Ferit Edgü ile 1965 yılında yapılmış bir söyleşiye
rastladım. Edgü, kitapseverliğini vurgulamak
istemiş ve “On yaşındayken elli altmış kitaplık bir kütüphanem vardı,” demiş.
Doğum tarihi 1936. On yaş dediğimiz 1946, büyük savaşın hemen sonrası, kıtlık
yılları, kitaba ulaşmanın bugünkü kadar kolay olmadığı zamanlar…
Çocukça bir rekabetle yazıyorum, gülmeyin: On
yaşımdayken, eh, benim de o kadar kitabım vardı diyebilirim. Çizgi romanları
hiç saymıyorum. Zaten onları kitap yerine koyan yoktu…
İnsan kitapla nasıl tanışır? Evvela evde ve ailede
karşılaşırsınız. Evde yoksa okulda ya da kütüphanede… Şu anda sahaflık yapan
bir yazar arkadaşım, değil evlerinde, yaşadığı köyde tek bir kitap bile
olmadığını anlatmıştı. Sonra kitapla karşılaşınca nasıl bir açlıkla
saldırdığını…
Başka bir örnek: Seneler önce ünlü bir yazarımız,
röportajında henüz on üç yaşındayken Don Quijote’un tam çevirisini okuduğunu
söylemişti. O yaşta ben neler okuyordum diye düşünmüştüm. Don Quijote okuyan yazarın
çok ünlü bir babası vardı ve yaşadıkları evde birkaç dil konuşuluyordu filan…
Edgü’nün babası da bir Osmanlı paşasının torunuymuş.
Kültürel sermaye böyle bir şey. Doğarken sizden önceki
kuşaktan bir miras alıyorsunuz.
Bizim evde daha çok serüven romanları vardı. Babam her iş
seyahatine çıktığında yolda okumak üzere kitap satın alırdı. Eve döndüğünde
bavulundan çıkan romanları günlerce dallardım. E Yayınları favorisiydi, döner
dolaşır onları alırdı. Eş dostla arada kitaplar konuşulurdu ama sanat ve
edebiyattan çok heyecan ve gerilim mesele edilirdi.
Yanlış anlaşılmasın, bu siyaseten veya kültürel olarak
bir reddiyecilikle filan yapılmazdı. Şöyle anlatayım: Babam ölümünden iki ay
evveline kadar günde iki üç film seyrederdi. Benden daima “heyecanlı olsun”
diye romanlar isterdi. O filmlerin ve romanların ortak noktası “edebîlik”
değildi. Festival filmlerini, sanat sinemasını, ödüllü kitapları umursamazdı.
Onları satın almaz, seyretmez, geçiştirirdi. Kitabı ve sinemayı bir eğlence
olarak görüyordu. Ancak o kadardı, daha fazla değil.
Ama galiba bana bıraktığı kültürel sermayenin bir parçası
da buydu: hikâye merakı, serüven iştahı, anlatılan bir şeyin arkasından gitme
arzusu.
Kültürel sermaye dedim, insan o sermayeyle hayata
başlıyor ama o birikimi bile isteye reddedebiliyor da. İllaki sahiplenecek diye
bir kural yok demek istiyorum. Kitaplardan nefret eden çok sayıda yazar ve
akademisyen çocuğu tanıyorum. Nasıl evinde hiç kitabı olmayan bir çocuk,
ailesine benzemeden bir kitap kurduna dönüşebiliyorsa tersi de mümkün.
Yine de kitapların liberter bir dünyanın kapılarını
aralayabildiğine inanıyorum. Romantize ediyor olabilirim. Üstelik sadece “büyük
edebiyat” değil, serüven romanları da yapabilir bunu. Okunanlar tuvalette
çıkmaz veya uzayda kaybolmaz yani. Bir yerlerde birikir. İnsanı mutlaka daha
iyi, daha akıllı veya daha hoşgörülü yapmaz belki ama başka hayatların, başka
insanların, başka ihtimallerin varlığını gösterir. Bu bile az şey değil.
Sayılara, kitap sayılarına gelince…
Kendimce hep şunu düşünürüm: 19. yüzyılda ortalama bir
entelektüel, hayatı boyunca kaç kitapla karşılaşabiliyor ve kaçını
okuyabiliyordu? Bugünle karşılaştırıldığında çok çok az.
On altı yaşımda filan, seksenli yıllardayken, çıkan her
Türkçe romanı okuyacağım gibi bir hevese kapılmıştım. Şimdi komik geliyor ama
sahiden bunu yapabileceğinizi düşünüyordunuz. Pek kitap çıkmıyordu çünkü.
İşte o azlık -kıtlık mı demeli- bizi bir yandan kötü
kitaplara mahkûm ediyordu ama öte yandan, bana şiir ezberleten Türkçe
öğretmenlerimin deyişiyle, “sindire sindire” okuyorduk. O yıllardan pek çok
roman hâlâ kanlı canlı aklımdadır.
Sonra fotokopi çıktı, dünya kadar kitabı kopyalamaya
başladım. Ardından dijital makinelerle sayfaların fotoğraflarını çekmeye,
internetten indirmeye koyuldum. Şimdi elimin altında okunmayı bekleyen dünya
kadar şey var. Tabii ki çok okuyorum ama eskisi kadar “sindirerek” okuyor
muyum, emin değilim.
Belki değişen tam da budur. Bir zamanlar mesele kitaba
ulaşmaktı, şimdi hangi kitaba yetişeceğimizi düşünüyoruz.
Bu yüzden yaşadığımız çağda “On yaşımdayken şu kadar
kitabım vardı” demenin eskisi kadar anlamı kaldı mı, bilmiyorum. Oğlumun on
yaşındayken benden de Edgü’den de fazla kitabı vardı. Ama onlara sarılıp
uyumadı. Başka eğlenceleri vardı ve onları daha fazla önemsiyordu.
Demek ki mesele insanın on yaşındayken kaç kitabı olduğu değilmiş. Belki de kaçının içine girebildiğimiz, yaşayabildiğimiz…miş.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder