![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Yukarıdaki resim, Sophia'nın Mansfield'e attığı bu bakış yüzünden popüler kültürün en ünlü haset-kıskançlık fotoğraflarından biri sayılıyor. 1958 yılında Beverly Hills'teki ünlü Romanoff Lokantasında Joe Shere yakalamış bu anı... Aşağıdaki görseller onların çeşitlemeleri...
![]() |
| Heidi Klum, Sophia Loren & Jayne Mansfield olmuş aynı karede, NYC, Mark Seliger, 2002 |
![]() |
| Julie Bowen ve Sophia Vergara |
![]() |
| http://lorenzodimauro.deviantart.com/art/Sofia-262713634 |
![]() |
| http://lorenzodimauro.deviantart.com/art/Jayne-262713396 |
![]() |
| Bir manipülasyon örneği: http://fyuiedioedkehjem.deviantart.com/art/Sophia-Loren-vs-Jayne-Mansfield-456311621 |
![]() |
![]() |
Mektupta ilk dikkat çekici şey, övgünün nezaketen yapılmaması. “Sizi severdik” cümlesi, “şimdi de bizim ölçülerimize uyacaksınız” demek için kurulmuş bir giriş kapısı çünkü. Sevgi, bağ kurmak için değil, bağın bedelini hatırlatmak için kullanılıyor. Bu yüzden ton çelişkili: Dostça selamlıyor ama alenen disipline ediyor. “Güçlü silahınız olan çizginizle bu savaşıma katıldığınızdan kuşkumuz yok” dedikten hemen sonra “şu karikatürünüzü kınıyoruz” diye devam ediyor. Yani “silahın var, ama hedefi ben gösteririm.”
İkinci dikkat çekici şey, karikatürden beklenen “tutarlılık” fikri. Normalde tutarlılık, üslup ve dünya görüşüyle ilgili bir beklenti olabilir. Burada ise tutarlılık, doğrudan hizaya sokmayla ilgili: Karikatürist, Soğuk Savaş’ın iki kutbunu “aynı kefeye koyamaz”, işçi figürü “yanlış yere varamaz.” Çünkü o imge, işçi sınıfını “zayıf” gösterebilir, zayıflık da ideolojinin afişine yakışmaz. İmgeyi yasaklıyor, yerine pankart istiyor.
Demek istediğim şu: Sanatsal bir tutarlılık değil, ideolojik bir doğruluk testi talep ediliyor. Karikatür propaganda malzemesi değilse “olumsuz imaj” üretiyor sayılıyor. Mektubun “bazı gerçeklere ters” dediği şey, "gerçeğin" kendisi değil, yazarın kabul ettiği yörünge.
Üçüncü dikkat çekici şey, okurun karikatürü nasıl okuduğu değil, karikatürü nasıl yazdığı. Çünkü mektup bir “itiraz”la yetinmiyor, alternatif karikatür önerileri sıralıyor. İşçi sınıfının tepkisi “pek çok şekilde belirtilebilirdi” diyerek seçenekler açıyor: “Bireysel terörizmin işçi sınıfına zarar verdiği işlenebilir”, “terörün faturasının barış güçlerine kesilmek istendiği vurgulanabilir”, “yasaklar altında tutulduğu anlatılabilir”… Bu liste, metnin kilit cümlesinde açıkça itiraf ediliyor: “Örnekler çoğaltılabilir.” Yani “Sana daha çok örnek veririm, sen de bunları çizersin.” Okur, tüketici olmaktan çıkıp üretimin içine sızıyor, çizginin konusunu, finalini, hatta alt metnini tayin etmeye kalkıyor.
Bu noktada mesele, bir okurun SSCB’yi savunması ya da ABD’yi eleştirmesi değil. Mesele, karikatürün alanına dair bir inanç: Karikatür dünyayı tartışmaya açmak için değil, doğruyu ilan etmek için vardır. Öyle ki karikatürün ironisi, muğlaklığı, çelişkiyi sevme hakkı (yani karikatürü karikatür yapan şey) bir arıza olarak görülüyor.
Bu mektup, bir karikatür tartışması gibi görünürken aslında daha çıplak (dolayısıyla rahatsız edici) bir şey söylüyor: Okur, çizgiyi çizgi olduğu için değil, çizgi, okurun inandığı şeyi tekrar ettiği sürece seviyor. Karikatürün kendisi değil, karikatürün “doğru tarafı” önem kazanıyor. Sevgi şartlıdır. Ve şartın adı “tutarlılık”tır: yani itaat.
Karikatürün derdi tam da bunun tersidir oysa. Karikatür, taraf olmayı değil, tarafların içindeki çelişkiyi göstermeyi sever. Kimi zaman bir işçiyi ruh doktoruna götürür, kimi zaman iki kutbu aynı kefeye koyar, kimi zaman okurun sinirini bozar. Çünkü karikatür, okuru rahatlatmak için değil, onu sarsmak içindir. Mektup ise okuru sarsan her şeye itiraz ediyor: “Bizi yerimizden etme, bizi teyit et.”
Sonunda “dostça selamlarımızla” yazıyor. Dostluk burada birbirine alan açmak değil, alanı daraltmak demek. Karikatüriste “daha nitelikli yapıtlar bekliyoruz” derken, aslında “daha düzgün sloganlar bekliyoruz” diyor. Mektubun asıl konusu, karikatürün niteliği değil, karikatürün sınırları.
Kapanışı küçük bir notla yapayım: Sol tarihe meraklı olanlar, mektupta geçen Yarın dergisine bir baksın. Karikatür tarihine ilgi duyanlar da mektubun “olumlu örnek” diye işaret ettiği Engin Ergönültaş’ın o yıllarda sol dergilerde çizdiklerini karıştırsın.
Bazen bir mektup, bir dönemin bütün reflekslerini bir sayfaya sığdırabiliyor. Ve bazen okur, sanatın muhatabı olmaktan vazgeçip sanatın sahibi olmaya kalkabiliyor.
![]() |
![]() |
Daha nitelikli bir örnekten başlayayım: Nahit Sırrı
Örik’in o alelacayip diliyle yazdığı tuhaf bir Kıskanmak romanı vardır. Öyle
güçlüdür ki romanı bitirdiğinizde haset ve kıskançlık entrikasının aşktan daha güçlü
bir duygu olduğuna inanırsınız. Kıskançlık, kötülüğe yakın bir his gibi durur
orada: insanı daraltan, gözünü karartan, düşünceyi eyleme zorlayan bir karanlıktır.
Psikoloji literatürü kıskançlığı çoğu zaman beynin
“tehdit algısı” diye tarif ediyor: “Ben burada güvensiz hissediyorum.”
Sevdiğin/bağlandığın kişiyi (duygusal, cinsel, sosyal anlamda) kaybetmek,
insana hayati bir tehlike içinde gibi hissettirebiliyor. Üstelik kıskançlığı harekete
geçiren şeyin çoğu zaman “onu istiyorum”dan çok “ben yeterli miyim?” sorusu
olduğunu anlıyorsunuz. Kadın ya da erkek, kişi kendini değersiz hissettiğinde
kıyas motorunu çalıştırıyor: ben ile o, benim ilişkim ile başkasının
yaşadıkları…sıralanır. Sosyal medya bunu zaten pekiştiriyor, herkesin vitrini parlak.
Müthiş aşklar izliyoruz. Bizim bagaj ne yapsak yetersiz görünüyor.
Bir kavramı anlamaya çalışırken tersten gitmek zihin
açıcıdır: insan neden kıskanır diye düşünürken, insan neden kıskanmaz sorusunu
da hesaba katmak gerekiyor. Eğer biri kıskanmıyorsa, her seferinde “umursamaz”
olduğu için değil, bazen gerçekten “ben değerliyim” duygusunu hissettiği için
bunu yapmıyor. Dışarıdaki rekabet daha az tehdit edici geliyor ona. Kıyas
motoru çalışsa bile paniğe dönüşmüyor.
“Kıskanmamak” duygusuzluk değildir, çoğu kez tehdit
algısının düşük olması, özdeğerin sağlamlığı ve ilişki düzeninin netliği
anlamına gelir. İlişkide beklentiler, sadakat tanımı, sosyal sınırlar
konuşulmuşsa belirsizlik kaybolur, belirsizlik azsa kıskançlık da azalır.
Paydaşlar sakin kalabilirse, başkalarının “daha iyi” ve "daha güzel" görüntüsünün gerçeğin
tamamı olmadığını daha kolay anlar. İlişkiyi “mülkiyet” gibi değil, “ortaklık”
gibi kurar… Elbette her kıskanmama olgunluk değildir, bazen de kopuştur,
kaçınmadır, “zaten bağlanmıyorum” rahatlığıdır. Ama o başka bir yazının
meselesi.
Şimdi gelelim işin senaryo kısmına. Bildiğiniz şeyleri
anlatıyorum ama hikâye anlatıyorsanız, bu kuruntuları abartmanız, hisleri
eyleme dökmeniz gerekiyor. Aşkı sakinlik ve güven içinde anlatırsanız senaryo tek
kelimeyle sönümlenir. Kıskançlık ise çatışma üretir: yanlış anlama, hesaplaşma,
ayrılma ve yeniden barışma… Dramaturjinin ekmeğidir.
Seyirci de çoğu zaman kıskançlığı ilkel ama net bir mesaj
gibi okur: “Kıskanıyor, demek ki önemsiyor.” Telefonuyla oynarken bile resmedileni anladığı bir şeyi izlemek ister. Herkes konuşurken tersini söylese de huzurlu
sevgi “sıkıcı”, kıskançlık “ateşli” sayılır, dengenin bozulması ilgi çekicidir.
Başa döneyim: Aşkı ve kıskanmayı nasıl ölçüyoruz? Neye
göre tam ya da eksik sayıyoruz? Yaşadıklarımız mı, sosyal medyada gördüklerimiz
mi, yoksa soap operalardan öğrendiklerimiz mi bu teraziyi belirliyor? Bence terazi
aslında aşkı ölçmüyor, korkuyu ölçüyor. Kıskançlık aşkın kanıtı değil, onun
paraziti. Aşka sızarak “benim hakkım” diye konuşan, sonra da iyiliği değil
sahipliği savunan bir sesle höykürüyor. Bir yerden sonra sevdiğini korumadığı gibi
onu iyiden iyiye daraltıyor. Ve daralan şey çoğu zaman ilişki değil, insanın kendi
zihni oluyor.
![]() |
Bir “eser” üretiyorsanız, nasıl alımlanacağını kontrol edemezsiniz. Okur hayal edersiniz ama o okurla karşılaşacağınızın garantisi yoktur, hatta çoğu zaman karşılaşmazsınız. Doğrudan politik hikâye anlatmayı sevmiyorum. Siyaset metnin içinde slogan gibi değil, iklim gibi dolaşsın isterim: zamanın panoraması, bir aura olarak hissedilsin.
Kahramanlarım çoğu kez apolitik (hatta anti-politik) taraflarıyla sıradan insanlar olur: yaşadığı dönemi koklayan, ürkek, pragmatik, zaaflarının farkında insanlar. Ben “mesaj” peşinde koşmuyorum. Bir şeyi doğrulatmak için roman yazmak bana göre değil. Ama kahramanlarım hikâye içinde dolaşırken okurun o dönemin basıncını hissetmesini isterim.
Tek biçimli okunmak hoşuma gitmez. “Şunu demiş” diye etiketlenen metin, zaten metin olmaktan çıkar. Ben klişe akışların dışında, farklı okumaları mümkün kılan bir derinlik kurmaya çalışıyorum. Muktedir erkeklerin her şeyi başardığı anaakım çizgi roman kalıplarından bilinçli biçimde uzak duruyorum. Grafik romanla bu kadar uğraşmamın nedeni de bu: edebiyata yaslanan, edebiyatla aynı ağırlıkta duran bir iş çıkarmaya çalışıyorum.
Tarihsel gerçekliğe belirli gönderimler içeren eserlerinizde kurmaca ile tarih arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz? Belirli bir dönemin siyasi atmosferi, hikâyeyi kurarken sizin için baştan belirlenmiş bir çerçeve mi yoksa anlatı ilerledikçe kendini dayatan bir zemin mi oluyor?
Formül yok. Birikiminiz neyse, hikâye onunla yoğruluyor. Ama “dönem işi” yapıyorsanız romantik sezgiler yetmez, dersinize çalışmanız gerekir. Kenar mahalleyi anlatıyorsanız da bu masa başından kurulamaz: sahaya gidersiniz, literatürü de öğrenirsiniz. Ben üniversiteden istifa ederek ayrılmış bir akademisyenim, araştırma disiplinim var, neyi nasıl bulacağımı biliyorum.
Grafik roman senaryosu yazarken, özellikle Uzak Şehir gibi işler için, çizerin elini güçlendirecek bir arşiv kurarım. Sürekli konuşuruz: dünya nasıl görünüyor, kim nasıl giyiniyor, mekânlar nasıl kuruluyor? Çünkü grafik roman, “anlattığını gerçek göstermek” zorunda. Politik ve kültürel göndermeleri olan bir hikâye yazıyorsanız, atmosfer kurmak bir süs değil, inandırıcılığın omurgasıdır. Hatta çoğu zaman, olay akışı kadar belirleyicidir.
![]() |
Ceyhan Usanmaz, Uzak Şehir’i “Ankara Üçlemesi”ne yakışan “kara (noir) bir nokta” olarak tanımlıyor ve kara (noir) anlatıların grafik romana doğası gereği daha fazla yakıştığını dile getiriyor. Noir estetik ile grafik roman arasındaki bu ilişkiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Eserlerinizdeki noir ton, grafik romanın türsel imkânlarından mı yoksa anlatının kendi ihtiyaçlarından doğan bir estetik sonuç mu?
Uzak Şehir bir üçlemenin finali. Finalin karanlık olması gerekiyordu, çünkü “şimdiki zaman” dediğimiz şey zaten steril bir yer değil. Ankara hikâyesini böyle bitirmek tasarım gereğiydi: yüzyıllık bir dönemden kesit anlatıyorsanız, son ayağın “kara” olması neredeyse kaçınılmazdır.
Noir’ı muhalif bir tasarım olarak görürsek, grafik romanla doğal bir akrabalığı var, bana da uzak değil, edebiyata da uzak değil. Uzak Şehir “muktedirler kazanır” fikriyle gelişip sonlanıyor. Anaakım anlatı bu fikri rahatsız edici bulur, çoğu zaman da törpüler. Grafik roman ise bu sertliği taşıyabiliyor, çünkü türün estetik imkânları ve okur beklentisi daha ağır yük kaldırıyor.
O yüzden noir ton, iki yerden birden geliyor: hem anlatının ihtiyacından, hem grafik romanın imkânlarından. Kısacası: “karanlık” bir efekt değil, hikâyenin ahlaki/toplumsal sonucu.
Kenar mahallelerde yaşayan marjinalize karakterleri yalın bir dille anlatmanız, eserlerinizin “kirli gerçekçilik” (dirty realism) geleneğiyle birlikte okunmasına imkân tanıyor. Bu tanımlamanın eserlerinizi ne ölçüde temsil ettiğini düşünüyorsunuz? Bu sadelik sizin için estetik bir tercih mi yoksa anlattığınız hayatların ve karakterlerin dünyasından kaynaklanan bir anlatım biçimi mi?
Yoksulları ve kenar mahalleleri “özellikle seçmiyorum.” Benim bildiğim dünya o, iyi tanıyorum. Bir yazarın en önemli becerilerinden biri, neyi iyi anlatamayacağını bilmesidir. Yaşar Kemal’in dediği gibi “her yazarın bir Çukurovası olmalı.” Ben de bildiğim yerden yazıyorum, yaşadıklarımı da “içeriye” taşıyorum.
Gerçekçi bir dil arıyorum. Bu hayatlar zaten yeterince “temizlenmiş” bir dille anlatılıyor, steril bir Türkçe, edepli bir kadraj… Doğal olarak, gerçekliğe yaklaşınca “kirli” diye etiketleniyorsunuz. Bu yüzden “kirli gerçekçilik” okumasına itiraz etmiyorum ama mesele etiket değil: dil, o hayatın hakikatini taşıyor mu, taşımıyor mu?
![]() |
![]() |
İki hissi aynı anda kaydediyor olması ayrıca hoşuma gitti.
Fotoğrafın bir cazibesi ve tehdidi var. “Beni
çek, ben buradayım” diyen de var, ecel gibi kameradan korkan da.
Arkadaşım De. fotoğrafa bakar bakmaz “hovardalık”
yaparken yakalanan erkekler olduklarını düşündü. Olamaz diyemedim.
![]() |
| Anıtı Dikilen Sinek, İsmail Gülgeç |
![]() |
| Ben Karışmam, Bülent Karaköse |
![]() |
| Pantolon Düğmesi, Köksal Çiftçi |
![]() |
| Sizin Memlekette Eşek Yok mu?, Köksal Çiftçi |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Çok sürmedi, kaçış yolumuzda karşımıza Kur’an okuyan bir adam çıktı. Hiç yoktan, bizi çevirdi, lafla sözle yanına oturttu. O günlerde bizim oralarda dershane açan, “abilik” yapan Nurculardan biriydi. Biz öğretmenlerden kaçmışız, kıkırdıyoruz filan, soğuk yüzüyle hayat, “yakalama” işini başka bir gardiyana devretmiş, üstümüze çöküyor. O faslı geçiyorum.
Adam, ezberlenmiş bir konuşma temposuyla Allah’ın varlığını tartışmaya başladı: yokluk ihtimalini rahleye yatırıp, sonra onu kendi kurduğu mantıkla tarumar ederek “ispatladı”. Vardı işte! Biz kem küm bile etmeden günah olmasın diye susup dinledik. Asıl aklımda kalan, bir ara söylediği bir cümleydi: “Dert iyidir,” dedi, “Allah insanın derdini artırsın.” Geveze bir arkadaşımla tasavvufa dahi bağladı, dertten, aşktan, arayıştan söz ederek hepsini tek nefeste halletti.
Sufilere göre dert, hakikate varma iştahıdır, insanın içindeki o “yerinde duramama” hâlini anlatır. Bu yüzden “dert” nerdeyse hayır duası sayılır. “Dertli dolaba binesin” deyişi de o yüzden bir beddua filan değildir.
Adam dünya nimetlerini reddeden bir sufi falan değildi. Üç beş gün sonra yine gördük çünkü: yol kenarına park ettiği Mercedes’ine biniyordu. Demek ki o tepede, o ayazda, sufi gibi giyinip Kur’an okumak ona iyi geliyordu. Herkesin bir terapi yöntemi var: kimi benim gibi yürüyüş yapar, kimi aşık olur, kimi susar, kimi nefes egzersizi, kimi de derviş kostümüyle kendine “manzara” kurar. Belki de mesele tam da budur Mıstık abi, insanın kendi derdini “dervişçe” paketleyip kendine sunmasıdır.
Ne zaman hayat kararsa, dertlerim büyüse, mutsuz olsam, yalnız ve ağrılı günlerim uzasa, o laf gelir aklıma: “Allah derdini artırsın Levent” diye mırıldanırım. “Vicdanen” irkilmeliyim ama istemsizce gülümserim de. Çünkü o cümlenin içinde hem hakikat var, hem de benim hafızamın küçük sahtekârlığını faş ediyor: kaçtığımız okul, yakalandığımız tepe ve mercedesle eve dönen “derviş”.
![]() |
![]() |