![]() |
Bir “eser” üretiyorsanız, nasıl alımlanacağını kontrol edemezsiniz. Okur hayal edersiniz ama o okurla karşılaşacağınızın garantisi yoktur, hatta çoğu zaman karşılaşmazsınız. Doğrudan politik hikâye anlatmayı sevmiyorum. Siyaset metnin içinde slogan gibi değil, iklim gibi dolaşsın isterim: zamanın panoraması, bir aura olarak hissedilsin.
Kahramanlarım çoğu kez apolitik (hatta anti-politik) taraflarıyla sıradan insanlar olur: yaşadığı dönemi koklayan, ürkek, pragmatik, zaaflarının farkında insanlar. Ben “mesaj” peşinde koşmuyorum. Bir şeyi doğrulatmak için roman yazmak bana göre değil. Ama kahramanlarım hikâye içinde dolaşırken okurun o dönemin basıncını hissetmesini isterim.
Tek biçimli okunmak hoşuma gitmez. “Şunu demiş” diye etiketlenen metin, zaten metin olmaktan çıkar. Ben klişe akışların dışında, farklı okumaları mümkün kılan bir derinlik kurmaya çalışıyorum. Muktedir erkeklerin her şeyi başardığı anaakım çizgi roman kalıplarından bilinçli biçimde uzak duruyorum. Grafik romanla bu kadar uğraşmamın nedeni de bu: edebiyata yaslanan, edebiyatla aynı ağırlıkta duran bir iş çıkarmaya çalışıyorum.
Tarihsel gerçekliğe belirli gönderimler içeren eserlerinizde kurmaca ile tarih arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz? Belirli bir dönemin siyasi atmosferi, hikâyeyi kurarken sizin için baştan belirlenmiş bir çerçeve mi yoksa anlatı ilerledikçe kendini dayatan bir zemin mi oluyor?
Formül yok. Birikiminiz neyse, hikâye onunla yoğruluyor. Ama “dönem işi” yapıyorsanız romantik sezgiler yetmez, dersinize çalışmanız gerekir. Kenar mahalleyi anlatıyorsanız da bu masa başından kurulamaz: sahaya gidersiniz, literatürü de öğrenirsiniz. Ben üniversiteden istifa ederek ayrılmış bir akademisyenim, araştırma disiplinim var, neyi nasıl bulacağımı biliyorum.
Grafik roman senaryosu yazarken, özellikle Uzak Şehir gibi işler için, çizerin elini güçlendirecek bir arşiv kurarım. Sürekli konuşuruz: dünya nasıl görünüyor, kim nasıl giyiniyor, mekânlar nasıl kuruluyor? Çünkü grafik roman, “anlattığını gerçek göstermek” zorunda. Politik ve kültürel göndermeleri olan bir hikâye yazıyorsanız, atmosfer kurmak bir süs değil, inandırıcılığın omurgasıdır. Hatta çoğu zaman, olay akışı kadar belirleyicidir.
![]() |
Ceyhan Usanmaz, Uzak Şehir’i “Ankara Üçlemesi”ne yakışan “kara (noir) bir nokta” olarak tanımlıyor ve kara (noir) anlatıların grafik romana doğası gereği daha fazla yakıştığını dile getiriyor. Noir estetik ile grafik roman arasındaki bu ilişkiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Eserlerinizdeki noir ton, grafik romanın türsel imkânlarından mı yoksa anlatının kendi ihtiyaçlarından doğan bir estetik sonuç mu?
Uzak Şehir bir üçlemenin finali. Finalin karanlık olması gerekiyordu, çünkü “şimdiki zaman” dediğimiz şey zaten steril bir yer değil. Ankara hikâyesini böyle bitirmek tasarım gereğiydi: yüzyıllık bir dönemden kesit anlatıyorsanız, son ayağın “kara” olması neredeyse kaçınılmazdır.
Noir’ı muhalif bir tasarım olarak görürsek, grafik romanla doğal bir akrabalığı var, bana da uzak değil, edebiyata da uzak değil. Uzak Şehir “muktedirler kazanır” fikriyle gelişip sonlanıyor. Anaakım anlatı bu fikri rahatsız edici bulur, çoğu zaman da törpüler. Grafik roman ise bu sertliği taşıyabiliyor, çünkü türün estetik imkânları ve okur beklentisi daha ağır yük kaldırıyor.
O yüzden noir ton, iki yerden birden geliyor: hem anlatının ihtiyacından, hem grafik romanın imkânlarından. Kısacası: “karanlık” bir efekt değil, hikâyenin ahlaki/toplumsal sonucu.
Kenar mahallelerde yaşayan marjinalize karakterleri yalın bir dille anlatmanız, eserlerinizin “kirli gerçekçilik” (dirty realism) geleneğiyle birlikte okunmasına imkân tanıyor. Bu tanımlamanın eserlerinizi ne ölçüde temsil ettiğini düşünüyorsunuz? Bu sadelik sizin için estetik bir tercih mi yoksa anlattığınız hayatların ve karakterlerin dünyasından kaynaklanan bir anlatım biçimi mi?
Yoksulları ve kenar mahalleleri “özellikle seçmiyorum.” Benim bildiğim dünya o, iyi tanıyorum. Bir yazarın en önemli becerilerinden biri, neyi iyi anlatamayacağını bilmesidir. Yaşar Kemal’in dediği gibi “her yazarın bir Çukurovası olmalı.” Ben de bildiğim yerden yazıyorum, yaşadıklarımı da “içeriye” taşıyorum.
Gerçekçi bir dil arıyorum. Bu hayatlar zaten yeterince “temizlenmiş” bir dille anlatılıyor, steril bir Türkçe, edepli bir kadraj… Doğal olarak, gerçekliğe yaklaşınca “kirli” diye etiketleniyorsunuz. Bu yüzden “kirli gerçekçilik” okumasına itiraz etmiyorum ama mesele etiket değil: dil, o hayatın hakikatini taşıyor mu, taşımıyor mu?
![]() |

-horz.jpg)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder