![]() |
Çocuğun elindeki “Cebir” kitabı resimdeki tek siyah
nesne; neredeyse bir ceza aleti gibi duruyor. Masasında “Dans” dergisi, rafında
“Bir Gece”, “Zambak Kız”, “Aşk Uğrunda” gibi romanlar var. Gerisi ayağının
dibindeki yığında: “Kanlı Bıçak”, “Sevgiliye Mektublar”, “Plaj Hatıraları”,
“Artist Hayatı”, “Şerlok”…
Çocuğun cebirden kaçıp sığındığı her şey karikatürist
tarafından bir düşüş olarak resmedilmiş. Kompozisyon bile “yüksek” olanla, yani
ders kitabıyla, “düşük” olanı, yani o yığını birbirinden ayırıyor. Çocuğun
bedeni tam ortada; iki dünya arasında asılı kalmış.
Kapak yayımlandığında Ramiz 35, derginin sahibi Yusuf
Ziya 40 yaşında. Yani karşımızda ihtiyarların gençlerden yakınması yok. Mesele
yaş farkından çok, dönemin mizahının gençlikle kurduğu ilişki.
Mizah dergileri uzun yıllar gençleri ve öğrencileri kendi
doğal müttefikleri olarak görmedi. Daha doğrusu onları konu ettiler ama onlarla
empati kurmadılar; onların tarafından konuşmadılar, hempaları olmadılar.
Otuzlu yıllarda, hatta bence 27 Mayıs sonrasına kadar,
“öğrencilik” neredeyse resmî bir kimlikti. Okumak bireysel bir tercih değil, milli
bir vazifeydi. Mizah dergileri de bu söylemden azade değildi. Öğrenciden
perhizci bir sadakat bekleniyordu; okuldan kaçan, haylazlık eden çocuk
neredeyse vatana ihanet ediyordu.
İşte bu yüzden bu kapak bana görür görmez tuhaf gelmişti.
Bir mizah dergisinden haylaz öğrenciden yana olmasını, otoriteyle didişmesini
bekliyordum. Öğrenci dediğin oflayıp puflayacak, derslerde zorlanacak, aklı başka
yerlere gidecek, ergen heyecanlarıyla kıvranacaktı. Mizahçı da “kim o yollardan
geçmedi ki” diyerek onu kayıracaktı.
Ama o yılların mizahı böyle çalışmıyordu.
Tam burada, daha sonraki yıllarda kolektif hafızaya
yerleşen bazı isimleri ve popüler kültür kahramanlarını düşünelim. Orhan Veli,
“büyük” temalar yerine sıradan hayatı, tembelliği, aylaklığı, hazzı şiire
taşıdığı için sevildi. Sait Faik’in kahramanları çoğu zaman amaçsız, “işe
yaramaz”, hayatın tadını çıkarmaya çalışan insanlardı; biraz da bu yüzden
ruhumuza dokundular. Hababam Sınıfı
ise doğrudan doğruya haylaz öğrenciyi kahraman yaptı. Öğretmenler, müdürler,
disiplin meraklıları çoğu kez arkaik bir dünyanın insanlarıydı; genç ve yeni
olan ise öğrencilerin hınzırlığıydı.
Aradan geçen otuz-kırk yılda, 1935’te kabahat sayılan bir
tavır sevilen bir karakter özelliğine dönüştü.
Perhizcilik elbette ortadan kalkmadı. Ama duvarda
çatlaklar açılmıştı artık. “Edepsiz” bir isyan cemiyete sızıyor, yayılıyor, zevkleri
ve tarafları değiştiriyordu.
Orhan Veli’nin neşesi, Sait Faik’in uçarılığı, Hababam öğrencilerinin
hınzırlığı neden hâlâ hatırlanıyor sizce?
Belki de zamanı yakaladıkları, mevcut olanla yetinmeyip
itiraz ettikleri ve o güne kadar esamisi okunmayan gençlerle arkadaş
olabildikleri için.

4 yorum:
Son paragraftaki yorumunuz kafamda bir kilit daha açtı,iyi ki yazıyorsunuz.
Teşekkür ederim
Öğretmenler bu yazıyı sevmez :)
Sevenleri ayırmayalım :)
Yorum Gönder