![]() |
Buna bütünüyle doğru ya da bütünüyle yanlış demek kolay
değil.
Söz konusu olan popüler kültürse, üretim, dağıtım ve
alımlamanın iç içe geçtiği karmaşık bir süreçten söz ediyoruz demektir, bu
yüzden kesin yargılara varmak sahiden zordur. Yeşilçam'ın ya da Gırgır'ın
halkın dilinden yararlandığını elbette söyleyebiliriz. Ama bu dilin
öğrenilebilir, taklit edilebilir ve yeniden üretilebilir olduğunu da unutmamak
gerekir.
Anlattıkları hayatı yaşamayan, o hayatla neredeyse hiçbir
şeyi paylaşmayan profesyoneller de bu dili üretebilir, üretmişlerdir de. Bir
gazete, dergi ya da film kitleselleştiğinde, üreticileri hitap ettikleri
insanların dilini yalnızca kullanmakla kalmaz, o dili yeniden kurmak, sürdürmek
ve geliştirmek zorunda kalırlar. Profesyonellik bunu gerektirir, hatta dayatır.
Üstelik süreç bununla da kalmaz. Taklit yoluyla üretilen
ve zamanla aslının önüne geçen bu “yeni” halk dili, eserin ve aracın gücü
sayesinde halkı da etkilemeye başlar. Bir deyiş, bir jest, bir argo sözcük ya
da bir nakarat gündelik hayata karışır, ağızdan ağıza dolaşır, bir espri ve
üslup olarak modaya dönüşür. Başlangıçta yapay ve üretilmiş olabilir ama dönüp
dolaşıp o dile yerleşir. Çünkü insanlar yalnızca kendilerine benzeyene değil,
popüler olana da meylederler.
Bu yüzden “Yeşilçam halkın dilini kullanırdı” derken
temkinli olmamız gerekir. Üç beş başarılı senaristin filmlerde kullandığı
nakaratlı, esprili argoyu doğrudan halkın dili saymak yerine, halkın dilinden
hareketle kurulmuş yapay bir dizge olarak değerlendirmek daha doğru olabilir. Benzer
bir durum Gırgır için de geçerlidir: dergide karşımıza çıkan dil, halkın
konuşmalarından süzülmüş, seçilmiş ve sansürün hoş görebileceği ölçüde
ehlileştirilmiş bir dildir.
Ne var ki bu üretilmiş dil, yıllar içinde gündelik
konuşma dilini de etkilemiştir. Böylece hangisinin kaynak, hangisinin taklit
olduğunu ayırmak giderek zorlaşır. Çünkü bu döngü yalnızca “halktan sanatçıya”
değil taklit, uyarlama ve yerelleştirme yollarıyla sanatçılar arasında da işler.
Turist Ömer'in Raj Kapoor'un avare tipinden, o tipin de Chaplin'in Şarlo'sundan
esinlendiğini bilmek bunu değiştirmez. Öztürk Serengil'le özdeşleşen, Mücap Ofluoğlu'nun
seslendirmesiyle biçimlenen “Yeşşe” deyişi İsmet İnönü'nün ağzına kadar
ulaştığında, hâlâ halktan sanatçıya doğru ilerleyen tek yönlü bir etkiden söz
edebilir miyiz? Bu üreticilerin ne kadar “halktan” olduklarını sormanın bile
net bir ölçüsü yok.
Peki, aradan yarım asırdan fazla zaman geçtikten sonra bu
filmlere ve dergilere bakarak ne söyleyeceğiz? “Halkın dili nasıldı?” sorusuna cevap ararken hangi kaynaklara başvuracağız? Popüler kültürün
karmaşıklığından söz ederken tam da bunu kastediyorum.
Halka hitap etmeye çalışmak başka, popüler olmak başka
bir şeydir. Temsil başka, gerçeklik başka, tahkiyenin ya da esprinin gücü,
maharetli çizgiler, oyuncunun pırıltısı ise bambaşka şeylerdir.
Bunları birbirine karıştırdığımızda başarıyı açıklamış
olmuyoruz. Yalnızca başarıya, hoşumuza giden romantik bir “yerli ve millî”
hikâye uyduruyoruz. Herkesin “ayna” dediği meğer makinaymış Mıstık abi.

4 yorum:
Mösyö, polemik olmasın diye mi isim vermiyorsun?
Bu vurguyu isim sıralamaya gerek olmayacak kadar çok insan söylüyor ve yapıyor çünkü
Hocam, halka ait olanın nasıl derlendiğine kadar gider bu mesele. Hangi türküleri aldılar, hangilerini almadılar
Evet, olmuş öyle şeyler
Yorum Gönder