Cumartesi, Ocak 31, 2026

İtirazla ayakta

Okuduğum okullar ve yaptığım işler nedeniyle olabilir, hayatım boyunca çok başarılı, çok yetenekli ve gerçekten çok zeki insanlarla karşılaştım. Kimiyle yol arkadaşlığı yaptım, kimiyle dost oldum. İtiraf edeyim, zekânın ne menem bir şey olduğunu, bu insanlarla karşılaşana kadar ciddi ciddi düşünmüş değildim.

Ben büyürken, kime sorsan matematikten tam puan alan çocuk “zeki” sayılırdı. Gündelik hayatımızda zekâ gerektirecek pek bir şey de yoktu zaten. Kurnazlık, ilişki yönetimi, mesafe kurabilme, meraklı olma ya da yeniliğe açık olma, bunlar zekâdan çok karakter özelliği kabul edilirdi. Hatta büyüdüğüm mahallede zekâ, hafif bir delilik işareti gibiydi. Tuhaf bir anti-entelektüelizm hâkimdi: Akıllı insanlar kibirli, “elit” ve çoğu zaman sınıfsal bir öfkeyle “bizden” sayılmazdı.

Türkiye sıralamasına girmiş, yüksek puanlar almış “burslu” arkadaşlarımı, akademideki hocalarımı, mesai paylaştığım meslektaşlarımı, yazan-çizen, hasbihal ettiğim entelektüelleri düşünerek (burayı bilerek gülerek yazıyorum) “zekâ da başa bela yani Mıstık abi” gibi romantik bir yere bağlamayacağım.

Ama zeki insanlarla ilgili ilk karşılaşmalarımdan itibaren içimde oluşan bir kanaati paylaşacağım. Zihin açıcı olsun diye, genelleme yaptığımı bilerek okuyun. Evet, orta zekâlı birinin yalnızca düzenli çalışarak son derece başarılı olabileceği, tek boyutlu bir hayatın içindeyiz. Zeki insanlar bunun farkındalar ve buna göre yaşıyorlar. Ne var ki bu farkındalık onları her zaman güçlendirmiyor, tam tersine, bildiklerinden şüphe etmemelerine, aşırı bir özgüven sergilemelerine ve çevrelerindeki herkesi küçümsemelerine yol açabiliyor.

Yıllar boyunca terapist arkadaşlarıma sık sık şunu sordum: Zeki insanlarla nasıl iletişim kuruyorsunuz? Çünkü yanlış da olsa bir argümanı son derece iyi savunabilecek donanıma sahipler. Yalan söyleyebilirler, başka türlü anlatabilir, hile yapabilirler. “Onlarla nasıl ilerliyorsunuz?” merakımı defalarca dile getirdim. Yalan söylediğini bildiğiniz birinin, o yalanı nasıl savunduğunu ve bunun için nasıl bir mantık kurduğunu izlemek, bana hep fazlasıyla ilginç bir deneyim gibi gelmiştir.

Sağlıklı bir zekâ, öğrenmeye açıktır. Aptallıkla alay etmenin nafile bir uğraş olduğunu, hatta çoğu zaman özgüveni tahrip eden bir yanı bulunduğunu bilir. Nasıl mutluluk ya da mutsuzluk süreklilik taşımıyorsa, zekâ da geliştirilmedikçe, iyi şeyler yapabilme yetisine evrilmedikçe sıradanlaşır ve zamanla kötücülleşebilir. Üniversitede karşılaştığım pek çok iyi akademisyenin asabiyetini ve soru soran öğrencilere yönelttikleri öfkeyi buna bağlarım. Öğrencinin saçmalama hakkını göz ardı ederseniz, aptallığa tahammül edemeyen “büyük hoca” pozuyla bir karikatüre dönüşürsünüz.

Sınanmaktan kaçan biri, aslında zekâsını ve özgüvenini yitiriyordur, çünkü ikisi de konforla değil, itirazla ayakta kalır. Zekâ, korunması gereken bir mülk değil, sürekli riske atılması gereken bir yetidir. Sınanmayan zihin kibire, kibir de zamanla cehalete dönüşür. Ve çoğu zaman asıl problem aptallık değil, kendini çoktan tamamlanmış sanan bir aklın, öğrenmeye kapısını kapatmış olmasıdır.

Cuma, Ocak 30, 2026

Alparslan 2025

Bir merakım var: yeni doğan çocuklara verilen isimlere oldum olası dikkat kesilirim. Çünkü isim dediğin, çoğu zaman bir umudu, bir beklentiyi, bir özlemi, bazen de maziye (ve kutsanan aileye) ait bir itibarı çocuğun üstüne iliştirme arzusunu taşır. Dolayısıyla bize, yaşanan zamanın ruhu hakkında bir şey söyler.

Birkaç yıldır TÜİK, her yıl başında yeni doğan çocuk isimleriyle ilgili istatistikler ve dökümler paylaşıyor. En çok konulan erkek ve kız çocuk isimlerine bakınca kabaca şu tablo çıkıyor: Erkeklerde “güç ve liderlik” çağrışımı yapan bir hat (Alparslan, Metehan, Aslan), kızlarda ise daha “zarif ve estetik” tınılar (Defne, Alya, Duru) öne çıkıyor.

Şöyle de diyebilirdim: Tarihî kahramanlara (Alparslan, Metehan), Türk mitolojisine ve eski Türkçeye (Umay, Gökçe, Göktuğ), bir de modern ama kısa, kolay tınılara (Alya, Asel) dönük belirgin bir ilgi var. Bu isimleri kimler seçiyor, hangi sınıfsal/kültürel sermayeyle, hangi saiklerle karar veriyorlar, elimizde herhangi bir veri yok.

İnsanlar çocuğa isim verirken, farkında olarak ya da olmayarak, “bu çağda ayakta kalmanın” şifresini de fısıldıyorlar: güçlü olsun, sert dursun, yenilmesin şu bu. Alparslan gibi bir isim, bu yüzden sadece tarihî bir gönderme değil, bugünün kaygısına, güvensizliğine ve geleceği kontrol etme arzusuna verilmiş sembolik bir “zırh.” Kız isimlerindeki “zarafet” çizgisi de aynı resmin başka bir veçhesi: Duru, Defne, Alya sanki hayatın kabalığına karşı estetik bir itiraz olsun istenmiş.

2023’te bu meseleye “takılmış” ve yazmıştım, aradan geçen iki yılda tablo pek değişmedi. Necip milletimiz mi demeli, gençlerimiz mi bilemiyorum, yeni doğan erkek çocuklarına en çok Alparslan ismini veriyor. Bunun partizanlıkla ya da Türkeş’le ilgisi yoktur diyemeyiz, fakat meseleyi sadece oraya indirgemek kolaycılık olur. Daha geniş bir “şimdiki zaman” milliyetçi habitusunun, epik bir hayali (hatta geleceğe dair bir teminat arzusunu) sembolize ettiğini göz ardı edemeyiz. Ben büyürken bu kadar çok “Alparslan” yoktu, hocalık yaptığım yıllarda da yoktu. Gözle görülür bir patlamadan söz ediyoruz.

Bu patlamayı tek başına bir “isim modası” diye geçiştirmek mümkün, ama isimler genellikle modadan fazlasını taşır. Çünkü isim verme, ailenin çocuğa dair dileğini olduğu kadar, zamanın baskısını ve çevreden duyulan telkinleri de içine alır. Bu yüzden isim listeleri, toplumsal arzuların ve kaygıların en görünür hâle geldiği yerlerden biri sayılabilir. Tam da bu yüzden “Alparslan” ısrarı, bir tercih olmaktan çok bir eğilim olarak okunması gerekiyor. 

Karga

Perşembe, Ocak 29, 2026

Ruhhattı 12






Bunu da mı bilmiyorsun?

Neredeyse on yıl olacak: İstanbul’da bir film yapımcısıyla kısa bir iş görüşmesi yapmak ve tanışmak üzere Akmerkez’de buluşmaya gittim. İstanbul benim için bir tür kaos. Çok bilindik bir yere gidiyor olsam bile daima aynı tedirginliği taşıyorum: vakti ayarlayamam ve insanları bekletirim gibi hissediyorum.

Bu hâl bende otomatik bir savunma refleksi yaratıyor: Gideceğim yere mutlaka erken varıyorum, zaman öldürüyorum, taşralı bir voyeur gibi dolaşıyorum, “peh peh” diye diye insan süzüyorum. Akmerkez’de Ankaralı bir Bodler gibiydim Mıstık abi, sen anladın beni.

Gezinirken koridorda bir kalabalık gördüm: kameralar, mikrofonlar, birileriyle röportaj yapılıyor. Baktım, güzelce, Slav bir kadınla konuşuyorlar. Bu kadar insan toplanınca merak etmedim desem yalan olur. Hatta “Acun’un ünlü ettiklerinden biri herhâlde” diye düşündüm. Televizyonum olmayınca -olan biteni izlemeyince- insan şimdiki zamanın ünlülerini tanıyamıyor. Neyse, üstünde durmadım, yola devam ettim.

Dönüşte bir baktım: Kalabalık hâlâ orada. Kameralar aynı, düzen aynı, eksilme meksilme yok. “Meh” dedim, kimmiş bu kadar merak uyandıran, bir sorayım.

Gazetecilerden birine yaklaşıp “Kim bu ya?” dedim. Çocuk bana öyle bir baktı ki… Şaşırma değil, resmen gözleri büyüdü: “Mustafa Sandaal,” dedi (son hecesini de uzatarak). “Hıı,” dedim ama hâlâ anlamadım. Meğer konuşan onun karısıymış, yanında duran Musti’yi seçememişim. Biraz geri çekildim, sonra basamakların yardımıyla hafif yükselince Mustafa Sandal’ı ve ona göre uzun boylu olan eşini ancak ayırt eder hâle geldim.
,
Gazetecinin o büyüyen gözleri, benim bilmezliğim ve kadına kilitlenen kameralar… Günün esprili hatırası olarak cebime girdi.

Kendimle eğlendiğim taraflarım var: Burhan Kuzu’yu mesela, ölene kadar hiç seyretmemiştim. Vefatından sonra bu kadar konuşulunca bir videosunu açıp baktım. Bugüne kadar bizim cenahın dijital yayınlarını -mesela Halk TV’yi- bir saat bile izlemedim. Kahramanlık hikâyesi gibi anlattığımı sanmayın: Hani uzun bir dizi vardır da bir yerde koparsınız, sonra “ucunu kaçırdım, artık dahil olamıyorum” hissi gelir ya… Benimki biraz öyle. Bir noktadan sonra sahiden ne olduğunu takip edemiyorum, ilgimi çekmiyor.

Popüler kültürle bu kadar sene uğraşıp aktüelden bu kadar kopacağımı ben bile tahmin etmezdim.

Kitaplar, filmler, diziler, çizgi romanlar, sahafiyeler… Başka bir gündemle hayatımı sürdürüyorum, eksiklik de hissetmiyorum. Bilemiyorum, belki yaptığım işin yoğunluğu beni bir tercih yapmaya zorladı. Vaktim azaldı diyerek de olabilir, “hikâyelerle, sanatla bağım kopmasa yeter” diye aktüelden, bile isteye, uzak durdum.

Bilenler için yeni bir şey yazmadığımın farkındayım, aralıklarla anlattığım şeyler bunlar. Aktüele ve gündeme olan ilgisizliğimi olumsuz bir biçimde yorumlayarak eleştirilebiliyorum. Oysa yeni bir şey değil bu, televizyon ve sosyal medya aurasından uzak durarak, başka bir gündemle yaşama halimi nerdeyse yirmi yıldır sürdürüyorum. Üstelik bu durum hem değişsin istemiyorum hem de kim kimdir bilemeyecek bir “uzaylıya” dönüştüm, meşrebim gereği bilmediğim konulardan uzak duruyorum.


Çarşamba, Ocak 28, 2026

Zehir Hafiye

Bizdeki adıyla Zehir Hafiye, Manfred Schmidt’in Nick Knatterton adıyla 1950’lerde Almanya’da popülerleşmiş bir çizgi roman parodisi. Yakınlarda sahaflardan bir albümünü buldum, içinde tarih yok ama kütüphane kaydında 1959? diye geçiyor. Gazetede yayımlanan iki serüveni birleştirmişler.

Çeviriyi Halit Kıvanç yapmış. “Çeviri” demek ne kadar doğru emin değilim, daha çok uydurma-uyarlama, hatta yer yer yeniden yazım. Zehir Hafiye’nin Holmesvari biçimde dilinden düşmeyen “(Ich) kombiniere!” (Sonuç çıkarıyorum! / Bağlantı kuruyorum!) cümlesini Kıvanç’ın “çaktım”a çevirmesi buna iyi bir örnek. Her hamle aynı ölçüde başarılı mı? Değil. Ama zamana yenilen esprileri de hesaba katıyorum, haksızlık etmek istemem.


Dizi sevilince, Kıvanç’ın senaryosu ve
Bedri Koraman’ın çizgileriyle Tekir Hafiye adlı bir kopyası da üretilmişti. O faslı geçelim. Milliyet, banttan memnun kalmış olmalı ki seriyi baştan sona yayımladı, kopyasına yol verdi, albümünü çıkardı, hatta 1970’lerde -hiç de çocuksu sayılmayacak bir çizgi roman olmasına rağmen- Milliyet Çocuk içinde dahi neşretti.

Nick Knatterton adı zaten Nick Carter ve Nat Pinkerton’a göz kırpıyor, pek çok bakımdan da Dick Tracy’yi andırıyor. Sherlock Holmes tarzı kareli palto, kasket ve pipo ile dolaşıyor. Serinin asıl mahareti, pulp edebiyatını ve polisiyeyi, anlatım kutuları ve balonlarıyla çizgi roman dilinin içinden geçirip ters yüz ederek parodileştirmesinde yatıyor.

Absürd buluşlar, külyutmaz edalar, acayip teknolojik araçlar, tuhaf isimli tipler, makinelerin iç yapısını gösteren detaylı “kesit çizimler” (cut-away view’lar), kılık değiştirmeler, saçma kazalar ve karşılaşmalar, dur durak bilmeyen bir aksiyon… Benim kuşak Kemal Aratan’ın İhtiyatsız Adam’ını hatırlayacaktır, ilhamını Zehir Hafiye’den aldığına inanırım.

Zehir Hafiye’nin bana göre en ilginç tarafı, bütün o anlatım kutuları ve absürd dile rağmen işin özünde hareket komiğine dayanması: serüvendeki herkes bir yerden bir yere koşuyor. Biz, Oğuz Aral’ın Utanmaz Adam’ına kadar bu kadar koşan karakterler ve hikâyeler üretmedik. Zehir Hafiye’nin aksiyonu bize yeni ve coşkulu gelmiş olmalı. Popülerliğini bu kadar çok koşmasına bağlıyorum, Mıstık abi.

Salı, Ocak 27, 2026

Bişey olmaz





Oğuz Aral, Onat Tansayar’ı hiç sevmedi…


Ertem Göreç’in 1965 tarihli Karanlıkta Uyananlar filminden söz edeceğim. Göreç’ten çok senaryo yazarı Vedat Türkali’yle hatırlanan bu çalışma, sinema tarihimizde işçi sorunlarına eğilen, grevi doğrudan anlatan ilk film sayılır.

Karanlıkta Uyananlar, anlatımı ve dramatik örgüsü bakımından Türkali romanlarına benziyor. Benim asıl takıldığım şeyse başka: Filmde Oğuz Aral’ın oynaması.

Oğuz Aral’ın neden bu filmde göründüğünü (ve nasıl bir “tip” canlandırdığını) anlamak için filmin bağlamına kısaca değinmek gerekiyor. Filmin politik bakışı, 60’ların Türkiye Solu içinde yaşanan tartışmalarla ve dolayısıyla dönemin solcu sinemacılarının saflaşmalarıyla yakından ilişkili. Meraklısı için işin ucu Sinematek tartışmalarına, “evrenselci” Marksizmle ATÜT hattının ve ulusalcı solun gerilimlerine, hatta bu kavramların birbirine karışıp çorba olmasına kadar gidiyor.

Aral filmde, yaşadığı hayattan ve ülkesinden kopuk, Paris hayranı bir “sanatçı”yı oynuyor: hafif kırık, elinde içki kadehi, ağır entelektüel cümleler kuran bir karikatür. Rol kısa, adam sonra Paris’e gidiyor, mesele kapanıyor. Buraya kadar e olabilir diyebilirsiniz. Ama canlandırdığı tipin adı tuhaf derecede manidar: Onat Tansayar.

Bu isim, Sinematek’le özdeşleşmiş Onat Kutlar’a doğrudan bir gönderme. Kutlar’ın, filmdeki Aral tipine benzer bir “kökü dışarıda entelektüel” olmakla suçlandığı (bence haksızlık edilerek) epeyce karikatürize edildiği biliniyor.

Üstelik filmde resmedilen sanatçılar bütünüyle bu karikatürün parçası, hedef tek başına Kutlar da değil. “Tansayar” soyadının da boşuna seçilmediği anlaşılıyor: Edip Cansever ve Turgut Uyar’a göz kırpan bir şifre gibi. Zaten Aral’ın filmde Cansever’in Yakup’lu şiirini diline dolaması bu imayı daha da görünür kılıyor.

Sahiden ilginçmiş. Oğuz Aral için bu yalnızca kısa bir oyunculuk numarası değilmiş, açık bir politik tercih, tarafını, üslubunu ve mesafesini ilan eden kısa ama belirgin bir jestmiş.

Pazartesi, Ocak 26, 2026

Ciddiyetin Kadrajı

Fotoğraf, en az seksen yıl öncesinden, Cumhuriyet’in erken dönemlerindeki sosyal yaşamı ve giyim kültürünü iyi özetleyen karakteristik bir kare. Atmosfer, hem resmî hem de “kendini ciddiye alan” bir kamusallığı yansıtıyor. Çok “erkek” diyebilirsiniz, dönem normları zaten “çok erkekti” diye cevaplarım.

Soldaki beyefendi, daha yeni ve çizgili (pötikareye çalan) bir ceket giymiş. Ortadaki beyefendi üniforması ve kasketiyle öne çıkıyor. Aşikar bir biçimde bir memur, bana demiryolcu gibi geldi. Kadrajın en disiplinli, en “vazifesi başında” duran figürü o. Sağdaki beyefendi ise şık yeleği, kravatı ve açık renk takımıyla tipik bir dönem beyefendisi. O yıllarda kamusal alanda gazete ile poz vermek, yalnızca gündemi takip etmek değil, okuryazarlığı, kentli bir aidiyeti ve “ben de söz sahibiyim” iddiasını görünür kılan bir jestti.

Arkadaki mimari yapı, işlemeli korkuluklar ve beyaz badanalı duvarlar bir sahil kasabasını ya da resmî bir binanın arka avlusunu çağrıştırıyor. Bir ulaşım noktası, bir kamu binası, insanların boş zamanını bile yarı resmî bir disiplinle yaşadığı türden bir yer.

Bu fotoğrafı nerdeyse tamamı kadınlardan oluşan bir sohbet ortamında konuşma imkanım oldu, mesele, doğal olarak erkek ciddiyetine, bürokratik vakurluğa, gülmemeye ve poz verme kültürüne geldi. Bir arkadaş, fotoğraftaki erkeklerin duygusuz bir sertlikle, sanki suçlu arar gibi dünyaya baktıklarını söyledi. Oradan, insanın kendini suçlu ya da kabahatli hissetmesine yol açan polis bakışları klişesine geçtik. Sonra çocukluğumuza, “rejimin bekçisi” gibi davranan, siyaseten angaje, sertlikle terbiye eden öğretmenlerine… Hepimizi hayata karşı sertleştirerek hazırlamaya çalışan o figürlere.

Bugün hepimiz kameraya gülümseyerek bakıyoruz. Gerginlik ve ciddiyet “negatifsayıldığı için makbul değil. Tersi olursa “iyi çıkmamışım” kontenjanından fotoğraflarını siliveriyor insanlar. Çevremde dikkatli bir biçimde gülümseyen öğretmenler var; iyimserlik, pozitiflik, olumlu enerji” gibi bir dil, kendini ve karşısındakini iyi hissettirmeyi ahlâkî bir görev gibi sunuyor.

Oysa seksen yıl önce insanlar özen göstererek gülmek istemiyorlardı. Ne değişti? Otoriteyle kurduğumuz ilişki mi, kamusallığın dili mi, yoksa artık herkesin kendi reklamını yapmak zorunda kaldığı yeni bir görünürlük ekonomisi mi? Algoritma neşesi mi dedin Mıstık abi?

Pazar, Ocak 25, 2026

Bu Benim Hikâyem

Sahaflardan elime on altı sayfalık bir çizgi romanın orijinalleri geçti. Bilmediğim bir çizer, bilmediğim bir hikâye, üstüne bir de (az olduğu için kıymetli) bir kadın tarafından üretilmiş… Heyecanlanmadım desem yalan olur. “Bu Benim Hikâyem” adlı çalışma, Oya Erdem isimli bir sanatçıya ait. Çizgi romanın hangi yıllarda çizildiği (yayımlanıp yayımlanmadığı) belirsiz, tahminen 1969 ile1974 yılları arasında üretilmiş olmalı diye düşünüyorum.

Hafızama çok güvenmem ama daha önce çizgilerini gördüğümü sanmıyorum. Kim olduğunu da bilmiyorum. Amatörlüğü saklamıyor, bazı sayfalarda devamlılık kırılıyor, ritim yer yer dağılıyor, karakterlerin mekân ve beden ilişkisi tutarsızlaşıyor. Ama aynı anda, bugün bile kolay rastlanmayan bir şeye sahip: taklit ederek konfor alanına sığınmayan, “kendisi gibi” kalmak isteyen bir gözü var. Bu yüzden mesele “hata” değil, asıl mesele, bu gözün sürdürülebilir bir üretime dönüşememiş olması. Keşke devam etseymiş.

Bilenler için söyleyeyim: işin genel havası, o yıllarda bizde de yayımlanan Tiffany Jones çizgi romanını andırıyor. Bir başka deyişle, Oya Erdem ünlü kadın çizer Pat Tourret’i model almış. Bu tercih bende iyi bir izlenim bıraktı. Çizgileri temiz, üstelik yalnızca “temiz” değil, yeniliğe açık ve zeki bir gözle bakıyor dünyaya. Ayrıntı katmayı sevdiği de belli. Moda ve müzik merakı çizgilerin arasından sızıyor. Kahramanın plakçıya gidip “Crosby, Stills, Nash & Young var mı?” diye sorması mesela… Bir an durup “Vay” diyorsun.

Hikâyeye gelince: tipik bir soap opera klişesiyle karşı karşıyayız. Koleji yeni bitirmiş zengin kızımız, istemediği biriyle evlenmemek için aile evinden ayrılıyor, başka bir büyük şehirde (sahil olduğuna göre İzmir diye varsayıyorum) yaşayan okul arkadaşının yanına gidiyor. Orada romantik bir aşka kapılacağı bir adamla tanışıyor ve elbette o adam, ailesinin evlenmeye zorladığı damat adayı çıkıyor. Araya giren hayal kırıklıkları, yanlış anlaşılmalar, gurur krizleri derken her şey mutlu sonla berhava oluyor. Dünya küçük, bunların hepsi olabiliyor, evet.

Yine de metnin bende bıraktığı iz, hikâyenin klişesine rağmen olumlu. Çünkü bu işte asıl ilginç olan, melodramın içine serpiştirilmiş kültürel işaretler: Creedence Clearwater Revival’dan “Green River”, Melanie’den “Love Me” gibi seçimler, anlatının duygusunu yalnızca “aşk acısı”na değil, dönemin popüler kültürüne de bağlıyor. Çizgi romanı bir tür küçük zaman kapsülüne çeviren şey bu. Güzel!

Oya Erdem’in kim olduğunu bilmesek de, çizgi romanı, eğitimli bir çevrenin, dil bilen bir habitusun izlerini taşıyor. “Oya” isminin bugün pek seçilmemesi gibi sosyolojik detaylar bir yana, kahramana “İpek” adını vermesi de o yıllar için az bulunur bir tercih. “Nelere takılıyorsun oğlum sen” deme bana Mıstık abi, hayat (hatta tarih) dediğin çoğu zaman tam da bu takıntıların toplamı.

Cumartesi, Ocak 24, 2026

Borges, bu kadar temiz miydi?


Borges hakkında Sonsuz Labirent alt başlığını taşıyan biyografik bir çizgi roman yayımlandı. Bizde daha önce çıkan, Márquez’in hayatının anlatıldığı Gabo’nun (Desen Yayınları, 2015) yazarı Pantoja’nın (d. 1971) senaryosunu yazdığı, genç İspanyol çizer Castell’in (d. 1988) çizdiği albüm, geçtiğimiz yıl İspanyolca yayımlanmıştı. Borges ile ilgili geniş bir literatür olduğu için, biyografisini “resmetmek,” pek çok başka yazara göre kolay görünebilir. Konuşmayı çok seven Borges, sayısız kez verdiği mülakatlarında kendisini ve hayat hikayesini anlatmaktan geri durmamıştı. Diğer yandan söz konusu mülakatları dikkatle okursanız tekrara düştüğünü, hatıralarını yinelediğini fark ediyordunuz. Albümü okurken, Borges’in biyografisiyle ilgili ezberlenen ayrıntıları mı görselleştirecekler yoksa yeni bir hikaye mi üretmişler sorusu vardı aklımda. Yeni hikayeden kastım, hep söylüyorum, bir sanatçının, önemli bir insanın biyografisini “yazarken,” bir eşik noktası üretiliyor. Anlatılan kişi, tahkiye gereği o eşiği/büyük engeli aşıyor ve ancak o sayede olması gereken kişi oluyor vs.

Borges, 1899 doğumlu; iyi bir çevreden, savaş çıkınca Cenevre’ye yerleşebilecek kadar zengin ve itibarlı bir aileden geliyor. 15’ine geldiğinde ana dili dışında üç ayrı dili konuşabilen bir çocuk oluyor. Kütüphanenin ve kitapların çok sevildiği bir evde büyüyor. O yılların pek çok entelektüeli gibi genç yaşlardan itibaren şiirle uğraşıyor ve galiba, hayatının sonuna kadar da asıl olarak kendisini şair sayıyor. Şöhretini fantastik hikayelerinden ve bibliyomanlığından alan birinin şiirle anılmak istemesi ona özgü bir ironi. Kalıtımsal nedenlerle tıpkı babası gibi sonradan kör oluyor. Oldukça geç bir yaşta, 60’lı yaşlarda global bir şöhrete ulaşıyor. İmgesi, sohbeti, bilgisi şaşırtıcı bir ilgi görüyor, kısa evliliği, annesiyle olan ilişkisi, kütüphane müdürlüğü anekdotlarla anlatılıyor. “Borgesvari” deyişi edebiyat literatürüne dahil ediliyor.

Eşik demiştim, çizgi roman uyarlaması daha en baştan bir eşik göstermiş bize. Borges’in yirmili yaşlarında âşık olduğu, Inquisiciones (Öteki Soruşturmalar, İletişim Yayınları) kitabını ithaf ettiği yazar Norah Lange’ın bir başka şair için onu terk etmesini, onu sevmemesini bir hayal kırıklığı eşiği olarak kullanmışlar. Borges bunun üzerine şiiri bırakıyor, intihar etmeye kalkıyor... Bir anlatım tercihi bu, böylesi bir eşiğin dramatik etkisini fazlasıyla önemsemişler bana kalırsa, yoksa Borges şiiri bırakmadı, 85 yaşındayken bile şiir kitabı yayımlamıştı. Şunu da yapabilirlerdi; 67 yaşındayken üç yıl süren bir evlilik yaşıyor, bu da bir hayal kırıklığı olabilirdi. O yaşta yaşanan bir birlikteliğin heyecanı ve bıkkınlığı belirginleştirilebilirdi. Annesiyle uzun ama çok uzun yıllar bir arada yaşadı ve görme yetisini yitirerek onun bakımına da muhtaç biri oldu. Annesiyle ilişkisi koyulaştırılabilirdi. Ne dersek diyelim, bu ilişki, sadakat ve çaresizlik gibi birbiriyle çelişen duyguları içeriyordu. Borges, kitaplar arasında gezinen, alelacayip mesellere ilgi gösteren, tarihten edebiyattan, farklı kültür ve geleneklerden beslenen biriydi. Kendi ifadesiyle kitaplara ve edebiyata sığınıyordu. Bu sığınmayı da kaçmaktan çok nefes almak gibi görüyordu. Kitap okumak, onun için aşık olmak ya da seyahat etmek gibiydi. Kültürel melezliği, diller arasındaki seyyahlığı, okuryazar muzipliği öyküleriyle birlikte daha doğrudan harmanlanabilirdi. Pantoja’nın Gabo’suyla kıyaslarsam, albüm, hikayeden çok görselliğe yüklenen, illüstrasyon kitabı gibi duran bir yön içeriyor. Castell’in uzunca bir süredir kitap resimleme işi yaptığını düşünürsek, birdenbire rüyaya dönen “psychedelic” sayfalar istiflediğini söylemek mümkün. Borges’in hayalleri ve karakterleri, onun rüyalarında yaşıyor gibi betimlenmişler. Hakkını teslim edelim, güzel toparlanmış, amaca hizmet eden pek çok sayfa içeriyor albüm. Borges’in kitaplığı, altıgenleri, labirentleri, uzayıp giden masalsı çölleri es geçilmemiş.

Galiba, beni huzursuz eden Borges’in bir karakter olarak derinleşmemesi; steril bir enformatik iyimserlik de diyebilirdim okuduklarıma. Albümde görselleştirilmiş, Borges uyur uyanık yatağında yatarken, aile tarihinden ecdadı tek tek sahne alıyor, çocukluğuyla bir şeyler konuşuyorlar filan. Şurdaydım, şurdan geldim’den öteye gitmiyor söyledikleri. Borges, “hepinizin karışımıyım,” diye mırıldanarak bölümü tamamlıyor. Ne ki, hiçbirinin eksiğini gediğini, “yarasını” görmüyoruz. Hepimiz ailelerimizin yaralarıyla yaralanıyoruz halbuki, öyle şekilleniyoruz. İyi ve kötüyü, eksiği ve fazlayı, tıpkı Borges’in ustalıkla kurguladığı gibi bir arada hissediyor ve yaşıyoruz. Edebiyatın gücü de bu kanayan ve kabuk bağlayan yaralardan çıkmıyor mu? Mesele dönüp dolaşıp kırık bir aşk hikayesine getirilince bu iyimserlik de anlaşılmıyor. Öykülerine göndermeler yapıldığını kabul ediyorum ama biyografi söz konusu olunca “yorum” da bekliyor insan. En azından Borges’in bilinçli muğlaklığı biyografisinin merkezine oturabilir, düş ile gerçek, şayia ile şahitlikler arasında anlatılanlar okurun yorumuna bırakılabilirdi sanki.


Çizgi romancılar, Borges hikayeleriyle pek ilgilenmezler, eksik söyledim, Borges’te onların ilgisini çeken kör kütüphaneci, yaşlı kahin ve hayat dersleri veren ermiş gibi popüler klişeleridir. O imgeleri çeşitli biçimlerde kullanırlar. Oysa Borges, serüven edebiyatını çok iyi bilen ve paylaşan bir yazardı, ilham verici bir memba olabilirdi çizerlere. Grafik roman tür olarak yaygınlaştıkça giderek ve daha çok yorumlanacaktır diye düşünüyorum. Sonsuz Labirent, fena bir albüm değil sadece fazla “temiz.” Biliyoruz ki iyi hikayeler, hafif kirli olmak zorundalar. Yine de Borges’i konuşmak güzel, hoşuma giderek tartışıyorum. Çizgi roman, yaşadığımız çağda, madem geriliyor, kendisini ve anlatım biçimlerini değiştirmek zorunda; görünen o ki edebiyata yaklaştıkça, hassasiyetlerini geliştirecek, bu da onu hem yenileyecek hem de güçlendirecek. Grafik roman bu sebeple yükseliyor. Borges, bu yüzden zihin açıcı.

Sabit Fikir, Ağustos 2018

Haset



Yukarıdaki resim, Sophia'nın Mansfield'e attığı bu bakış yüzünden popüler kültürün en ünlü haset-kıskançlık fotoğraflarından biri sayılıyor. 1958 yılında Beverly Hills'teki ünlü Romanoff Lokantasında Joe Shere yakalamış bu anı... Aşağıdaki görseller onların çeşitlemeleri...


Heidi Klum, Sophia Loren & Jayne Mansfield olmuş aynı karede, NYC, Mark Seliger, 2002

Julie Bowen ve Sophia Vergara

http://lorenzodimauro.deviantart.com/art/Sofia-262713634

http://lorenzodimauro.deviantart.com/art/Jayne-262713396

Bir manipülasyon örneği: http://fyuiedioedkehjem.deviantart.com/art/Sophia-Loren-vs-Jayne-Mansfield-456311621


Soru şu, bu fotoğraf niçin bu kadar yaygınlaşmış. Çünkü burada sadece bir “kıskançlık anı” değil, seyir için kurulmuş iki ayrı arzu nesnesi yan yana gelmiş. Esmer ve “yabancı” olanla sarışın ve “Amerikan” olanın aynı kadraja sığması, izleyiciye bir oyun alanı açmış: Hangisi daha güzel, hangisi daha güçlü, hangisi daha “hakiki”, hangisi daha “tekinsiz”? Fotoğraf, iki kişiyi değil iki klişeyi karşı karşıya getirmiş. İki gladyatör gibiler, seyir için üretilmişler...

Sonuç, Sophia Jane'i kıskandı çıkıyor... Küçümsedi değil kıskandı... Amerikalılar böyle düşünüyorlar. Sophia, Hollywood'un henüz bir parçası olmamış, üstelik yabancı...Sarışın Amerikan güzeli olan, seksi olduğunu fark etmeyen, hafif “saf”, olabildiğince etine dolgun popüler kültür klişesi, bildik olan ise Jane...

Soap opera ve magazin, pek çok ilişkiyi tek bir duyguya indirir, dünyaya başka türlü bakamaz, bakması da istenmez...Kıskançlık, aşk kadar sevilen güçlü bir duygu sayılır...Sık anlatılan, sık anlatıldığı için kolay anlaşılan bir duygudan söz ediyorum.

Bu kareyi “modern bir nazar hikâyesi” yapan şey tam olarak bu: Duygunun doğruluğu değil, bakışın hikâye üretme kapasitesi önemli. Bugüne kadar yaşamasının nedeni de büyük ihtimalle bu. Fotoğraf bize gerçeği vermiyor, gerçeğin yerine geçebilecek bir anlatı çekirdeği veriyor. Popüler kültür de zaten böyle çalışıyor: İnsanları değil, insanların üzerine yapıştırılabilir anlamları dolaşıma sokuyor.

Kısacası, burada kıskançlık varsa bile, fotoğrafın asıl başarısı kıskançlığı göstermesi değil, kıskançlığı izlettirmesi. Ve izlettirdiği şey, iki kadının duygusu kadar, bizim seyir iştahımız.

Sophia'nın Jane'e bakışı, modern bir nazar hikayesi...Bugüne kadar yaşaması daha çok bu yüzden...

Cuma, Ocak 23, 2026

Karikatür Ayarı

Sahaflardan elime bir okur mektubu geçti, ünlü çizerlerimizden İsmail Gülgeç’e gönderilmiş. Hoş, “okur mektubu” demek nazik kalıyor: Bu, daha çok ideolojik denetim, hizaya çekme belgesi. Mektubun yazarı, İsmail Gülgeç’i sevdiğini söyleyerek başlıyor, ardından “son günlerde” çizgilerinin “bazı gerçeklere ters” düşmeye başladığını iddia edip, karikatürün tek bir “doğru” politik okuması olması gerektiğini dayatıyor. Bugün sosyal medyada rastladığımız “ayar verme” kültürünün daktiloyla yazılmış bir örneği, okuduklarımızın “dedesi” diyelim.

Mektupta ilk dikkat çekici şey, övgünün nezaketen yapılmaması. “Sizi severdik” cümlesi, “şimdi de bizim ölçülerimize uyacaksınız” demek için kurulmuş bir giriş kapısı çünkü. Sevgi, bağ kurmak için değil, bağın bedelini hatırlatmak için kullanılıyor. Bu yüzden ton çelişkili: Dostça selamlıyor ama alenen disipline ediyor. “Güçlü silahınız olan çizginizle bu savaşıma katıldığınızdan kuşkumuz yok” dedikten hemen sonra “şu karikatürünüzü kınıyoruz” diye devam ediyor. Yani “silahın var, ama hedefi ben gösteririm.”

İkinci dikkat çekici şey, karikatürden beklenen “tutarlılık” fikri. Normalde tutarlılık, üslup ve dünya görüşüyle ilgili bir beklenti olabilir. Burada ise tutarlılık, doğrudan hizaya sokmayla ilgili: Karikatürist, Soğuk Savaş’ın iki kutbunu “aynı kefeye koyamaz”, işçi figürü “yanlış yere varamaz.” Çünkü o imge, işçi sınıfını “zayıf” gösterebilir, zayıflık da ideolojinin afişine yakışmaz. İmgeyi yasaklıyor, yerine pankart istiyor.

Demek istediğim şu: Sanatsal bir tutarlılık değil, ideolojik bir doğruluk testi talep ediliyor. Karikatür propaganda malzemesi değilse “olumsuz imaj” üretiyor sayılıyor. Mektubun “bazı gerçeklere ters” dediği şey, "gerçeğin" kendisi değil, yazarın kabul ettiği yörünge.

Üçüncü dikkat çekici şey, okurun karikatürü nasıl okuduğu değil, karikatürü nasıl yazdığı. Çünkü mektup bir “itiraz”la yetinmiyor, alternatif karikatür önerileri sıralıyor. İşçi sınıfının tepkisi “pek çok şekilde belirtilebilirdi” diyerek seçenekler açıyor: “Bireysel terörizmin işçi sınıfına zarar verdiği işlenebilir”, “terörün faturasının barış güçlerine kesilmek istendiği vurgulanabilir”, “yasaklar altında tutulduğu anlatılabilir”… Bu liste, metnin kilit cümlesinde açıkça itiraf ediliyor: “Örnekler çoğaltılabilir.” Yani “Sana daha çok örnek veririm, sen de bunları çizersin.” Okur, tüketici olmaktan çıkıp üretimin içine sızıyor, çizginin konusunu, finalini, hatta alt metnini tayin etmeye kalkıyor.

Bu noktada mesele, bir okurun SSCB’yi savunması ya da ABD’yi eleştirmesi değil. Mesele, karikatürün alanına dair bir inanç: Karikatür dünyayı tartışmaya açmak için değil, doğruyu ilan etmek için vardır. Öyle ki karikatürün ironisi, muğlaklığı, çelişkiyi sevme hakkı (yani karikatürü karikatür yapan şey) bir arıza olarak görülüyor.

Bu mektup, bir karikatür tartışması gibi görünürken aslında daha çıplak (dolayısıyla rahatsız edici) bir şey söylüyor: Okur, çizgiyi çizgi olduğu için değil, çizgi, okurun inandığı şeyi tekrar ettiği sürece seviyor. Karikatürün kendisi değil, karikatürün “doğru tarafı” önem kazanıyor. Sevgi şartlıdır. Ve şartın adı “tutarlılık”tır: yani itaat.

Karikatürün derdi tam da bunun tersidir oysa. Karikatür, taraf olmayı değil, tarafların içindeki çelişkiyi göstermeyi sever. Kimi zaman bir işçiyi ruh doktoruna götürür, kimi zaman iki kutbu aynı kefeye koyar, kimi zaman okurun sinirini bozar. Çünkü karikatür, okuru rahatlatmak için değil, onu sarsmak içindir. Mektup ise okuru sarsan her şeye itiraz ediyor: “Bizi yerimizden etme, bizi teyit et.”

Sonunda “dostça selamlarımızla” yazıyor. Dostluk burada birbirine alan açmak değil, alanı daraltmak demek. Karikatüriste “daha nitelikli yapıtlar bekliyoruz” derken, aslında “daha düzgün sloganlar bekliyoruz” diyor. Mektubun asıl konusu, karikatürün niteliği değil, karikatürün sınırları.

Kapanışı küçük bir notla yapayım: Sol tarihe meraklı olanlar, mektupta geçen Yarın dergisine bir baksın. Karikatür tarihine ilgi duyanlar da mektubun “olumlu örnek” diye işaret ettiği Engin Ergönültaş’ın o yıllarda sol dergilerde çizdiklerini karıştırsın.

Bazen bir mektup, bir dönemin bütün reflekslerini bir sayfaya sığdırabiliyor. Ve bazen okur, sanatın muhatabı olmaktan vazgeçip sanatın sahibi olmaya kalkabiliyor.


Perşembe, Ocak 22, 2026

Aşkın paraziti

Senaryo yazarak geçindiğim için “soap opera” seçeneği sıklıkla karşıma çıkıyor, sıklıkla yazmam isteniyor. “Birazcık daha aşk” diye ikna etmeye çalışan yöneticiler eksik olmuyor. Soap opera aşkları zaten ayrılık korkusu, kavuşma arzusu ve kıskançlık entrikaları içinde gelişir. Hatta o kadar çok vurgulanır ve tekrar eder ki, ister komik bulursunuz, ister “en temel insani güdüler” diye ciddiye alırsınız ama enikonu anlatılanı bilirsiniz. Ben işim gereği, o güdülere dikkat kesilerek bakıyorum.

Daha nitelikli bir örnekten başlayayım: Nahit Sırrı Örik’in o alelacayip diliyle yazdığı tuhaf bir Kıskanmak romanı vardır. Öyle güçlüdür ki romanı bitirdiğinizde haset ve kıskançlık entrikasının aşktan daha güçlü bir duygu olduğuna inanırsınız. Kıskançlık, kötülüğe yakın bir his gibi durur orada: insanı daraltan, gözünü karartan, düşünceyi eyleme zorlayan bir karanlıktır.

Psikoloji literatürü kıskançlığı çoğu zaman beynin “tehdit algısı” diye tarif ediyor: “Ben burada güvensiz hissediyorum.” Sevdiğin/bağlandığın kişiyi (duygusal, cinsel, sosyal anlamda) kaybetmek, insana hayati bir tehlike içinde gibi hissettirebiliyor. Üstelik kıskançlığı harekete geçiren şeyin çoğu zaman “onu istiyorum”dan çok “ben yeterli miyim?” sorusu olduğunu anlıyorsunuz. Kadın ya da erkek, kişi kendini değersiz hissettiğinde kıyas motorunu çalıştırıyor: ben ile o, benim ilişkim ile başkasının yaşadıkları…sıralanır. Sosyal medya bunu zaten pekiştiriyor, herkesin vitrini parlak. Müthiş aşklar izliyoruz. Bizim bagaj ne yapsak yetersiz görünüyor.

Bir kavramı anlamaya çalışırken tersten gitmek zihin açıcıdır: insan neden kıskanır diye düşünürken, insan neden kıskanmaz sorusunu da hesaba katmak gerekiyor. Eğer biri kıskanmıyorsa, her seferinde “umursamaz” olduğu için değil, bazen gerçekten “ben değerliyim” duygusunu hissettiği için bunu yapmıyor. Dışarıdaki rekabet daha az tehdit edici geliyor ona. Kıyas motoru çalışsa bile paniğe dönüşmüyor.

Kıskanmamak” duygusuzluk değildir, çoğu kez tehdit algısının düşük olması, özdeğerin sağlamlığı ve ilişki düzeninin netliği anlamına gelir. İlişkide beklentiler, sadakat tanımı, sosyal sınırlar konuşulmuşsa belirsizlik kaybolur, belirsizlik azsa kıskançlık da azalır. Paydaşlar sakin kalabilirse, başkalarının “daha iyi” ve "daha güzel" görüntüsünün gerçeğin tamamı olmadığını daha kolay anlar. İlişkiyi “mülkiyet” gibi değil, “ortaklık” gibi kurar… Elbette her kıskanmama olgunluk değildir, bazen de kopuştur, kaçınmadır, “zaten bağlanmıyorum” rahatlığıdır. Ama o başka bir yazının meselesi.

Şimdi gelelim işin senaryo kısmına. Bildiğiniz şeyleri anlatıyorum ama hikâye anlatıyorsanız, bu kuruntuları abartmanız, hisleri eyleme dökmeniz gerekiyor. Aşkı sakinlik ve güven içinde anlatırsanız senaryo tek kelimeyle sönümlenir. Kıskançlık ise çatışma üretir: yanlış anlama, hesaplaşma, ayrılma ve yeniden barışma… Dramaturjinin ekmeğidir.

Seyirci de çoğu zaman kıskançlığı ilkel ama net bir mesaj gibi okur: “Kıskanıyor, demek ki önemsiyor.” Telefonuyla oynarken bile resmedileni anladığı bir şeyi izlemek ister. Herkes konuşurken tersini söylese de huzurlu sevgi “sıkıcı”, kıskançlık “ateşli” sayılır, dengenin bozulması ilgi çekicidir.

Başa döneyim: Aşkı ve kıskanmayı nasıl ölçüyoruz? Neye göre tam ya da eksik sayıyoruz? Yaşadıklarımız mı, sosyal medyada gördüklerimiz mi, yoksa soap operalardan öğrendiklerimiz mi bu teraziyi belirliyor? Bence terazi aslında aşkı ölçmüyor, korkuyu ölçüyor. Kıskançlık aşkın kanıtı değil, onun paraziti. Aşka sızarak “benim hakkım” diye konuşan, sonra da iyiliği değil sahipliği savunan bir sesle höykürüyor. Bir yerden sonra sevdiğini korumadığı gibi onu iyiden iyiye daraltıyor. Ve daralan şey çoğu zaman ilişki değil, insanın kendi zihni oluyor.

Çarşamba, Ocak 21, 2026

İşte o şehrin sabahlarında yorgun yüzler




















Turgut'la (Demir) 2007 yılında çizgi roman havasında bir şeyler yapmak istemişiz, denemişiz, şiirimsi cümleler, kenar mahallelerden manzaralar filan, hasılı aramışız, olmamış ve bir yere varmamış, dolapları karıştırırken bu eskizleri buldum...Kaybolmasın diye paylaşıyorum....
Related Posts with Thumbnails