![]() |
| University Club |
Rockwell’in çağdaşı değilim, eserlerini sonradan seven, yıllar içinde nasıl kullanıldıklarına tanık olmuş bir meraklıyım sadece. Eskiden onu Beyaz Amerika’nın ressamı sayardım. Sonra şunu düşünmeye başladım: Onun çağdaşları arasında “ötekileri” kim çizmiş ve bunu yaparken onun kadar popüler olabilmişti? Bir noktadan sonra Amerika’nın kendisini onun çizgileriyle anlatması da ilginç geliyor insana. Günümüzün diliyle ve biraz hoyrat bir benzetmeyle söylersek, Rockwell bir Instagram filtresi gibi geliyor Amerikalılara. Oysa eserlerini biliyorsanız eğer, Rockwell’in 1960’larda ürettikleri özellikle “tercih edilmiyor,” büyük resimde sadece iyimserliği sahipleniliyor.
Yüz yıl önce, onun çalışmaya başladığı yıllarda insanlar telefona, otomobile ve uçağa bakarak yaşadıkları değişimin hızından ve gelecekten korkuyorlardı. Rockwell’den ve onun kuşağındaki basın ressamlarından beklenense çoğunluk değerlerini temsil etmeleriydi. Dededen toruna herkesin hemen her konuda hemfikir olduğu varsayılıyordu. Büyük, güzel ve huzurlu Amerika resmedilmeliydi.
Rockwell, hakkında yazılanlara bakılırsa orta sınıfa mensup, dindar sayılabilecek bir ailede büyümüş. Babasının Dickens’ın eserlerini bütün aileye yüksek sesle okuduğu düşünülürse, Viktoryen bir auraya çocukluğundan beri aşinaymış. Bu okuma gecelerinde dinlediklerini zihninde canlandırdığı ve karakterleri çizmeye çalıştığını anlatıyor.
Dikkatini toplumun en muhafazakâr, değişimden en az etkilendiği varsayılan kesimlerine yöneltmesi boşuna değilmiş demek istiyorum. İlk dönem çalışmalarında fazlasıyla gelenekçi görünmesi, mesleğindeki hızlı yükselişini de açıklıyor. Hem çağdaşlarının hem de çalıştığı yayınların editörlerinin doğrularını ve kaygılarını paylaşıyormuş.
![]() |
| The Problem We All Live With |
Rockwell’in Paris’te modern anlatım biçimlerini denediği, Picasso’ya ve modernist ressamlara hayranlık duyduğu biliniyor. Fakat o yola hiç girmiyor. Bunun nedeni, resmetme becerisi ne kadar olağandışı olursa olsun, asıl yeteneğinin ressamlıkta değil, görsel hikâye anlatıcılığında yattığını fark etmiş olması olabilir.
İllüstratör, tanımı gereği, bir başkasının hikâyesini ya da reklam metnini alıp ona görsel bir boyut ekleyen kişidir. Rockwell ise çoğu zaman bununla yetinmiyor; kendisine verilen konuyu küçük bir tiyatro sahnesine dönüştürüyordu. Bir öykünün tamamını değil, o öyküyü zihnimizde harekete geçirecek tek kareyi çiziyordu.
Popüler bir hikâyeci olduğunu biliyordu. Basit ve anlaşılır olmaya çalışıyordu. Bir kapak ressamının okurlarıyla aynı frekansta kalması gerektiğini öğrenmişti. Tıpkı Dickens ya da Twain’in yaptığı gibi, insanlara iyi gelmek, resimlerine bakıldığında bir yakınlık ve “sempati” doğurmak istiyordu.
Ne ki, onu huzurlu ve beyaz orta sınıf Amerika’sının ressamı saymak eksik olur. Özellikle The Saturday Evening Post sonrasındaki çalışmalarında ırkçılık ve ayrımcılık gibi konulara yöneldi. The Problem We All Live With ve Murder in Mississippi, eski iyimserliğinin ortadan kalkmadığını, fakat artık kötülüğü kadrajın dışında bırakamadığını gösteriyordu. Önceleri Amerika’yı, kendisini görmek istediği biçimde resmediyordu; sonraları aynayı onlara çevirdi diyelim.
Rockwell, uzun yıllar fıkra anlatan bir amcaydı bence. Gevrek bir tebessümle kötülükten arındırılmış anekdotlar anlattı. Sonra bir gün, anlattığı fıkranın dışında bırakılan insanları, yok sayılanları ve esprinin arkasına saklanan niyeti de resmetmeye başladı.
Hoş, ne desek nafile: Amerikan kanonu onu kendisine muhalefet eden işleriyle değil, güleç yüzüyle hatırlıyor. Çünkü iyimser Rockwell’in dolaşıma girmesi daha kolay. Takvime, reklama, kahve fincanına ve yılbaşı kartına basılabiliyor, huzursuzluk veren Rockwell ise müzede sergileniyor. Küresel popüler kültürde onun iyimserliği yaşamaya devam ederken kendine özgü itirazları ancak birer dipnota dönüşüyor. Hafızayı kanondan çok hediyelik eşya dükkânı yönetiyor olabilir mi Mıstık abi?



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder