![]() |
Ben büyürken, kime sorsan matematikten tam puan alan çocuk “zeki” sayılırdı. Gündelik hayatımızda zekâ gerektirecek pek bir şey de yoktu zaten. Kurnazlık, ilişki yönetimi, mesafe kurabilme, meraklı olma ya da yeniliğe açık olma, bunlar zekâdan çok karakter özelliği kabul edilirdi. Hatta büyüdüğüm mahallede zekâ, hafif bir delilik işareti gibiydi. Tuhaf bir anti-entelektüelizm hâkimdi: Akıllı insanlar kibirli, “elit” ve çoğu zaman sınıfsal bir öfkeyle “bizden” sayılmazdı.
Türkiye sıralamasına girmiş, yüksek puanlar almış “burslu” arkadaşlarımı, akademideki hocalarımı, mesai paylaştığım meslektaşlarımı, yazan-çizen, hasbihal ettiğim entelektüelleri düşünerek (burayı bilerek gülerek yazıyorum) “zekâ da başa bela yani Mıstık abi” gibi romantik bir yere bağlamayacağım.
Ama zeki insanlarla ilgili ilk karşılaşmalarımdan itibaren içimde oluşan bir kanaati paylaşacağım. Zihin açıcı olsun diye, genelleme yaptığımı bilerek okuyun. Evet, orta zekâlı birinin yalnızca düzenli çalışarak son derece başarılı olabileceği, tek boyutlu bir hayatın içindeyiz. Zeki insanlar bunun farkındalar ve buna göre yaşıyorlar. Ne var ki bu farkındalık onları her zaman güçlendirmiyor, tam tersine, bildiklerinden şüphe etmemelerine, aşırı bir özgüven sergilemelerine ve çevrelerindeki herkesi küçümsemelerine yol açabiliyor.
Yıllar boyunca terapist arkadaşlarıma sık sık şunu sordum: Zeki insanlarla nasıl iletişim kuruyorsunuz? Çünkü yanlış da olsa bir argümanı son derece iyi savunabilecek donanıma sahipler. Yalan söyleyebilirler, başka türlü anlatabilir, hile yapabilirler. “Onlarla nasıl ilerliyorsunuz?” merakımı defalarca dile getirdim. Yalan söylediğini bildiğiniz birinin, o yalanı nasıl savunduğunu ve bunun için nasıl bir mantık kurduğunu izlemek, bana hep fazlasıyla ilginç bir deneyim gibi gelmiştir.
Sağlıklı bir zekâ, öğrenmeye açıktır. Aptallıkla alay etmenin nafile bir uğraş olduğunu, hatta çoğu zaman özgüveni tahrip eden bir yanı bulunduğunu bilir. Nasıl mutluluk ya da mutsuzluk süreklilik taşımıyorsa, zekâ da geliştirilmedikçe, iyi şeyler yapabilme yetisine evrilmedikçe sıradanlaşır ve zamanla kötücülleşebilir. Üniversitede karşılaştığım pek çok iyi akademisyenin asabiyetini ve soru soran öğrencilere yönelttikleri öfkeyi buna bağlarım. Öğrencinin saçmalama hakkını göz ardı ederseniz, aptallığa tahammül edemeyen “büyük hoca” pozuyla bir karikatüre dönüşürsünüz.
Sınanmaktan kaçan biri, aslında zekâsını ve özgüvenini yitiriyordur, çünkü ikisi de konforla değil, itirazla ayakta kalır. Zekâ, korunması gereken bir mülk değil, sürekli riske atılması gereken bir yetidir. Sınanmayan zihin kibire, kibir de zamanla cehalete dönüşür. Ve çoğu zaman asıl problem aptallık değil, kendini çoktan tamamlanmış sanan bir aklın, öğrenmeye kapısını kapatmış olmasıdır.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder