![]() |
Erken yaşta hayatın çarkına kapılınca tuhaf huylar
ediniyor insan. Mesela bende, “meşgalesi olmayan kendini kurcalar” inancı baki.
Boş duramıyorum, üç günden fazla tatil yapamıyorum. Çalışmayan mı desem, az
çalışan mı desem, öyle insanlarla pek arkadaş olamıyorum. Daha ileri gideyim:
gıkımı çıkarmam ama yavaş hareket eden insanlarla da yakınlaşamıyorum.
Edebiyatını biliyorum, “aceleye gerek yok” diyorum ama… Ben iş bitmeden dünyaya
dönemeyenlerdenim. “Tembellik” bana göre değil, ağırkanlılık kurdeşen döktürür bünyeme.
Kurallarım olsun isterim, baştan her şey konuşulmalı gibi
gelir. Çocukken bana ne yapacağım ve ne yapmayacağım anlatılmıştı. Muzaffer
İzgü’nün Zıkkımın Kökü’nde çocuğa işin tarifi yapılır ya: “Çay var, kahve var,
diye dükkânın dört bir yanını döneceksin… hatırlatacaksın… karşıdaki otele de
uğrayacaksın… Tamam mı yeğen?” İşte o hesap, yapacağın işi ve rutini erkenden bellemen gerekir.
Bazen o kuralların çiğnendiğini, sizi ezerek bozduklarını
da görürsünüz. O zaman kuralları hatırlatmayı öğrenirsiniz. Zengin
Mutfağı’ndaki aşçı gibi söylenirsiniz: “İşimin ne zaman biteceğini
bilmeliyim ben… Aşçıysak eşek değiliz…” Bu lafları çocukken birlikte
çalıştığınız abilerden, ustalardan çok duyarsınız. Önce hoşunuza gider o
dikleniş; sonra anlarsınız ki hepsi birer poz. Dinlersiniz ama inanmazsınız.
Herkes eninde sonunda işinin başına döner.
Cahit Sıtkı’nın dediği gibi, “Haydi Abbas, vakit tamam”
noktasına gelince mesai bitimi rahatlamayı öğrenirsiniz: felekten gece çalmayı,
az görülen kadınları özlemeyi, cuara içerken içlenmeyi…
O yaşlarda verdiğim bir iki akıllı karar var: sigaraya
neredeyse hiç başlamadım ve şiir yazmakla hiç ilgilenmedim. Şiir okuyan
abilerim de olmadı. Meyhaneler hadi bir nebze ama barları hiç sevemedim. Behçet
Necatigil diyor ya “oralarda hiçbir işim yoktu / Aç ahtapotlar kaynaşırken
dipte”. Oralardan bir kadın sevmedim, oraları seven kadınlardan da hayır
görmedim. “Çalışmaktan bahsediyordun, barlara nereden geldin?” demeyin. Hepsi
birbirine bağlı, sabah erken uyanmanın, verilen sözü tutmanın, disiplinin
getirdiği bir yabancılaşma bu.
Erken yaşta disipline girince hızlı büyüyorsunuz. Ama bu
“abileşmenin” pek bir getirisi yok. Sadece ahkâm kesenleri sevmiyorsunuz, çünkü
kendinizi onlardan daha çok “yaşamış” sayıyorsunuz. Yine de o meydan okumalar
tatlı geliyor, dünyanın defterini dürmeyi kendinizde hak görüyorsunuz.
Ece Ayhan’ın o dizelerini okuyunca, “1.Şiirimiz karadır
abiler / 2.Şiirimiz her işi yapar abiler / 3.Şiirimiz gül kurutur abiler”
“Hah” diyorsunuz, “Bu da benim gibi on yaşından beri
çalışıyor.”
Tabii işin aslı öyle değil. Sadece biri size dokunsun, sarılsın
istiyorsunuz, yazdıklarıyla ya da kalbiyle... Yoksa ne yapsak bir başımızayız, hepimiz
bu sistemde “zenci” kalacağız Romalılar!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder