek, sonra da o tanımın koruyuculuğuna ve hamiliğine soyunmak isteyen çok. “Bunalım” denilen şey belki de buralardan başlıyor. Farklı sanat anlayışlarının ortaya çıkması ya da yeni oyuncuların itibar kazanması, eski hamileri tedirgin ediyor, mutlaka öfkelendiriyor.

Bourdieu, Sanatın Kuralları kitabında özetler: bir kültürel alan; yerleşik/tanınmış figürler ile alana yeni giren üreticiler arasında gelişen, alanın “meşru tanımı” üzerine yaşanan, bitimsiz bir mücadeleye sahne olur. Yeni gelenler mevcut güç dengesini sarsmaya çalışırken, yerleşikler bu dengeyi korumaya çalışır. Bana kalırsa bu direniş çoğu zaman kişisel bir çıkar kaygısı olarak değil, “alanın çöküşü” endişesi olarak sunulur.

Bugünden tiksinmek de yeni oyunculardan hazzetmemek de bu iktidar kaygısının bir parçası. Her kuşak, kendi zevkini sanatın ezelî ve ebedî ölçüsü sanıyor. Sonra zaman geçiyor, sanat kalıyor, ölçüler ve terziler berhava oluyor.

Pazar, Eylül 13, 2026

Puslu


 

Çizgilere Derkenar 45

Çizgi roman, 1930-1990 arasında öylesine önemli bir eğlence aracıydı ki farklı mecralara taşınırdı. Sakızlardan çıkan tek kareleri biriktirdiğinizde bir hikâye tamamlanırdı. Bugünün bolluğunda anlaşılması güç bir yöntem: Çocukların hikâyenin peşini bırakmayacağına güveniliyordu. Yukarıdaki kareler, 1950’lerde satılan sakızlardan çıkmış.

Çizgi roman ve mizah dergileri en popüler dönemlerinde devletten neredeyse hiç ilgi görmedi. Oysa Gırgır ile Fırt, 1980’lerde pekâlâ posta pulu olabilirdi. Pulları ancak 2019’da çıkarılmış; ilgilisi olarak ben bile yeni gördüm.
Yetmişli yılların sonunda Çivi’de yayımlanan, Ragıp Derin’in çizdiği ve Kandemir Konduk’un yazdığı bir çizgi romandan Yaşar Kemal karesi… Yazar, kâğıt sıkıntısı yüzünden kitabının basılamamasından yakınıyor. Bugün hatırlaması bile güç ama bir zamanlar kâğıt yokluğu yayıncılığın başlıca dertlerindendi.

Yine Çivi’den, Haslet Soyöz imzalı bir çizgi roman (1979)… Aynı anlayışla yapılmış ünlü bir “Turhan Selçuk” sayfasını biliyordum; meğer bu da bir serinin parçasıymış. Espri, Cem Karaca’nın Tamirci Çırağı şarkısı nedeniyle yeni sayılmaz ama Soyöz’ün niyeti ve üslubu ilginçmiş. Beş altı sayı sonra bırakılmış. Fikir ve senaryo bakımından beslenebilse, bugün hatırlanan bir seri olabilirmiş.

Cumartesi, Eylül 12, 2026

Mambo Jambo




Dönem normalleri

Fırt dergisini tarıyor, çizgi romanlarını listeliyorum. Baktıkça hatırlıyor, esprileri ve üslubu anlamaya çalışıyorum. Peşinen söyleyeyim: Bugünden bakınca kolay anlaşılmıyor.

Yukarıdaki fotoroman, televizyonda yayımlanan bir reklamın parodisi olarak düşünülmüş; derginin niyetine uygun biçimde bir “seks fıkrasına” dönüştürülmüş. Sunucu yeni bir ürünü tanıtır gibi mikrofonu uzatıyor, karşısındaki de kokusunu, rengini övüyor, klasik bir tv reklam sahnesi. Son karede “ürün” ortaya çıkıyor: çıplak bir kadın, yatağın kenarında oturuyor. “Hiç böylesini yememiştim… UNGH!” repliği de bu çakışmayı tamamlıyor. Reklamı hâliyle hatırlamıyorum.

Bugün böyle ya da buna benzer bir espri yapılabilir mi? İçinde yaşadığımız siyasi ve kültürel konjonktürü düşünerek “yayımlanamaz” cevabını verebiliriz. Hatta yayımlanması bir yana, muhtemelen üretilemezdi bile. Şaşırtıcı mı? Pek değil.

Meseleyi tersinden düşünelim. Yetmişli yıllardaki yayıncılık ve hukuk koşulları bugün de geçerli olsaydı ve böyle bir iş yayımlanabilseydi, kültür endüstrisi, üreticiler ve okurlar bu espriye nasıl tepki verirdi? Bir tür “ya şöyle olsaydı?” sorusu soruyorum.

Normal” dediğimiz şey ne kadar değişmiş, değil mi? Erbulak bu fotoromanda oynarken 47, Serezli 42 yaşında. Genç değiller yani. İnsan nedense genç olmalarını bekliyor; çünkü espri düpedüz ergen esprisi. Buna rağmen böyle bir işi oynamak onlara tuhaf gelmemiş.

Serezli ile Erbulak, mecazen tefe konurlardı bugün. Sosyal medyada günlerce tartışılır, sanatçı kimlikleri bu işle birlikte anılır, sonraki çalışmalarına da bu sabıka üzerinden bakılırdı.

Kimseye tuhaf gelmediğini söyleyemem elbette. Ben çocukken Fırt almak bile riskliydi, gizli saklı edinilen, yakalanınca insanı utandıran bir dergiydi. Demek ki tepki vardı, fakat yayımlanmasına engel olacak kadar güçlü ve görünür değildi. Bugün değişen yalnızca yasakların sınırı değil, itirazın gücü ve kamusallığı da değişti.

Cuma, Eylül 11, 2026

Son Okuduklarım 118

Bir İntikam Hikâyesi, Türkiye’de 2001 yılında yayımlandığında fark etmediğim, filme uyarlandıktan sonra da bir türlü dönüp okuyamadığım meşhur A History of Violence grafik romanı için tercih edilen isim. Hikâyenin gerçekçi sertliği ve her an bir şey olacakmış duygusu veren yavaşlığı çok başarılı. John Wagner’in senaryosu, özellikle Amerikan piyasası düşünüldüğünde, çizgi romandan çok Hollywood’a yakın duruyor.

Vince Locke’un çizgileri ise çok çarpıcı değil. Süper kahraman berraklığının dışında duran, “arthouse” görünecek bir estetik arandığı için tercih edilmiş sanki. Hikâyenin akışı iyi olunca çizginin anlatıdaki ardışıklığı kurması galiba yetmiş.

Bizimkiler bu albümü filme uyarlanmasından çok önce nasıl keşfetmiş, hangi ölçütlerle seçip yayımlamış, merak ediyorum. Bunca yıl neden yeni baskısının yapılmadığını da anlamıyorum. Muhtemelen pek satmamış olmalı. Yoksa itibarlı bir albüm ve sıra dışı bir çizgi roman örneği.

Yakın dönemin en üretken Avrupalı çizgi romancılarından biri olabilir Fabien Toulmé. Yeni albümü Ulis’te yine iyicil ve sakin bir hikâyeyle çıkıyor karşımıza. Bir tür tükenmişlik sendromu yaşayan kahramanını hiç bilmediği bir çevreye ve yeni bir işe atıyor. Kahramanımız İvan, çeşitli psikolojik sorunları ve zihinsel engelleri bulunan ergen öğrencilere yardımcı eğitmenlik, hatta arkadaşlık yapmaya başlıyor.

Çocukların gündelik hayatta karşılaştıkları güçlükler, mesleki sorunlar, önyargılar ve kırılganlıklar derken İvan da öğrencileri ve yeni iş arkadaşlarıyla yakınlaşarak “hayata dönüyor”. Dayanışmaya, sabra ve birlikte yaşayabilmenin gücüne dair dokunaklı bir hikâye okuyoruz.

Ucuz Fanzin, yapay zekâ yardımıyla Yeşilçam’da üretilmiş Zagor filminin çizgi roman uyarlamasını yapmış. İşin içinde tür sevgisi, romantizm ve koleksiyoner ilgisine cevap verme arzusu olduğu anlaşılıyor. Film, eldeki kopyası itibarıyla zaten “pulp”, tahkiyesi de kopuk bir ardışıklığa dayanıyor. Sakaleti ve taklit iştahı nedeniyle ilginç. Türe ilgi duyan bir avuç meraklı olarak filme sempatiyle bakıyoruz, o ayrı ama dağınıklığının da farkındayız.

Bu filmlere boşuna trash, B-movie veya pulp denmiyor,” diyebilirsiniz. Üretildikleri dönemin koşulları içinde ucuz ya da yetersiz olduklarının pek de farkına varılmadan kotarılmış filmler bunlar. Yıllar önce Yılmaz Atadeniz, türe ilişkin “ucuz filmler” adlandırmasını ben yapmışım gibi beni ikna etmeye çalışmıştı:

Ucuz olur mu kardeşim? Orada atılan merminin tanesi kaça, biliyor musun? Ben Suzan Avcı’yı oynatmışım, onun ne kadar pahalı bir oyuncu olduğundan haberin var mı?”

Söyleşinin yapıldığı salonda, kısa süre önce türün kült filmlerinden biri olan Dünyayı Kurtaran Adam’ı kahkahalarla seyretmiş bir izleyici topluluğu vardı. Hemen hiçbiri benim gibi o filmleri çocuk yaşta, anlattıklarına “kanarak” seyretmiş değildi. Atadeniz’i de tebessüm ederek dinlediler.

Filmleri üretildikleri yıllarda seyredenlerle sonradan sevenler arasındaki farkı vurgulamak istiyorum. Yapımcıları ve dönemin seyircileri, bugün bu filmlerin çevresinde kurulan estetik ve akademik anlamlandırmalarla ilgilenmiyorlardı. Bizim sonradan “camp”, “trash” veya “pulp” diye adlandırdığımız şey, onlar için çoğu zaman yalnızca filmdi.

Yeşilçamlı Zagor’un çizgi roman uyarlamasını okumadan önce, böyle bir uyarlamanın nasıl yapılabileceğini düşündüm. Çünkü her uyarlama aynı zamanda bir yeniden yapımdır ve kaçınılmaz olarak aslından sapar. Üstelik aslının tahkiyesi sorunluysa iki seçeneğiniz vardır: Ya boşlukları doldurur, hikâyeyi yeniden kurarsınız ya da özgün ardışıklığı bozmadan tekrar üretirsiniz. Bu çizgi roman uyarlaması bence ikisini de tam olarak yapmamış. Araya doğrudan Zagor çizgi romanlarından kopyalanmış kareler bile girmiş.

Yapay zekâyla çizgi roman üretmek, en azından şimdilik, pek normal karşılanmıyor. Çizgi roman üreticileri ve okurları bunu bir saldırı olarak görebiliyorlar. Daha doğrusu, mesele çoğu zaman duygusal tepkilerle karşılanıyor. Belki de bu yüzden uyarlamayı kimin yaptığı yazılmamış. Ardışıklığı kuran, filmden fotoğraf referansları seçen ve yapay zekâyı yönlendiren kişinin kim olduğu belirtilmemiş.

Yapay zekâ çizgi romanlarının hâlâ devamlılık sorunları var, bazen en basit ayrıntıları bile doğru üretemiyorlar. Öte yandan sabırla çalışılır ve ardışıklık fikri olan bir “üreticinin” elinde geliştirilirse iyi sonuçlar alınabilir. Nitekim iyi denemeler gördüm. Teknoloji sürekli gelişiyor, üç ay sonra ne olacağını kestirmek mümkün değil.

Kendim de denedim. Kişisel fikrim şu: Fazla “mükemmeller” ve bu yüzden insani görünmüyorlar. Endüstriyel çizgi romanlarla grafik romanlar arasında nasıl gözle görülür bir çizgi farkı varsa, yapay zekâyla üretilen işler ile el emeği işler arasında da benzer bir ayrım oluşacak.

Zagor filminin çizgi roman uyarlaması sempatik bir hayran (fanart) çabası. Filme özgü hikâye yavanlığını da yapay zekâya özgü tuhaf eşitsizliği de taşıyor: Çok iyi karelerle vasat altı kareler yan yana duruyor. Bir bakıma kaynak aldığı filme benzeyen tarafı da bu.

İçli Bir Piç, Dündar Hızal’ın dokuz şiirinden ilhamla Ali Çetinkaya’nın yaptığı çizgi romanlardan oluşan bir albüm. İtiraf edeyim, Hızal’ı daha önce hiç okumamıştım; Çetinkaya’yı da bir iki işi dışında bu kadar derli toplu görmemiştim.

Hızal iyi bir şairmiş. Küçük İskender’le hısım akraba olduğunu hissettiriyor. Meydan okuyucu bir hüznü, bıkkın bir öfkesi var; frapan ve ajitatif duruyor. Çetinkaya’nın da değişik bir üslubu var. Çizerken çok küçülüyor mesela; boşlukları seviyor, kare kurmaktan çok sayfa tasarlamaktan hoşlanıyor. Daha çok çizmeli hissi veren çizerlerden. İstanbul cangılında sürüklenenlerden.

İçli Bir Piç hâliyle bir deneme: Şiirle çizgi romanı bir araya getiriyor, dizelerle kareleri birer yorum olarak eşleştiriyor. İster istemez video klip havasına girerek şiiri görselle somutlaştırıyor; bunu aşabilmek için görsel metaforlar arıyor ve şiirin büyüsünü bozmamak için bir akış üretmeye çalışıyor. Ortaya çıkan işler ne alışıldık anlamda çizgi romana benziyor ne de şiirin basitçe görselleştirilmesine.

Aylık popüler edebiyat magazinlerini takip etmediğim için bilemiyorum; belki oralarda böyle melez bir tür çoktan yaygınlaşmıştır.

Perşembe, Eylül 10, 2026

Kendinden Emin bir Sahne

Fotoğraf, sinemamızın ilk örneklerinden biri olan “Karım Beni Aldatırsa” filminden (1933). Muhtemelen, yapay zekâ eliyle temizlenmiş, Moda İskelesi’nin üst katında çekilen dans sahnesinden olmalı.

Filmi bugün için en önemli kılan ayrıntı, senaryosunu takma isimle Nazım Hikmet’in yazmış olması. Film, bir operet, şarkılı danslı bir “zamane” hikayesi, bir aşk farsı. Nazım yazdığı için ister istemez abartıyoruz ama film, modernizmi eleştirmekten çok, modernleşmenin komedisini yapıyor demek gerekiyor, daha fazlası yok.

Hikâye, Salih Kaptan’ın Moda’da açtığı deniz sporları okulunda geçiyor. Yakışıklı kürek hocası Orhan yüzünden okul kadınlarla doluyor; sanırım bu durum fotoğrafı da açıklıyor.

Sahnedeki kadınların tamamı yüksek bel, bol paça pantolonlar ve atlet tipi askılı üstler giymiş. Marlene Dietrich tarzı androjen bir havaları var, bazılarının ağzında pipo bulunması ve kısa, modern saç kesimleri, dönemin “yeni kadın” temsilinde sıkça kullanılan ezber bozucu ve özgürlükçü görsel kodlar. Nazım var burada, diyesimiz geliyor.

Filmi seyretmiş değilim, tam kopyasını seyreden var mı bilmiyorum; ben zaten filmden çok fotoğrafa takıldım. Çünkü fotoğraf, kadın kadına dans sahnesini bir “mesele” hâline getirmiyor: sahnenin doğal toplumsal koreografisi olarak sunuyor, kimseye garip gelmiyor. Ve tam da bu doğallık, bugünün seyircisine filmin kendi niyetinden çok daha “radikal” görünebilir demek istiyorum. Nâzım’ın yazdığı sahne, bugün Nâzım’dan daha fazla açıklama istiyor gibi. Böyleyken böyle Mıstık abi

Erken cumhuriyet döneminde salon danslarının modernleşmenin ve kamusal sosyalleşmenin en önemli sembollerinden olduğunu biliyoruz, ama bu semboller genelde utanç ve çekingenlikle birlikte anılır. Reşat Nuri Güntekin, o güzel Kavak Yelleri romanında meseleyi taşra üzerinden eşsiz bir biçimde resmeder: herkes ayıplanmaktan korkar, karısını kızını danslı ortamlara getirmez. Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam’da, kadın olmadığı için bardan getirilen kadınlarla dans etmemek için salondan kaçan erkekleri anlatır. Bizim fotoğrafımızdaki sahne ise tam tersi bir ruh hali taşıyor: hiçbir utanç, hiçbir kaçış yok.

Bir arkadaşım fotoğrafı görünce, “dans edebilecek erkek figüran bulamamışlardır” yorumu yaptı, üstelik o yıllarda erkeklerin kadınsı görünmekten, ayıplanmaktan çekinip çekimser davrandığını düşünüyor. Bense sahnenin, dönemin “yeni modernleşme” biçimleriyle ve kadın-erkek rollerinin değişimiyle hafifçe dalga geçen, bilinçli bir mizahi mizansen olabileceğini düşünüyorum. İkisi de mümkün; ama hangisi doğru olursa olsun, sonuç aynı: sahne kendini savunma ihtiyacı duymuyor, kendinden emin.

Tam da bu yüzden fotoğraf, bugün, filmin hikâyesinden daha fazla şey söylüyor.

Çarşamba, Eylül 09, 2026

Bibliyofobik Kitapçı

Ben çocukken Ankara’da şimdiki kitabevlerine benzeyen yerler yoktu. Ulus’ta Berkalp vardı ama çeşitlilik bakımından bugünkülerle kıyaslanamazdı. Kitaplar kırtasiyenin küçük bir bölümüydü. Üstelik bu dükkanlara girip içeride dolaşmak, kitapları karıştırmak mümkün değildi. Ancak bir şey satın alacaksan içeri girebilirdin. Bir kitabı eline alıp incelemek diye bir alışkanlık yoktu. Zaten çocuksun, korkuyorsun.

Şimdiki AVM kuşaklarının bunu anlaması kolay değil. Ben de uzun uzun vitrinlere bakar, kapaklardan yola çıkarak kitaplar hakkında hayaller kurardım. Satın almadan önce bir kitabı eline almak, sayfalarını çevirmek, birkaç satır okumak o yıllarda, hele çocuksan, neredeyse imkânsızdı.

On sekizimi geçince daha fenasının da bulunduğunu gördüm. Kızılay’da yabancı yayınlar satan Tarhan Kitabevi vardı. Orada farklı dillerde kitaplar ve dergiler görmek mümkündü. Sahibi miydi, çalışanı mıydı, bilmiyorum, yüzüne tuhaf bir mutsuzluk yerleşmiş biri dururdu dükkânda. İçeri girer girmez seni göz takibine alır, benim gibi “herhangi bir şey satın alamayacak, boş boş avarelik edecek” gençleri gözetlerdi.

Şaşmaz bir biçimde, elime herhangi bir kitap ya da dergi aldığım anda “Almayacaksan karıştırma,” diyerek yanımda biterdi. Bakışları, jestleri ve konuşma biçimi insanı değersizleştirmeye yönelikti. Tiksinir gibi tıslardı. İçinde taşıdığı şey habis bir hınca benziyordu. İnanılır gibi değildi: Adam bibliyofobikti. Garip bir bıkkınlıkla dükkânda bekliyor, iştahlı bir sevmezlikle müşteri kovalıyordu.

Yıllar içinde yalnızca yaşıtlarımdan değil, benden büyük kitapseverlerden de benzer hikâyeler dinledim. Zülfü Livaneli bile birkaç kez aynı adamdan söz etti. Okurken dehşete kapılmıştım. Aramızdaki yaş farkını hesaplayınca ortaya tuhaf bir manzara çıkıyordu: Beyefendi aynı öfkeyi belki otuz, belki kırk yıl boyunca gençlere yöneltmişti.

İnsan ister istemez merak ediyor: Niye yahu? Çocuklar kitapları karıştırsalar ne olacaktı?

Belki paraları yoktu. Belki birkaç sayfasını okudukları o kitabı yıllarca unutmayacaklardı. Belki daha sonra gelip satın alacak, belki de keşfettikleri kitapların peşine düşeceklerdi.

Esnaf ağzıyla yazıyorum: kitap karıştıran çocuk, henüz müşteriye dönüşmemiş bir okurdur. Gönlünü etsen, tatlı dille ona değer versen ne kaybedersin?

Deli herif, Kur’an-ı Kerim gibi ellettirmiyor, kitaba kimin dokunabileceğine kendisi karar vermek istiyordu.

Üzerinden bir ömür geçmiş, hatırladıkça hâlâ kızıyorum. Keşke yeniden karşılaşabilsem…

Herkesin ağzında “vatan haini”, “millet düşmanı” var ya, benim aklıma da böyleleri geliyor. Benim de bir listem var galiba: Öğrenciye soru sordurmayan akademisyenler, kitap okumayan Türkçe öğretmenleri, okurunu küreleyen kitapçılar… İnsan en çok, yaptığı işin anlamına düşman olanlara kızıyor. Yine sinirlendim Mıstık Abi! Yazıyı yukarıdaki fotoğrafı görünce yazdım.

Salı, Eylül 08, 2026

Kan Davası

Refik Halid Karay, sürgünden döndükten sonra, aralıklarla mizah dergileri hakkında da yazıyor. Uzun seneler mizah yayınlarında yazmış biri olduğu için söyledikleri önemli. Zaten başına gelenlerin çoğu da oralarda yazdıklarıyla ilgili. Belki popülerliğini bile mizahçılığına borçlu. Yirmili yaşlarının başından itibaren güncel hayatı neredeyse bütünüyle mizah üzerinden izliyor. İttihatçı karşıtlığı nedeniyle ayrıca siyasal bir ilgi odağı hâline geliyor.

Mizah yazmak, ister istemez bazı özellikleri belirginleştirmek, büyütmek ve abartmak demektir. Seçtiği soyadı bile onun hem komik hem de kışkırtıcı, âdeta bir heccav gibi yaşadığını düşündürüyor. Meraklısı “Karay”ı tersten okusun.

Lafı uzatmayayım; “Karay mizah dergileri hakkında neler yazmış?” diye soracaksın, biliyorum Mıstık abi. Kırklı yılların sonunda Aydede’yi yeniden çıkaracak olan Refik Halid, mizah dergilerinin hep yakınında, oralarda nelerin anlatıldığının da nelerin anlatılmadığının da farkında.

Dönemin mizah yayınlarını, en çok da Akbaba’yı beğenmediğini yazıyor. Akbaba da önemli. Sürgünden önce Aydede mizah gazetesini çıkardığını, onun “gidişinden” sonra kadronun Orhan Seyfi [Orhon] ve Yusuf Ziya [Ortaç] tarafından toparlandığını, bir ay sonra Akbaba adıyla devam ettirildiğini hatırlatayım.

Halil Nihat [Boztepe] bununla ilgili bir hiciv bile yazıyor:

“Âh edip derd-i maişetle Ziya ile Seyfi / Koşuyorlardı bu kış günleri kısmet peşine / Geldi bir karga şu tarih ile gak gak diyerek / Dediler Aydede’nin Akbaba konmuş leşine.”

Akbaba, Refik Halid’i sayısız kez eleştirmiş, Refik Halid de Akbaba’ya ve Aydede’nin mirasını tükettiğini söyleyenlere defalarca ağır cevaplar vermiştir. Bu saldırıların çoğu nahoştur. Akbaba, 1923’te Refik Halid’in Akşam gazetesinde yazabileceği ihtimalini bile şiddetli bir linç kampanyasına dönüştürür. Karay’ın Yusuf Ziya Ortaç’ı sevmediği ve hakkında yazılanları unutmadığı açık.

Hayat çelişkilerle dolu. Refik Halid’i “hainlikle” suçlayan, türlü herzelerle yaftalayan ve iştahla eleştiren Yusuf Ziya hakkında tuhaf bir vesika var. Cevdet Kudret, Mütareke dönemini anlattığı bir makalesinde Vâlâ Nurettin, Nâzım Hikmet, Yusuf Ziya ve Faruk Nafiz Çamlıbel’in 1921’de Anadolu hareketine katılmak için başvurduklarını, son ikisinin “seciyesiz” [karaktersiz] bulundukları gerekçesiyle reddedildiklerini yazıyor.

Refik Halid’in çok sevdiği, modern karikatürümüzün kurucu isimlerinden Cemil Cem’in enfes bir karikatürü vardır. Bir adam hınçla, garezle, kendinden geçercesine yiğitlenerek bağırır:

Ah alçaklar, ah riyakârlar, namussuzlar, hamiyetsizler!” Karısı şaşırıp sorar: “Elâleme neden böyle fena sözler söylüyorsunuz?” Adamın cevabı, bu hararetin sebebini açıklayan bir itiraf gibidir: “Senin aklın ermez, başkalarına böyle demesem kendimin hamiyetli olduğunu herkes nasıl bilecek!”

Anlayacağınız, insanın kendini koruma içgüdüsüyle sergilediği pragmatizmi eleştiren bir karikatür. Aradan yüz yıldan fazla zaman geçtiği hâlde bize hiç yabancı gelmiyor. Bu babayiğitler uzak bir geçmişte yaşamıyor; bugün de aramızdalar. Hemfikir olmadıkları herkese “hain”, “ahlaksız”, “satılmış” diye sıralıyorlar. Başkalarını yeterince yüksek sesle suçlarlarsa kendi ahlaklarının kanıtlanacağına inanıyorlar.

Refik Halid’in Akbaba’yı, Akbaba’nın da Refik Halid’i eleştirmesi bir tür kan davası gibi görünebilir. Yazı çizi dünyasında polemiğin bütünüyle ortadan kalkması zaten mümkün değildir. Ne var ki eleştirinin içine karışan husumeti, bu metinleri tarihsel kaynak olarak kullanırken mutlaka hesaba katmak gerekir. Polemik yalnızca geçmişi anlatmaz, anlatanın geçmişle hesabını da açık eder.

Pazartesi, Eylül 07, 2026

Seyrüsefer Defteri 182

++ Lanterns (2026) Sea1 Ep3'ü seyrettim (31 Ağustos).++ La Captura (2026) aslında pek çok doğru şeyi biraraya getirmiş ama bir noktada inandırıcılığını yitirmiş (30 Ağustos).++ The Smashing Machine (2025) sporcu filmi diyelim, klişeleri bilse de bazen çok kopuyor, sinematografik olarak pek parlak değil (29 Ağustos).++ A Marvel Television Special Presentation The Punisher One Last Kill (2026) çok kanlı ve sertmiş, Disney üstelik (28 Ağustos).++ Lanterns (2026) Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (27 Ağustos).++ Kardeşler Araştırma (2025) film olabilmesi bir süreç olarak bakıldığında bir tür başarı hikayesi, bu kadar iyi oyuncunun biraraya gelmesi, işi kabul etmesi vs (26 Ağustos).++ Khon Dueat Thuang Khaen (2026) uzun, sarkan, çok şey söylemeye çalışan bir aksiyon, ama bazen sahne tasarımları çok başarılı (25 Ağustos).++ The Last House (2026) Lovecraft aurası kaldı geriye, o uzunluğu kaldıracak bir gerilim kuramamışlar (23 Ağustos).++ İstanbul yolculuğu (20-21 Ağustos).++ La desconocida (2026) potansiyeli varmış, dizi diye başlayıp filme çevirmişler gibi kalabalık (19 Ağustos).++ Masters of the Universe (2026) bir neşesi yok değil ama çok eskimiş bir hikaye (16 Ağustos).++ Alley Cats Sea1 Ep4, 5 ve 6'yı seyrettim (14 Ağustos).++ Los Creyentes (2026) muamması var, oyuncu enerjisi çok düşük, vardığı yer sinematografik olarak anlatılamamış (13 Ağustos).++ Alley Cats Sea1 Ep1, 2 ve 3'ü seyrettim (12 Ağustos).++ Robinson Crusoe (1997) nostaljiyle seyrettim, gerçekçi durmuyormuş (11 Ağustos).++ Yes Man (2008) Carrey enerjisiyle yürüyen bir komedi, Wellness eleştirilerinin öncülerinden  (10 Ağustos).++ 72 Hours (2026) komedi gerilimi yüksek olamamış (8 Ağustos).++  O da bir şey mi? (2025) Pelin Esmer işi, edebi olarak ilginç değil, yeni hiç değil ama güzel anlatılmış bir senaryo (6 Ağustos).++ A Working Man (2025) Statham'ın birbirini aynısı olan filmlerinden biri daha (5 Ağustos).++ In The Grey (2026) Guy Ritchie klişeleri, küçük mafya hikayelerinde bu entrikalar tatlı ve sahici duruyor ama işleri James Bond havasına sokunca... (3 Ağustos).++ Eo-jjeol su-ga eop-da (2025) yönetmeni seviyorum, hikayesi de fikir olarak güzel ama duygusu mu, gerçekliği mi, mizahı mı tam bilemiyorum, bir eksikliği var, izliyorsun, geçmiyor (2 Ağustos).++

Related Posts with Thumbnails