![]() |
Böyle sıkışma anlarında insanlar hemen “bana göre değil”
diye başlayıp “sevenleri anlayabiliyorum ama -siz de beni anlayın- ben
sevmiyorum” savunmasına geçiyorlar. Tartışma böylece sonlanıyor; “bu da benim
zevkim” dendi mi herkes duruyor. Zevkler tartışılmaz, peki ama üzerlerine de mi
konuşulmaz?
“Sıkıcı” nitelemesi de elbette bir klişe. Zamanın ruhunu
taşıdığı için hoşuma gidiyor. Sırf tartışma çıksın diye “Madem sana göre
sıkıcı, e peki başka kimler sıkıcı olabilir?” diye sordum. Öğrenciler önce “ders
kaynayacak” refleksiyle kıpırdadılar, sonra neden iştahlandığımı anlayamayınca
bir süre kalakaldılar.
Baktılar ki ben ısrarcıyım, oyuna katılıp “sıkıcı”
olanları sıralamaya başladılar. Malum, Türkiye’nin en sıkıcı insanı “sayılan”
Orhan Pamuk hemen listenin başına yazıldı. Ardından başkaları geldi. Onları
anmayacağım, hemen hepsi o günlerde gündemde olan, bugünse unutulmuş isimlerdi.
Ceylan ve Pamuk bugün de sıkıcı bulunuyorlar. Niye diye
sorsak, altında galiba en çok anti-entelektüelizm buluruz. Aralıklarla Orhan
Pamuk nefreti hakkında yazarım, bilmediğim bir şey değil… Ama o gün başka bir
şeye takılmıştım. “Neden sıkıcı?” diye sorduğumda “çok tekdüze”, “sası”, “bir
şey olmuyor” filan deniyordu. Bu cevapların doğru olup olmamasından çok,
birbirlerine nasıl bağlandıkları ilgimi çekiyordu. Bir şey olmuyorsa
tekdüzeydi, tekdüzeyse sıkıcıydı, sıkıcıysa zaman kaybıydı, zaman kaybıysa ilgi
göstermeye değmezdi. Bir eseri ilginç bulmak için ondan ne beklediğimiz de bu
cevapların içinde saklıydı.
“İlginç” sözcüğünü ben de çok kullanıyorum, hepimiz çok
kullanıyoruz. İlginç ile sıkıcı, birbirinin karşısına yerleştirdiğimiz iki
niteleme olmuş durumda. Ceylan ve Pamuk bence sıkıcı filan değiller ama
haklarında böylesine yaygın bir yargı varsa, düşünmek ve tartışmak gerekir.
Üstelik geniş bir beğeni ve nefret ağından beslenerek klişeleşmiş yargılar
bunlar. Mesele yalnızca “seyrettim ve sıkıldım” ya da “okudum ve sıkıldım”
değil. Neleri sıkıcı bulacağımızı, kimlerden sıkılmanın makbul olduğunu da
birbirimizden öğreniyoruz, beğeniye de sıkılmaya da popülerlik hükmediyor.
Öğrencimin söze “başıma bi şey gelmeyecekse” diye
başlaması da bunun bir parçasıydı. Daha kimse itiraz etmeden savunmaya
geçmişti. Ceylan’ı beğenmesi gerektiğini düşünüyor gibiydi, beğenmediğini
söylemek için kendisine bir alan açıyordu. “Bana göre değil” o alanı sağlıyor
ama ardından konuşmayı da bitiriyordu.
O gün derste bir sonuca varamadık haliyle. Zaten
hepimizin aynı şeyleri ilginç ya da sıkıcı bulmasını beklemiyordum. Fark
etmelerini istediğim, bu iki sözcüğün ne kadar çok şeyin yerine geçtiğiydi. “Sıkıcı”
dediğimizde bir açıklama yapmış sayılıyorduk. Oysa merakımız tam da orada
başlamalı.

10 yorum:
Uzun metraj sıkıcı olabiliyor.
Birde dram allah dram olunca. Çok severim eserlerini tokat yemiş gibi oluyorum.
sıkıcı olan yoktur, boş zamanda açılmış bir kitap veya film vardır.
Orhan Pamuk hakkında pek fikrim yok, lisede bir kitabını okumuştum, ağır gelmişti, degerlendirebilmek icin şimdi tekrar okumam gerek. Ama Nuri Bilge Ceylan filmlerine bayılıyorum. Özellikle taşrada geçenler, Bir Zamanlar Anadoluda ve Ahlat Ağacı bence hem komik, hem gerçek, hem sanatsal, hem çaresizlik dolu, nasıl övsem bilemiyorum. Özellikle hem taşrada hem büyük şehirde bolca vakit geçirmiş insanlar daha iyi anlıyor bence o filmlerin kıymetini. Çok sevdiğim Bir Başkadır dizisini neden sevmediğini bir arkadaşıma sorduğumda, "çok gerçekçi, ben gerçek hayattan farklı bir şeyler görmek istiyorum filmlerde" demişti. Belki sıkıcı bulunmasının böyle bir sebebi de vardır.
Mösyö, sıkıcı bir ilginçlik diyelim biz buna :)
Hem sıkılıp hem sevmek de mümkün demek ki :)
Aynı kitaba başka bir zamanda dönüp bambaşka bir şey de bulabiliyoruz. Ama “sıkıcı olan yoktur” demeye elim gitmez :) Ne okuduğumuz kadar ne zaman, hangi beklentiyle okuduğumuz da etkili .
Arkadaşınızın söylediği tam da merak ettiğim beklenti farkını anlatıyor. Birimiz “hayatın kendisi gibi” diye seviyoruz, diğerimiz aynı sebeple uzaklaşıyoruz. “Çok gerçekçi” dediğimizde bile neden sevdiğimiz ya da sevmediğimiz kendiliğinden anlaşılmıyor. Asıl sohbet oradan sonra başlıyor sanki.
Yazıda kullandığım görselin yz ile üretildiğini not olarak düşeyim.
demek istediğim şuydu aslında; can sıkıntısından, boş kalmış olmaktan dolayı yapılan okuma veya izlenen filmlerde anlam bulamıyoruz-sıkıcı buluyoruz. öyle düşünerek yazmıştım. boş zamandan çok, bir iş gibi görerek okumak, izlemek lazım. bu bizi yoğun zihinsel çaba sarfetmeye iter ve böylece, okuduğumuzu-izlediğimizi anlatılmak istenenle beraber daha geniş anlamlandırabiliyoruz.
kendim için öyle yapıyorum. naçizane önerim olsun lütfen.
sevgiler.
Hayat Erkeği’ne : Şimdi daha iyi anladım, teşekkür ederim. Dikkat ve emek verdikçe ilk anda göremediğimiz şeyleri fark edebiliyoruz elbette. Haklısınız. Diğer yandan okumayı ve izlemeyi mutlaka bir iş gibi görmek gerekir mi, orada duraksıyorum. Mesleki deformasyonla ucunu kaçırdığım oluyor :)) Bazen oyalanmak için başladığımız bir kitap da bizi hiç beklemediğimiz bir yere götürebiliyor çünkü. Sevgiler.
Yorum Gönder