Çarşamba, Ocak 07, 2026

Yük almak mı yoksa...

Evvelsi gün yazdığım “unutmayacağız” yazısıyla ilgili eleştiriler geldi. “E ne yapalım, sosyal medyayı bırakalım mı yani?” diye sitem edenler oldu. Böyle bir iddiam olamaz. Kaldı ki bu tür hamleler çoğu zaman çözüm değil, romantik bir vaaza dönüşüyor; kendime de yakıştıramıyorum.

Bir formül değil ama ne yaptığımı (ve yapmadığımı) anlatayım.

Önce, sosyal medyada geçirdiğim zamanı ciddi biçimde kısıtladım. Ne kadar az kapılırsam, o kadar doğru tepki verebileceğim hissim var. Çünkü mesele “tepki vermek” değil; tepkinin neye hizmet ettiğini bilmek.

Bir olay olduğunda, eğer bir şey söyleyeceksem, kendime şu testleri uyguluyorum: Bu meseleyi sadece ilk günün hararetiyle mi konuşuyoruz, yoksa bir ay sonra hâlâ konuşabilecek miyiz? Mesele süreklilik kazanabiliyor mu? Bağlamın farkında mıyım? “Ne oldu”yu değil, “niye oldu”yu bir başkasına açıklayabilecek kadar meseleyi kavradım mı?

Sonra muhatap meselesi geliyor. Ben kiminle konuşuyorum: insanlarla mı yoksa bir “timeline”la mı? Anlatanlar ve tartışanlar gerçekten meseleyi mi konuşuyor, yoksa kendilerini mi anlatıyor? Ben kendimi mi konuşacağım, yoksa konuşarak mağduru daha görünür kılabilecek miyim? Kendimi aklama ihtiyacı duymayan, kendimi merkeze almayan bir dil kurabilecek miyim?

Bir de işin maliyeti var. Muhalefet edeceksem, benden ne eksilecek? Cümle mi kuruyorum, yoksa yük mü alıyorum? Çünkü cümle kurmak çoğu zaman kolay; asıl zor olan, kurduğun cümlenin seni rahatsız edecek bir sorumluluğa bağlanması.

Yaptığım şey “ben de buradaydım” cümlesine indirgenmemeli. Bu bir kayıt cümlesi. Vicdanın değil, katılımın kaydını tutuyor. Kayıtla yetinmek insanı zamanla tuhaf bir rahatlığa sürüklüyor: “Görev tamam.” Oysa asıl mesele görev değil; ilişki kurabilmek.

İlişki kurmadan hatırlama olmaz; empati de olmaz. İlişki kurulmazsa vicdan bir aksesuar olur, bir duygu değil bir poz hâline gelir. Benim derdim, o poza yakalanmamak.

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails