Perşembe, Nisan 30, 2026

Ergenlik kaosu

Fotoğraf, muhtemelen 1930’ların ortasından, Selahattin Giz çekmiş… Dans edenler, Boğaz’a nazır, sarmaşıklarla çevrili bir terasta baharı karşılıyorlar. Bir evin arka avlusu mu yoksa bir çay bahçesi mi olduğu belirsiz bir mekânda, gençlik “modernizm” denen o yeni ve ışıltılı elbiseyi giyinmeye çalışıyor. Hava güneşli olmalı, gramofondan süzülen a la mode bir melodi ve flörtün o ürkek, terli avuç içleri… Efil efil esiyor İstanbul.

Ne var ki, fotoğrafa birazcık dikkat kesilince o bildik “bahar partisi” imajı yerini tuhaf bir karmaşaya bırakıyor. Uluorta ve büyük bir doğallıkla erkek erkeğe dans eden figürler görüyoruz… Hatta kenarda, kendi ritminde sallanan bir kadın çift.

Bu bir “yokluk” mu? Kadın nüfusunun kamusal alandaki kıtlığından doğan pratik bir çözüm mü? Yoksa henüz formülize edilmemiş, adı konmamış bir arayışın, bir geçiş estetiğinin manzarası mı?  “Homoerotik” etiketine sığınmak kolay, mesele tam da bu kolaylıktan kaçmayı gerektiriyor.

O gençler için sadece orada olmak, o sarmaşıklı kemerin altında bir ritme tutunmak dahi başlı başına bir devrim olabilir. Ne olduğunu bilmiyorlar ama deniyorlar. Arzunun kıyılarında bir sandal sefası bu… Modernizmin şehre inişiyle beliren, hem sakil hem de hayranlık uyandıran o “yeni insan” sancısı. Mutlaka yeni, genç, farklı, değişime açık olmalıyız baskısı…

Bana kalırsa buna “ergenlik kaosu” demek en doğrusu. Kaosun çoğulu yoktur; gücünü bu mutlak tekilliğinden alır. Ve o terastaki kaos, yalnızca dans edenleri değil, o gün orada olmayanları, hatta bugün bu fotoğrafa bakan bizleri bile etkiliyor. Yeni olmalıyız, ama alafranga olmamalıyız, işte o titreşim, o huzursuz ritim: zın zın.


Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails