Çarşamba, Nisan 01, 2026

Şiirimiz Karadır Abiler

Benim gibi esnaf çocuğu olunca çocukluk denen geniş zaman çarçabuk bitiyor. Henüz ilkokulda çalışmaya başlıyorsunuz: önce yazları, sonra her tatil günü, her cumartesi, her pazar… Of puf ederek yazıyorum ama o zamanlar günde en az on saat “çalıştırıldım.” Akranlarım okul açılıyor diye dertlenirken, ben derslerin başlayacağı günü iple çekerdim. Çünkü okul benim için tatildi, ruhen bayram ederdim.

Erken yaşta hayatın çarkına kapılınca tuhaf huylar ediniyor insan. Mesela bende, “meşgalesi olmayan kendini kurcalar” inancı baki. Boş duramıyorum, üç günden fazla tatil yapamıyorum. Çalışmayan mı desem, az çalışan mı desem, öyle insanlarla pek arkadaş olamıyorum. Daha ileri gideyim: gıkımı çıkarmam ama yavaş hareket eden insanlarla da yakınlaşamıyorum. Edebiyatını biliyorum, “aceleye gerek yok” diyorum ama… Ben iş bitmeden dünyaya dönemeyenlerdenim. “Tembellik” bana göre değil, ağırkanlılık kurdeşen döktürür bünyeme.

Kurallarım olsun isterim, baştan her şey konuşulmalı gibi gelir. Çocukken bana ne yapacağım ve ne yapmayacağım anlatılmıştı. Muzaffer İzgü’nün Zıkkımın Kökü’nde çocuğa işin tarifi yapılır ya: “Çay var, kahve var, diye dükkânın dört bir yanını döneceksin… hatırlatacaksın… karşıdaki otele de uğrayacaksın… Tamam mı yeğen?” İşte o hesap, yapacağın işi ve rutini erkenden bellemen gerekir.

Bazen o kuralların çiğnendiğini, sizi ezerek bozduklarını da görürsünüz. O zaman kuralları hatırlatmayı öğrenirsiniz. Zengin Mutfağı’ndaki aşçı gibi söylenirsiniz: “İşimin ne zaman biteceğini bilmeliyim ben… Aşçıysak eşek değiliz…” Bu lafları çocukken birlikte çalıştığınız abilerden, ustalardan çok duyarsınız. Önce hoşunuza gider o dikleniş; sonra anlarsınız ki hepsi birer poz. Dinlersiniz ama inanmazsınız. Herkes eninde sonunda işinin başına döner.

Cahit Sıtkı’nın dediği gibi, “Haydi Abbas, vakit tamam” noktasına gelince mesai bitimi rahatlamayı öğrenirsiniz: felekten gece çalmayı, az görülen kadınları özlemeyi, cuara içerken içlenmeyi…

O yaşlarda verdiğim bir iki akıllı karar var: sigaraya neredeyse hiç başlamadım ve şiir yazmakla hiç ilgilenmedim. Şiir okuyan abilerim de olmadı. Meyhaneler hadi bir nebze ama barları hiç sevemedim. Behçet Necatigil diyor ya “oralarda hiçbir işim yoktu / Aç ahtapotlar kaynaşırken dipte”. Oralardan bir kadın sevmedim, oraları seven kadınlardan da hayır görmedim. “Çalışmaktan bahsediyordun, barlara nereden geldin?” demeyin. Hepsi birbirine bağlı, sabah erken uyanmanın, verilen sözü tutmanın, disiplinin getirdiği bir yabancılaşma bu.

Erken yaşta disipline girince hızlı büyüyorsunuz. Ama bu “abileşmenin” pek bir getirisi yok. Sadece ahkâm kesenleri sevmiyorsunuz, çünkü kendinizi onlardan daha çok “yaşamış” sayıyorsunuz. Yine de o meydan okumalar tatlı geliyor, dünyanın defterini dürmeyi kendinizde hak görüyorsunuz.

Ece Ayhan’ın o dizelerini okuyunca, “1.Şiirimiz karadır abiler / 2.Şiirimiz her işi yapar abiler / 3.Şiirimiz gül kurutur abiler”

Hah” diyorsunuz, “Bu da benim gibi on yaşından beri çalışıyor.”

Tabii işin aslı öyle değil. Sadece biri size dokunsun, sarılsın istiyorsunuz, yazdıklarıyla ya da kalbiyle... Yoksa ne yapsak bir başımızayız, hepimiz bu sistemde “zenci” kalacağız Romalılar!

Ergen Levent’in sesiyle yazıyorum Mıstık abi: Beğenmeyen caddeye çıksın, bilenler bilmeyenlere anlatsın. “Siz paralı, biz beleş, İbne Kolej!” 

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails