![]() |
Malum, yetmişli yılların kendine özgü bir gerginliği
vardı. Kutuplaşma yalnızca sağ ile sol arasında değildi; sağın ve solun kendi
içinde de sert ayrışmalar yaşanıyordu. Yansıma meselelere soldan bakıyor ve Gırgır
ile Salata özelinde dönemin mizah dergilerini esas olarak “emperyalizm”
paradigması üzerinden eleştiriyor.
Her yazı değil ama mahlasla yazıldığı anlaşılan Ender
Kâmil Boyacı imzalı “Kültür Emperyalizminin Yeni Bir Silahı: Mizah ve
Karikatür” başlıklı yazı, Türkiye’deki mizah dergilerini emperyalizmin bir
aracı olarak resmediyor.
Metin dil ve üslup bakımından hayli sert; hakaret sınırına yakın bir yerde
duruyor. “Gülmenin pezevenkleri” diyor, bu dergilerin ülkeyi “boşvermişlerle”
doldurduğunu ileri sürüyor, giderek el yükseltiyor.
İddiası ne olursa olsun, metinde kavramsal bir
tartışmadan çok suçlayıcı ve romantik bir politik dil var aslında. Mecazlar,
ithamlar, büyük hükümler birbirini izliyor. “Vatansız”, “sorumsuz”, “ihanet”, “pezevenk”
filan diyerek bir meseleyi ne kadar tartışabilirsiniz, doğrusu bilmiyorum.
Karşınızdakini tarif etmekten çok mahkûm etmeye yarayan bir dil bu.
Yazı, Plehanov’dan ilhamla “sanat ürünleri toplumsal
ilişkilerden doğar, dolayısıyla sınıflara bölünmüş bir toplumda ‘tarafsız’ mizah yoktur”
önermesine dayanıyor. Gırgır ve benzeri dergiler yedi maddelik bir listeyle
suçlanıyor: seks unsuru, “lumpenproleterya” övgüsü, “boşvermiş gençlik,”
vurguncu tiplerin idealizasyonu, halklar arası yapay düşmanlık, iktidar karşıtı
mizahın hedef alınması, piyango kültürünün reklamı.
Metnin en dikkat çekici özelliği, kanıtlama yükünü
sıklıkla sıfatlara devretmesi. “Sözde sanatçılar,” “kültür kompradorları,”
“zincirli köleler,” “gayrıciddî” gibi nitelemeler, önce bir suçlama kuruyor,
sonra o suçlamayı ispatlanmış gibi kullanıyor.
Mizah
dergilerinin okurlarını bilinçli biçimde “fikir kaçışına,” hatta “delirtmeye”
yönlendirdiği, bunun “işçi sınıfı hareketini baltalamak için son çarelerden
biri” olduğu öne sürülüyor. Bir yayın alışkanlığı, doğrudan bir zihinsel çöküş
projesine dönüştürülüyor.
Yazının
teorik iskeletini oluşturan sanatın sınıf konumunun doğrudan yansıması olduğu
tezi haliyle bir tür zaafiyet içeriyor. Bir derginin aynı anda ticari kaygı,
yaratıcı özerklik, sansür baskısı ve okur talebi gibi birden fazla, çoğu zaman
birbirleriyle çelişen unsurlar tarafından şekillenmesi yazarın hiç aklına
gelmemiş görünüyor. İlginç bir kanıt, bu indirgemeciliğin sınırını gösteriyor:
Gırgır, aynı dönemde hem muhafazakâr bir siyasetçi (Şevket Kazan) tarafından
toplattırılıyor hem de bu yazıda “emperyalizmin ajanı” olarak tarif ediliyor.
Yazar bu çelişkiyi ya fark etmiyor ya da önemsemiyor, oysa bir nesnenin aynı
anda iki zıt ideolojik cepheden saldırı görmesi, belki de o nesnenin hiçbirine
tam olarak indirgenemeyeceğinin işaretidir.
Yazıyı
“yanlış” ilan etmek gibi bir niyetim yok, dönemin teorik sözlüğü ve siyasi
basıncı içinde tutarlı bir işleyişi var. Ne ki, bugünden bakıldığında,
argümanın kanıta değil sınıflandırmaya dayandığı, dilin ise bu sınıflandırmayı
tartışılmaz kılmak için çalıştığı görülebiliyor. Bir mizah dergisini tek bir
cümlede anlatmaya çalışmak onu anlamamak demek aslında.
Diğer yandan şunu da teslim etmek gerekiyor: Gırgır’a
yönelik bugüne kadar rastladığım en ağır eleştirilerden bazılarını Yansıma’da
okudum. Üstelik belli ki bu eleştiriler dönemin içinde de yankı uyandırmış;
akılda kalmış, dolaşıma girmiş ve sonraki yıllarda farklı biçimlerde
cevaplanmış.
Bu yüzden sayı yalnızca Gırgır hakkında ne söylendiğini
değil, yetmişli yıllarda mizahın nasıl bir siyasal mücadele alanı olarak
görüldüğünü anlamak bakımından da zihin açıcı.
![]() |


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder