Cuma, Eylül 25, 2026

Kaç kitap?

Ferit Edgü ile 1965 yılında yapılmış bir söyleşiye rastladım. Edgü, kitapseverliğini vurgulamak istemiş ve “On yaşındayken elli altmış kitaplık bir kütüphanem vardı,” demiş. Doğum tarihi 1936. On yaş dediğimiz 1946, büyük savaşın hemen sonrası, kıtlık yılları, kitaba ulaşmanın bugünkü kadar kolay olmadığı zamanlar…

Çocukça bir rekabetle yazıyorum, gülmeyin: On yaşımdayken, eh, benim de o kadar kitabım vardı diyebilirim. Çizgi romanları hiç saymıyorum. Zaten onları kitap yerine koyan yoktu…

İnsan kitapla nasıl tanışır? Evvela evde ve ailede karşılaşırsınız. Evde yoksa okulda ya da kütüphanede… Şu anda sahaflık yapan bir yazar arkadaşım, değil evlerinde, yaşadığı köyde tek bir kitap bile olmadığını anlatmıştı. Sonra kitapla karşılaşınca nasıl bir açlıkla saldırdığını…

Başka bir örnek: Seneler önce ünlü bir yazarımız, röportajında henüz on üç yaşındayken Don Quijote’un tam çevirisini okuduğunu söylemişti. O yaşta ben neler okuyordum diye düşünmüştüm. Don Quijote okuyan yazarın çok ünlü bir babası vardı ve yaşadıkları evde birkaç dil konuşuluyordu filan… Edgü’nün babası da bir Osmanlı paşasının torunuymuş.

Kültürel sermaye böyle bir şey. Doğarken sizden önceki kuşaktan bir miras alıyorsunuz.

Bizim evde daha çok serüven romanları vardı. Babam her iş seyahatine çıktığında yolda okumak üzere kitap satın alırdı. Eve döndüğünde bavulundan çıkan romanları günlerce dallardım. E Yayınları favorisiydi, döner dolaşır onları alırdı. Eş dostla arada kitaplar konuşulurdu ama sanat ve edebiyattan çok heyecan ve gerilim mesele edilirdi.

Yanlış anlaşılmasın, bu siyaseten veya kültürel olarak bir reddiyecilikle filan yapılmazdı. Şöyle anlatayım: Babam ölümünden iki ay evveline kadar günde iki üç film seyrederdi. Benden daima “heyecanlı olsun” diye romanlar isterdi. O filmlerin ve romanların ortak noktası “edebîlik” değildi. Festival filmlerini, sanat sinemasını, ödüllü kitapları umursamazdı. Onları satın almaz, seyretmez, geçiştirirdi. Kitabı ve sinemayı bir eğlence olarak görüyordu. Ancak o kadardı, daha fazla değil.

Ama galiba bana bıraktığı kültürel sermayenin bir parçası da buydu: hikâye merakı, serüven iştahı, anlatılan bir şeyin arkasından gitme arzusu.

Kültürel sermaye dedim, insan o sermayeyle hayata başlıyor ama o birikimi bile isteye reddedebiliyor da. İllaki sahiplenecek diye bir kural yok demek istiyorum. Kitaplardan nefret eden çok sayıda yazar ve akademisyen çocuğu tanıyorum. Nasıl evinde hiç kitabı olmayan bir çocuk, ailesine benzemeden bir kitap kurduna dönüşebiliyorsa tersi de mümkün.

Yine de kitapların liberter bir dünyanın kapılarını aralayabildiğine inanıyorum. Romantize ediyor olabilirim. Üstelik sadece “büyük edebiyat” değil, serüven romanları da yapabilir bunu. Okunanlar tuvalette çıkmaz veya uzayda kaybolmaz yani. Bir yerlerde birikir. İnsanı mutlaka daha iyi, daha akıllı veya daha hoşgörülü yapmaz belki ama başka hayatların, başka insanların, başka ihtimallerin varlığını gösterir. Bu bile az şey değil.

Sayılara, kitap sayılarına gelince…

Kendimce hep şunu düşünürüm: 19. yüzyılda ortalama bir entelektüel, hayatı boyunca kaç kitapla karşılaşabiliyor ve kaçını okuyabiliyordu? Bugünle karşılaştırıldığında çok çok az.

On altı yaşımda filan, seksenli yıllardayken, çıkan her Türkçe romanı okuyacağım gibi bir hevese kapılmıştım. Şimdi komik geliyor ama sahiden bunu yapabileceğinizi düşünüyordunuz. Pek kitap çıkmıyordu çünkü.

İşte o azlık -kıtlık mı demeli- bizi bir yandan kötü kitaplara mahkûm ediyordu ama öte yandan, bana şiir ezberleten Türkçe öğretmenlerimin deyişiyle, “sindire sindire” okuyorduk. O yıllardan pek çok roman hâlâ kanlı canlı aklımdadır.

Sonra fotokopi çıktı, dünya kadar kitabı kopyalamaya başladım. Ardından dijital makinelerle sayfaların fotoğraflarını çekmeye, internetten indirmeye koyuldum. Şimdi elimin altında okunmayı bekleyen dünya kadar şey var. Tabii ki çok okuyorum ama eskisi kadar “sindirerek” okuyor muyum, emin değilim.

Belki değişen tam da budur. Bir zamanlar mesele kitaba ulaşmaktı, şimdi hangi kitaba yetişeceğimizi düşünüyoruz.

Bu yüzden yaşadığımız çağda “On yaşımdayken şu kadar kitabım vardı” demenin eskisi kadar anlamı kaldı mı, bilmiyorum. Oğlumun on yaşındayken benden de Edgü’den de fazla kitabı vardı. Ama onlara sarılıp uyumadı. Başka eğlenceleri vardı ve onları daha fazla önemsiyordu.

Demek ki mesele insanın on yaşındayken kaç kitabı olduğu değilmiş. Belki de kaçının içine girebildiğimiz, yaşayabildiğimiz…miş.

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails