Cumartesi, Eylül 26, 2026

Sıkıcı, ilginç ve diğer şeyler

Yıllar oluyor, belki on beş yılı geçti, bir öğrencim “Başıma bi şey gelmeyecekse, Nuri Bilge Ceylan çok sıkıcı” dedi. Yüksek lisans dersindeydik, bir tartışma çıkacak diye bekledim, olmadı.

Böyle sıkışma anlarında insanlar hemen “bana göre değil” diye başlayıp “sevenleri anlayabiliyorum ama -siz de beni anlayın- ben sevmiyorum” savunmasına geçiyorlar. Tartışma böylece sonlanıyor; “bu da benim zevkim” dendi mi herkes duruyor. Zevkler tartışılmaz, peki ama üzerlerine de mi konuşulmaz?

“Sıkıcı” nitelemesi de elbette bir klişe. Zamanın ruhunu taşıdığı için hoşuma gidiyor. Sırf tartışma çıksın diye “Madem sana göre sıkıcı, e peki başka kimler sıkıcı olabilir?” diye sordum. Öğrenciler önce “ders kaynayacak” refleksiyle kıpırdadılar, sonra neden iştahlandığımı anlayamayınca bir süre kalakaldılar.

Baktılar ki ben ısrarcıyım, oyuna katılıp “sıkıcı” olanları sıralamaya başladılar. Malum, Türkiye’nin en sıkıcı insanı “sayılan” Orhan Pamuk hemen listenin başına yazıldı. Ardından başkaları geldi. Onları anmayacağım, hemen hepsi o günlerde gündemde olan, bugünse unutulmuş isimlerdi.

Ceylan ve Pamuk bugün de sıkıcı bulunuyorlar. Niye diye sorsak, altında galiba en çok anti-entelektüelizm buluruz. Aralıklarla Orhan Pamuk nefreti hakkında yazarım, bilmediğim bir şey değil… Ama o gün başka bir şeye takılmıştım. “Neden sıkıcı?” diye sorduğumda “çok tekdüze”, “sası”, “bir şey olmuyor” filan deniyordu. Bu cevapların doğru olup olmamasından çok, birbirlerine nasıl bağlandıkları ilgimi çekiyordu. Bir şey olmuyorsa tekdüzeydi, tekdüzeyse sıkıcıydı, sıkıcıysa zaman kaybıydı, zaman kaybıysa ilgi göstermeye değmezdi. Bir eseri ilginç bulmak için ondan ne beklediğimiz de bu cevapların içinde saklıydı.

“İlginç” sözcüğünü ben de çok kullanıyorum, hepimiz çok kullanıyoruz. İlginç ile sıkıcı, birbirinin karşısına yerleştirdiğimiz iki niteleme olmuş durumda. Ceylan ve Pamuk bence sıkıcı filan değiller ama haklarında böylesine yaygın bir yargı varsa, düşünmek ve tartışmak gerekir. Üstelik geniş bir beğeni ve nefret ağından beslenerek klişeleşmiş yargılar bunlar. Mesele yalnızca “seyrettim ve sıkıldım” ya da “okudum ve sıkıldım” değil. Neleri sıkıcı bulacağımızı, kimlerden sıkılmanın makbul olduğunu da birbirimizden öğreniyoruz, beğeniye de sıkılmaya da popülerlik hükmediyor.

Öğrencimin söze “başıma bi şey gelmeyecekse” diye başlaması da bunun bir parçasıydı. Daha kimse itiraz etmeden savunmaya geçmişti. Ceylan’ı beğenmesi gerektiğini düşünüyor gibiydi, beğenmediğini söylemek için kendisine bir alan açıyordu. “Bana göre değil” o alanı sağlıyor ama ardından konuşmayı da bitiriyordu.

O gün derste bir sonuca varamadık haliyle. Zaten hepimizin aynı şeyleri ilginç ya da sıkıcı bulmasını beklemiyordum. Fark etmelerini istediğim, bu iki sözcüğün ne kadar çok şeyin yerine geçtiğiydi. “Sıkıcı” dediğimizde bir açıklama yapmış sayılıyorduk. Oysa merakımız tam da orada başlamalı.

10 yorum:

İsci_dilovası dedi ki...

Uzun metraj sıkıcı olabiliyor.
Birde dram allah dram olunca. Çok severim eserlerini tokat yemiş gibi oluyorum.

Hayat_Erkeği dedi ki...

sıkıcı olan yoktur, boş zamanda açılmış bir kitap veya film vardır.

Kanatlı Kedi dedi ki...

Orhan Pamuk hakkında pek fikrim yok, lisede bir kitabını okumuştum, ağır gelmişti, degerlendirebilmek icin şimdi tekrar okumam gerek. Ama Nuri Bilge Ceylan filmlerine bayılıyorum. Özellikle taşrada geçenler, Bir Zamanlar Anadoluda ve Ahlat Ağacı bence hem komik, hem gerçek, hem sanatsal, hem çaresizlik dolu, nasıl övsem bilemiyorum. Özellikle hem taşrada hem büyük şehirde bolca vakit geçirmiş insanlar daha iyi anlıyor bence o filmlerin kıymetini. Çok sevdiğim Bir Başkadır dizisini neden sevmediğini bir arkadaşıma sorduğumda, "çok gerçekçi, ben gerçek hayattan farklı bir şeyler görmek istiyorum filmlerde" demişti. Belki sıkıcı bulunmasının böyle bir sebebi de vardır.

Aziz dedi ki...

Mösyö, sıkıcı bir ilginçlik diyelim biz buna :)

Levent Cantek dedi ki...

Hem sıkılıp hem sevmek de mümkün demek ki :)

Levent Cantek dedi ki...

Aynı kitaba başka bir zamanda dönüp bambaşka bir şey de bulabiliyoruz. Ama “sıkıcı olan yoktur” demeye elim gitmez :) Ne okuduğumuz kadar ne zaman, hangi beklentiyle okuduğumuz da etkili .

Levent Cantek dedi ki...

Arkadaşınızın söylediği tam da merak ettiğim beklenti farkını anlatıyor. Birimiz “hayatın kendisi gibi” diye seviyoruz, diğerimiz aynı sebeple uzaklaşıyoruz. “Çok gerçekçi” dediğimizde bile neden sevdiğimiz ya da sevmediğimiz kendiliğinden anlaşılmıyor. Asıl sohbet oradan sonra başlıyor sanki.

Levent Cantek dedi ki...

Yazıda kullandığım görselin yz ile üretildiğini not olarak düşeyim.

Hayat_Erkeği dedi ki...

demek istediğim şuydu aslında; can sıkıntısından, boş kalmış olmaktan dolayı yapılan okuma veya izlenen filmlerde anlam bulamıyoruz-sıkıcı buluyoruz. öyle düşünerek yazmıştım. boş zamandan çok, bir iş gibi görerek okumak, izlemek lazım. bu bizi yoğun zihinsel çaba sarfetmeye iter ve böylece, okuduğumuzu-izlediğimizi anlatılmak istenenle beraber daha geniş anlamlandırabiliyoruz.
kendim için öyle yapıyorum. naçizane önerim olsun lütfen.
sevgiler.

Levent Cantek dedi ki...

Hayat Erkeği’ne : Şimdi daha iyi anladım, teşekkür ederim. Dikkat ve emek verdikçe ilk anda göremediğimiz şeyleri fark edebiliyoruz elbette. Haklısınız. Diğer yandan okumayı ve izlemeyi mutlaka bir iş gibi görmek gerekir mi, orada duraksıyorum. Mesleki deformasyonla ucunu kaçırdığım oluyor :)) Bazen oyalanmak için başladığımız bir kitap da bizi hiç beklemediğimiz bir yere götürebiliyor çünkü. Sevgiler.

Related Posts with Thumbnails