Pazartesi, Ocak 26, 2026

Ciddiyetin Kadrajı

Fotoğraf, en az seksen yıl öncesinden, Cumhuriyet’in erken dönemlerindeki sosyal yaşamı ve giyim kültürünü iyi özetleyen karakteristik bir kare. Atmosfer, hem resmî hem de “kendini ciddiye alan” bir kamusallığı yansıtıyor. Çok “erkek” diyebilirsiniz, dönem normları zaten “çok erkekti” diye cevaplarım.

Soldaki beyefendi, daha yeni ve çizgili (pötikareye çalan) bir ceket giymiş. Ortadaki beyefendi üniforması ve kasketiyle öne çıkıyor. Aşikar bir biçimde bir memur, bana demiryolcu gibi geldi. Kadrajın en disiplinli, en “vazifesi başında” duran figürü o. Sağdaki beyefendi ise şık yeleği, kravatı ve açık renk takımıyla tipik bir dönem beyefendisi. O yıllarda kamusal alanda gazete ile poz vermek, yalnızca gündemi takip etmek değil, okuryazarlığı, kentli bir aidiyeti ve “ben de söz sahibiyim” iddiasını görünür kılan bir jestti.

Arkadaki mimari yapı, işlemeli korkuluklar ve beyaz badanalı duvarlar bir sahil kasabasını ya da resmî bir binanın arka avlusunu çağrıştırıyor. Bir ulaşım noktası, bir kamu binası, insanların boş zamanını bile yarı resmî bir disiplinle yaşadığı türden bir yer.

Bu fotoğrafı nerdeyse tamamı kadınlardan oluşan bir sohbet ortamında konuşma imkanım oldu, mesele, doğal olarak erkek ciddiyetine, bürokratik vakurluğa, gülmemeye ve poz verme kültürüne geldi. Bir arkadaş, fotoğraftaki erkeklerin duygusuz bir sertlikle, sanki suçlu arar gibi dünyaya baktıklarını söyledi. Oradan, insanın kendini suçlu ya da kabahatli hissetmesine yol açan polis klişesi geçtik. Sonra çocukluğumuza, “rejimin bekçisi” gibi davranan, siyaseten angaje, sertlikle terbiye eden öğretmenlerine… Hepimizi hayata karşı sertleştirerek hazırlamaya çalışan o figürlere.

Bugün hepimiz kameraya gülümseyerek bakıyoruz. Gerginlik ve ciddiyet “negatifsayıldığı için makbul değil. “İyi çıkmamışım” kontenjanından fotoğraflarını siliveriyor insanlar. Çevremde dikkatli bir biçimde gülümseyen öğretmenler var; iyimserlik, pozitiflik, olumlu enerji” gibi bir dil, kendini ve karşısındakini iyi hissettirmeyi ahlâkî bir görev gibi sunuyor.

Oysa seksen yıl önce insanlar özen göstererek gülmek istemiyorlardı. Ne değişti? Otoriteyle kurduğumuz ilişki mi, kamusallığın dili mi, yoksa artık herkesin kendi reklamını yapmak zorunda kaldığı yeni bir görünürlük ekonomisi mi? Algoritma neşesi dedin Mıstık abi?

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails