Perşembe, Ocak 22, 2026

Aşkın paraziti

Senaryo yazarak geçindiğim için “soap opera” seçeneği sıklıkla karşıma çıkıyor, sıklıkla yazmam isteniyor. “Birazcık daha aşk” diye ikna etmeye çalışan yöneticiler eksik olmuyor. Soap opera aşkları zaten ayrılık korkusu, kavuşma arzusu ve kıskançlık entrikaları içinde gelişir. Hatta o kadar çok vurgulanır ve tekrar eder ki, ister komik bulursunuz, ister “en temel insani güdüler” diye ciddiye alırsınız ama enikonu anlatılanı bilirsiniz. Ben işim gereği, o güdülere dikkat kesilerek bakıyorum.

Daha nitelikli bir örnekten başlayayım: Nahit Sırrı Örik’in o alelacayip diliyle yazdığı tuhaf bir Kıskanmak romanı vardır. Öyle güçlüdür ki romanı bitirdiğinizde haset ve kıskançlık entrikasının aşktan daha güçlü bir duygu olduğuna inanırsınız. Kıskançlık, kötülüğe yakın bir his gibi durur orada: insanı daraltan, gözünü karartan, düşünceyi eyleme zorlayan bir karanlıktır.

Psikoloji literatürü kıskançlığı çoğu zaman beynin “tehdit algısı” diye tarif ediyor: “Ben burada güvensiz hissediyorum.” Sevdiğin/bağlandığın kişiyi (duygusal, cinsel, sosyal anlamda) kaybetmek, insana hayati bir tehlike içinde gibi hissettirebiliyor. Üstelik kıskançlığı harekete geçiren şeyin çoğu zaman “onu istiyorum”dan çok “ben yeterli miyim?” sorusu olduğunu anlıyorsunuz. Kadın ya da erkek, kişi kendini değersiz hissettiğinde kıyas motorunu çalıştırıyor: ben ile o, benim ilişkim ile başkasının yaşadıkları…sıralanır. Sosyal medya bunu zaten pekiştiriyor, herkesin vitrini parlak. Müthiş aşklar izliyoruz. Bizim bagaj ne yapsak yetersiz görünüyor.

Bir kavramı anlamaya çalışırken tersten gitmek zihin açıcıdır: insan neden kıskanır diye düşünürken, insan neden kıskanmaz sorusunu da hesaba katmak gerekiyor. Eğer biri kıskanmıyorsa, her seferinde “umursamaz” olduğu için değil, bazen gerçekten “ben değerliyim” duygusunu hissettiği için bunu yapmıyor. Dışarıdaki rekabet daha az tehdit edici geliyor ona. Kıyas motoru çalışsa bile paniğe dönüşmüyor.

Kıskanmamak” duygusuzluk değildir, çoğu kez tehdit algısının düşük olması, özdeğerin sağlamlığı ve ilişki düzeninin netliği anlamına gelir. İlişkide beklentiler, sadakat tanımı, sosyal sınırlar konuşulmuşsa belirsizlik kaybolur, belirsizlik azsa kıskançlık da azalır. Paydaşlar sakin kalabilirse, başkalarının “daha iyi” ve "daha güzel" görüntüsünün gerçeğin tamamı olmadığını daha kolay anlar. İlişkiyi “mülkiyet” gibi değil, “ortaklık” gibi kurar… Elbette her kıskanmama olgunluk değildir, bazen de kopuştur, kaçınmadır, “zaten bağlanmıyorum” rahatlığıdır. Ama o başka bir yazının meselesi.

Şimdi gelelim işin senaryo kısmına. Bildiğiniz şeyleri anlatıyorum ama hikâye anlatıyorsanız, bu kuruntuları abartmanız, hisleri eyleme dökmeniz gerekiyor. Aşkı sakinlik ve güven içinde anlatırsanız senaryo tek kelimeyle sönümlenir. Kıskançlık ise çatışma üretir: yanlış anlama, hesaplaşma, ayrılma ve yeniden barışma… Dramaturjinin ekmeğidir.

Seyirci de çoğu zaman kıskançlığı ilkel ama net bir mesaj gibi okur: “Kıskanıyor, demek ki önemsiyor.” Telefonuyla oynarken bile resmedileni anladığı bir şeyi izlemek ister. Herkes konuşurken tersini söylese de huzurlu sevgi “sıkıcı”, kıskançlık “ateşli” sayılır, dengenin bozulması ilgi çekicidir.

Başa döneyim: Aşkı ve kıskanmayı nasıl ölçüyoruz? Neye göre tam ya da eksik sayıyoruz? Yaşadıklarımız mı, sosyal medyada gördüklerimiz mi, yoksa soap operalardan öğrendiklerimiz mi bu teraziyi belirliyor? Bence terazi aslında aşkı ölçmüyor, korkuyu ölçüyor. Kıskançlık aşkın kanıtı değil, onun paraziti. Aşka sızarak “benim hakkım” diye konuşan, sonra da iyiliği değil sahipliği savunan bir sesle höykürüyor. Bir yerden sonra sevdiğini korumadığı gibi onu iyiden iyiye daraltıyor. Ve daralan şey çoğu zaman ilişki değil, insanın kendi zihni oluyor.

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails