![]() |
Daha nitelikli bir örnekten başlayayım: Nahit Sırrı
Örik’in o alelacayip diliyle yazdığı tuhaf bir Kıskanmak romanı vardır. Öyle
güçlüdür ki romanı bitirdiğinizde haset ve kıskançlık entrikasının aşktan daha güçlü
bir duygu olduğuna inanırsınız. Kıskançlık, kötülüğe yakın bir his gibi durur
orada: insanı daraltan, gözünü karartan, düşünceyi eyleme zorlayan bir karanlıktır.
Psikoloji literatürü kıskançlığı çoğu zaman beynin
“tehdit algısı” diye tarif ediyor: “Ben burada güvensiz hissediyorum.”
Sevdiğin/bağlandığın kişiyi (duygusal, cinsel, sosyal anlamda) kaybetmek,
insana hayati bir tehlike içinde gibi hissettirebiliyor. Üstelik kıskançlığı harekete
geçiren şeyin çoğu zaman “onu istiyorum”dan çok “ben yeterli miyim?” sorusu
olduğunu anlıyorsunuz. Kadın ya da erkek, kişi kendini değersiz hissettiğinde
kıyas motorunu çalıştırıyor: ben ile o, benim ilişkim ile başkasının
yaşadıkları…sıralanır. Sosyal medya bunu zaten pekiştiriyor, herkesin vitrini parlak.
Müthiş aşklar izliyoruz. Bizim bagaj ne yapsak yetersiz görünüyor.
Bir kavramı anlamaya çalışırken tersten gitmek zihin
açıcıdır: insan neden kıskanır diye düşünürken, insan neden kıskanmaz sorusunu
da hesaba katmak gerekiyor. Eğer biri kıskanmıyorsa, her seferinde “umursamaz”
olduğu için değil, bazen gerçekten “ben değerliyim” duygusunu hissettiği için
bunu yapmıyor. Dışarıdaki rekabet daha az tehdit edici geliyor ona. Kıyas
motoru çalışsa bile paniğe dönüşmüyor.
“Kıskanmamak” duygusuzluk değildir, çoğu kez tehdit
algısının düşük olması, özdeğerin sağlamlığı ve ilişki düzeninin netliği
anlamına gelir. İlişkide beklentiler, sadakat tanımı, sosyal sınırlar
konuşulmuşsa belirsizlik kaybolur, belirsizlik azsa kıskançlık da azalır.
Paydaşlar sakin kalabilirse, başkalarının “daha iyi” ve "daha güzel" görüntüsünün gerçeğin
tamamı olmadığını daha kolay anlar. İlişkiyi “mülkiyet” gibi değil, “ortaklık”
gibi kurar… Elbette her kıskanmama olgunluk değildir, bazen de kopuştur,
kaçınmadır, “zaten bağlanmıyorum” rahatlığıdır. Ama o başka bir yazının
meselesi.
Şimdi gelelim işin senaryo kısmına. Bildiğiniz şeyleri
anlatıyorum ama hikâye anlatıyorsanız, bu kuruntuları abartmanız, hisleri
eyleme dökmeniz gerekiyor. Aşkı sakinlik ve güven içinde anlatırsanız senaryo tek
kelimeyle sönümlenir. Kıskançlık ise çatışma üretir: yanlış anlama, hesaplaşma,
ayrılma ve yeniden barışma… Dramaturjinin ekmeğidir.
Seyirci de çoğu zaman kıskançlığı ilkel ama net bir mesaj
gibi okur: “Kıskanıyor, demek ki önemsiyor.” Telefonuyla oynarken bile resmedileni anladığı bir şeyi izlemek ister. Herkes konuşurken tersini söylese de huzurlu
sevgi “sıkıcı”, kıskançlık “ateşli” sayılır, dengenin bozulması ilgi çekicidir.
Başa döneyim: Aşkı ve kıskanmayı nasıl ölçüyoruz? Neye
göre tam ya da eksik sayıyoruz? Yaşadıklarımız mı, sosyal medyada gördüklerimiz
mi, yoksa soap operalardan öğrendiklerimiz mi bu teraziyi belirliyor? Bence terazi
aslında aşkı ölçmüyor, korkuyu ölçüyor. Kıskançlık aşkın kanıtı değil, onun
paraziti. Aşka sızarak “benim hakkım” diye konuşan, sonra da iyiliği değil
sahipliği savunan bir sesle höykürüyor. Bir yerden sonra sevdiğini korumadığı gibi
onu iyiden iyiye daraltıyor. Ve daralan şey çoğu zaman ilişki değil, insanın kendi
zihni oluyor.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder