Salı, Haziran 04, 2024

İlk defa olarak

En az otuz yıl önce gazete tararken çekmişim, fotoğraf kırklı yılların ikinci yarısından. Gazetelerin ilan bölümlerinde güreş ve boks müsabaka duyurularını ilk gördüğümde şaşırmıştım. Filmlere bakıyorsunuz, karşınıza aynı sinemada yapılacak bir güreş müsabakasının ilanı çıkıyor. Çay bahçesindeki boks maçına şaşırılmaz değil ama sinema salonunda güreş olmasına ister istemez hayret ediyorsunuz. Hikaye olarak ilgimi çektiği için spor ilanlarına-bahisli maçlara ayrıca ilgi göstermeye böyle bir tesadüfle başladım. 

Bu memleketin insanlarının "organizasyon" yeteneğinin sınırlı olduğuna inanırım, yurt dışından gelen müzisyenler, güreşçiler, boksörler ya da sirklerin nasıl geldiğini, nasıl ayarlandığını gerçekten merak ederim. Esnaf ve pazarlama konuşmaları bana oldum olası eğlenceli gelir... 

Dil bildikleri ve yurt dışı bağlantıları olduğu için Yahudilerin bu alanda söz sahibi olduklarını siz de tahmin etmiş olmalısınız. Sporcu bulmak, mekan ayarlamak, yerel rakipler çıkarmak, bahis organize etmek ve güvenliği sağlamak filan külfetli bir iş...Yapıyorlarmış. 

Yukarıdaki ilan ise ayrıca ilginç, yurt dışında altı günlüğüne kadın boksörler getirilmiş...Bahis oynanacakmış ve katılmak isteyen olursa bizden de kadın boksörler davet ediliyormuş. 

Gel de hayal kurma, hikaye düşünme...

Pazartesi, Haziran 03, 2024

Hırkız

Fotoğraftaki arkadaş, Yeşilçam'ın ünlü oyuncularından Fatma Girik'in evini soymaya kalkışan hırsızmış. Yakalanmış, polis tarafından gazetecilere teşhir ediliyor, fotoğraf oradan sahaflara düşmüş... Boynundaki ip yanıltmasın, çalarken-evlere girerken faydalandığı gereçlerden biri. Muhtemelen çaldıklarını sırtlarken veya eve tırmanırken kullanıyordu.

Büyüdüğüm mahallede, evimiz karakola çok yakındı, ilk çalıştığım yer de Ankara Adliye'sinin karşısıydı, ondan sebep, çocuk yaşta dünya kadar olaya şahit oldum, sahiden ilginç suçluları görebildim. 

İp aklıma getirdi, yıllar önce, çok gençken, denk gelmiştim, mahalle kahvesinde biri oturuyor, çay simit yumulmuş...Hemen arkasında duvara dayanmış bir biçimde duran en az iki metre uzunluğunda, iki ucu çengelli, gövdesinde basamak gibi çubukları olan bir demir var. İlgimi çekmezdi, bir hareketlenme oldu, bir şey olacak, çaycısı-ocakçısı adama bakıyor, ben de baktım, demiri öyle fark ettim aslında. 

Meğer, içerde kağıt oynayanlardan biri polismiş, şüphelenmiş, karakoldan birilerini çağırttırmış. Küçük çaplı bir bağırış çağırış oldu, polisler adamı derdest edip götürdüler. İşte o demir, o zaman daha ayrıntılı konuşuldu, adamımız sabıkalı hırsızmış, o demiri merdiven gibi kullanıyor, balkonun veya pencerenin kenarına-betonuna takıp yukarı tırmanıyor, soyacağı evlere giriyormuş.

Fotoğrafa ve  suçluların teşhirine dönelim. İnfazın teşhirinden değil, suçüstü yakalananların teşhirinden bahsediyorum. Halk önünde infazın (idam) gerçekleştirilmesi, seyrettirilmesi daha ürkütücü elbette...İnfazın ibretlik olması, korkutması isteniyor zaten. Kolluk güçlerinin bir gövde gösterisi olarak da nitelenebilir. İdam veya açık idam yasaklanınca, polis siyaseten başka bir propaganda yolu arıyor. Gücünü göstermesi gerektiğinden basınla ilişkilerini yopunlaştırıyor, gazetelere haber servis ediyor, bu bakımdan fotoğraftaki gibi bir teşhir büyük önem arzediyor.
 
Özellikle adi suçlulara yönelik teşhirlerde rezil etme-tahkir ve tezyife yol-yön verecek bir tutumları vardır polislerin. Garip bir özgüvenle suçlulara karşı herkesin önünde "lan kes tokadı yersin" tadında alaycı sertlik gösterirler. Muhtemelen, hırsız arkadaşı bu havada gazetecilere "servis etmişler"... Fatma Girik gibi ünlü birinin evini soymaya kalkışmak, ilgi çekici bir hadise olduğu için durumu bir "pr" fırsatına  çevirmişler.

Yazılan haberleri merak ettim, nasıl magazinleştirilmiş acaba? Fato mu yakalamış ki, yakasından tuttuğu gibi..

Pazar, Haziran 02, 2024

Amel Defteri

Ölümlü dünya, sırası gelen gidiyor derler ya,  hemen her gün birileri vefat ediyor ve sosyal medyada onların ardından paylaşımlarda bulunuluyor. Geçtiğimiz günlerde oyuncu Ahmet Uğurlu ve bir süredir komada olan akademisyen Özlem Kumrular'ın ölüm haberlerini aldık. 

Malumunuz, İslam'da "Amel defteri" diye bir inanış var, insanların yaşarken yapıp ettiklerinin kaydedildiği bir kayıt tutanağı... Doğrularımız ve yanlışlarımız melekler tarafından kaydediliyor, işte o defter kıyamet gününde açılacak-okunacak, elimiz kolumuz bile hakkımızda konuşacak filan... 

Yaşadığımız dönemin amel defteri de galiba gugıl (google)... İnsanlar, ünlü biri öldüğünde gugıldan ismi taratıp, o ismin suçunu-günahını çat diye yazarak cezasını kesiyorlar. Hani bu durum arkadaş arasında bir fısıldaşma, halleşme filan değil kamusal bir ifşa olarak yaşanıyor... Özlem Kumrular, bir köpeğin ölümüne vesile olmuş, Ahmet Uğurlu da vakti zamanında işte evli bir kadınla ilişki yaşamış... 

Bunlar hatırlatılmalı, mutlaka söylenmeli diye düşünülüyor galiba... Öbür dünya diye bir şey yok, cezanı bu dünyada çekeceksin mi diyorlar yoksa insanlar hakim-savcı filan değil bizzat Allah'ı mı oynamak istiyor sahiden bilemiyorum. Cayır cayır harlıyorlar kurdukları cehennemin ateşini...

Tek tek isimlerle bir derdim yok, birilerini korumak adına da yazmıyorum, o kadar ayrıntılı bilmiyorum zaten her şeyi...Tanımıyorum da... Bildiğim fasıldan konuşup, Altan Erbulak bunu kabul etmiş, eşiyle ilişkisine devam etmiş, size ne filan diyebilirdim ama bu bile ayıp bence...

Benin bildiğim şu, insanlar hata yapıyorlar-yapabilirler ama bu hatalarından dolayı pişman da olabilirler, onlara pişman olma hakkını vermek zorundayız. Hiçbirimiz kanun koyucu değiliz. Bir yandan bağnazlığı ve fanatizmi eleştirip liberterlikten dem vuracak, diğer yandan revanşizmi ve hasmaneliği bir silah olarak kullanacaksak...orada bir yanlışlık vardır.  

Cumartesi, Haziran 01, 2024

Gırgır söyleşisi

Gırgır ile kişisel tanışmanız nasıl oldu? Hangi duygularla okurdunuz ve nasıl bir okurdunuz?

Türkiye’de çizgili sanatların çeşitlilik ve satış bakımından altın çağı olarak nitelendirebilecek bir dönemde çocukluğumu geçirdim. Çizgi roman ve mizah dergileri, önemli eğlence araçlarıydı, televizyon yaygın değildi. Yazılı basının en şaşalı dönemleriydi demek daha doğru… inanılmaz görünebilir, bir milyona yakın satan birkaç günlük gazetemiz vardı mesela… Gırgır, benim için tek ve benzersiz değildi, ben büyürken çok sayıda mizah dergisi vardı, okuyanı çoktu, alışkanlık olmuştu, sadece onlar değil, gazetelerde bantlar, çizgi romanlar olurdu. Hepsiyle ilgili büyük reklamlar yapılırdı. Gazete çizerleri, gazetelerin yüksek maaşlı, yüksek telifli çalışanlarıydı.

Değişim nasıldı?

Ben, hem bu altın çağı hem de sonrasını gördüm. Yazılı basın, bir medium olarak önce televizyona sonra internete yenildi… Dramatize ettiğim sanılmasın, teknolojik bir değişim bu… Benden on yaş büyük birisiyle, hatta yirmi yaş büyük birisiyle benim çocukluğum çok farklı değil… Eğlencelerimiz, kahramanlarımız, esprilerimiz, takıntılarımız epeyce benzeşiyor. Ama benden on yaş küçük, benden yirmi yaş küçük birisiyle bu benzeşme azalıyor ve başkalaşıyor. Çünkü teknolojik bir dönüşüm yaşandı, hayatın sürati değişti. Gırgır, televizyonun ulusallaşıp çeşitlendiği, soğuk savaşın bittiği, teknolojinin faş ettiği bir dönemde yayıncısı tarafından satıldı. Hiç tesadüf değildi yani. Ticari olarak çok doğru bir zamanda, en çok “para” ettiği dönemde el değiştirdi. Birkaç yıl içinde mizah dergilerinin toplam tirajı yüzde yetmiş civarında düştü çünkü. En güçlü eğlence aracı değillerdi artık, dergilerdeki mizah televizyona taşınmıştı, etkileri kalmamıştı…Yazılı basın eriyordu.

Gırgır'ın sevilmesini ve çok okunmasını neye bağlıyorsunuz?

Önce şunu düşünmek gerekiyor. Bir dergi ya da gazete nasıl çok okunur, nasıl çok satar. Öncelikle o popülerliği sağlayacak bir dağıtım ağının içinde olmalısınız. O networke dahil değilseniz, içeriğiniz popüler olmanıza yetse bile çok satamazsınız, popüler olamazsınız. Popüler kültürde çok tartışılan underrated-overrrated ikilemi, temelde bu networke dahil olup olmamakla ilgili. Nitelik daha sonra yapılması gereken bir tartışma.

Gırgır'ın içinde bulunduğu dağıtım ağının da etkisi var diyorsunuz...

Genellikle atlanıyor, hep Oğuz Aral ile hatırlanıyor ama Gırgır’ın asıl sahibi, gazete-dergi dağıtım şirketi olan, her çıkardığı yayın çok satan, ülkenin en modern ve en büyük matbaasının sahibi Haldun Simavi’ydi. Mizah dergileri o güne kadar genellikle kendi imkanlarıyla çıkan, az basılabilen, az dağıtılan, İstanbul merkezli yayınlardı. Gırgır’la birlikte ilk defa bir mizah dergisi büyük sermaye tarafından çıkartılıyordu. Haldun Simavi, Veb-ofseti kurunca makineleri sürekli çalıştırmak istiyor, gerçekten garip bir süratle çok satar yayın üretiyordu. O arada bir de mizah dergisi deniyor. Şöyle anlatayım, Gırgır 1972’de çıktığı için, karşılaştırayım, altmışlı yıllarda çıkan mizah dergileri en fazla yirmi bin satış ortalaması tutturuyor ve İstanbul dışına çıkamıyordu. Gırgır’ın çıkan ilk sayıları daha en baştan kırk-elli bin civarında basılıyor, her yeni sayıyla gitgide de artıyor, her yere gidiyor.  Türkiye’nin neresine giderseniz gidin Gırgır’ı görebiliyorsunuz. Dergi, böylece Türkiye’nin ortalama esprisi, çizgisi oluyor. Bu durum, öncelikli olarak bir ticari başarı…Simavi kardeşler arasındaki rekabet de unutuluyor, Günaydın-Hürriyet çekişmesinin bir benzeri Gırgır ile Çarşaf arasında yaşanır. Bugün hiç ismi geçmiyor ama Erol Simavi’nin Gırgır’a alternatif olarak çıkardığı Çarşaf da çok satıyordu.

Nasıl popüler oldu?

Popüler olmak için haliyle reçeteler var, çoğunluk değerlerine hitap etmeniz gerekiyor, Gırgır, Haldun Simavi zorunluluklarıyla çıkar. Basit esprilerle, hafif erotik, hafif argoludur, siyasetten uzak bir magazin eleştirmeni gibidir.  Bugünden bakarak değerlendirmek çok mantıklı değil, cinsiyetçi ve bayağı bir içerikle karşılaşırız. Şunu demek istiyorum, zamanı (ve beğenileri) manipüle edecek bir dağıtım ağının göbeğinde genç üreticileriyle ve onların yeni mizahıyla yola çıkıyor, Gırgır, mecazen söylüyorum, kervanı yolda düzüyor.


Gırgır'ın dünya üzerinde eşi benzeri olmayan bir örnek olmasını nasıl değerlendirirsiniz?

Ben eşi benzeri olmayan bir örnek olduğunu düşünmüyorum. Gırgır’ın dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi olduğunu bizatihi yayıncısı olan Haldun Simavi’nin gazetesi Günaydın uyduruyor. Soğuk savaşın iki blok lideri Amerika ve Sovyetlerden iki dergi alıp, kendi dergilerini üçüncü sıraya koyuyorlar. Fırt da dördüncü dergiymiş filan. Çarşaf ne olacak diye soran yok. İnsanların bu tatlı palavrayı ciddiye alması bana oldum olası garip geliyor. İnanmak ve övünmek istiyoruz. Oysa yok öyle bir şey. Dünya kadar ülke ve yüzlerce çok satan çizgili dergi var. Kimileri günümüz koşullarında bugün bile elli yıl önce çıkan Gırgır’dan çok satıyor. Diğer yandan basın ve mizah tarihimiz açısından çok özel bir dergi Gırgır, çok sayıda insanı çizgiyle ilgili meslek sahibi yaptığı için ayrıca önemli.

Gırgır'da nasıl bir Türkiye vardı?

Haliyle komik, iyicil ve sevimli bir Türkiye vardı. Mainstream bir dergiden söz ediyoruz, çoğunluk değerlerine saygılı, siyaseten seküler milliyetçi duruşu olan bir yayındı. Muhalifliği daha çok bulvar gazetelerini andırıyordu. Komik manşetleri olur biliyorsunuz o tür gazetelerin, içerde de vatandaşı kollayan ve hesap soran pahalılık haberleri… İşaret parmağını sallayan ve bağırarak “yazan” köşe yazarları filan… Haldun Simavi gazeteleri nasılsa Gırgır da o kadar muhalif ve politikti…Çok hatırlatılan, bir 12 Eylül kapatması var, o espriyi kimse dikkatle incelemiyor, doğrudan 12 Eylül eleştirisi yok orada, uygulayıcıların tercihlerine yönelik bir serzeniş var, televizyon esprisi. Popüler ve çok satar, sağcının da solcunun da okuması için istiflenmiş bir dergiden söz ediyoruz. Sakin değerlendirelim, 12 Eylül diktası onbinlerce insanı öldürdü, kaybetti, sürgün etti…Gırgır, o rejimi gerçekten rahatsız etseydi yayımlanamazdı. Ben Haldun Simavi’ye yönelik bir baskı ve ayar olarak görüyorum o yasaklamayı. Asıl hedef Günaydın gazetesi ve Simavilerdi bence…Bunu yaparken korkutuyorsun elbette. Geri adım attırıyorsun. Gırgır’ın daha politikleştiği bir dönemi var, yok değil ama o tarihlerde o bakımdan öncü değil, ondan da öyle bir siyasi direniş beklenemez zaten… mesela o dönem Sokak ya da Yeni gündem gibi dergiler var ama popüler muhalefet dergisi Nokta oluyor. Muhalefet biraz mevziler savaşıdır, sorunu görünür kılarsınız, meşrulaştırır ve normalleştirirsiniz. Nokta, işkenceci polis haberleri yaptığı için Gırgır da yapabildi yani…

Gırgır ya da mizah o zamanlar neyi başardı?

Gırgır, neyi başardı? Bence çizerek-yazarak geçinebilen üreticiler olmasını sağladı, bir meslek üretti. Daha önce karikatürcüler kendilerini gazeteci sanıyorlardı. Kendi okurunu yarattı, bir okuma alışkanlığı oluşturdu. Mizah dergilerinin çoğalması onunla başladı. Daha önce dergiler, üç beş kişiyle çıkardı…Gırgır’la birlikte kırk elli kişilik kadrolar oluştu. İyi telifler ödeyerek çok sayıda insanı karikatürist ve çizerliğe teşvik etti. Mizah neyi başarabilir sorusunun tek bir cevabı yok. Bir memleketi güldürmek-gülümsetmek kolay iş değil. Gırgır neşe kattı evlere. Sadece siyasi iktidara ve sağcılara karşı ne yaptı diye düşünmemek gerekiyor, bunun ailesi, okulu, askerliği, iş hayatı, insan ilişkileri çok ama çok boyutu var, her anlamda bağnazlığa muhalefet etti, Sorunları görünürleştirdi. Farkındalık yarattı.

Mizah şimdi neyi başarıyor?

Mizah katlanmamızı sağlar, dayanma gücümüzü artırır, kolaylaştırıcıdır. Tek başına bir şeyi değiştiremez. Romantize etmeyelim, mizah, siyasetle ilişkilendirildiğinde hiciv ve aşağılama bağlamında anlaşılıyor, ya da sadece eğlence, kıkırdama… Ne o ne de öbürü aslında. Mizah, çoğunluk değerlerinden beslenir demiştim… ama çoğunluk değerlerini eleştirerek de mizah yaparsınız. Ben popüler mizahtan söz ediyorum. 

Söyleşi, Aslı Atasoy ile T24için yapıldı. Gırgır'la ilgili başka isimlerle de konuşulmuş. Meraklısı ayrıca bakabilir...

link

Perşembe, Mayıs 30, 2024

Sisli Rumuzuna

Elime bir miktar mektup geçti, aslında özel bir merakım yok, nerdeyse hiç ilgilenmem eski mektuplarla... Bu mektuplar 1973 yılında bir flört köşesine gönderildikleri için ilginç geldi bana... 

Şöyle anlatayım, o dönem -ki aşağı yukarı otuz yıl kadar daha devam etti- gazetelerde flört ve evlilik köşeleri olurdu. Evlenmek ve tanışmak için kadınlar ve erkekler mektuplar gönderir, yazışır, buluşur, meseleyi ilerletirlerdi. Sahiden çok popülerdi, hatırlayanlar olabilir, Oktay Arayıcı'nın Rumuz Goncagül oyunu da o yıllarda ilk kez sahnelenmişti. İrfan Tözüm de aynı oyunu sinemaya uyarlamıştı,  talipleriyle uğraşan Türkan Şoray'dı filan...

Bu mektuplarsa, "Sisli" rumuzuna (nickname) yazılmış, erkeklerden gelen mektuplar... Anladığım kadarıyla Sisli'nin yazdıkları gazetede çıkmış, taliplileri gazeteye mektuplar göndermiş, gazetede onları topluca Sisli'ye akarmış... Sahafları düşmesi ise muhtemelen Sisli'nin vefatıyla olmuş, terekesinden çıkmış...

Sisli'nin ne yazdığını bilmiyorum ama okuduğum mektuplarda bütün erkekler "çiftlik hayatını çok sevdiklerini" belirtiyorlar, demek ki hanımefendi, böyle bir talepte bulunmuş... Onu seven bana yazsın demiş olmalı... 

"Neden olduğunu bilmemekle beraber, çiftlik hayatını severim", "Çiftlik ve yaşamına karşı duyduğum merak ve özleme doğaya karşı olan tutkumdan ileri gelmekte", "Tam aradığınız çiftlik hayatını seven beyim", "çiftlik hayatı ve hayvancılık bakım ve değerlendirilmesi hususunda bir hayli ömür çürüttüm", "çiftlik hayatını seven modern bir beyim" gibi açıklamalar yazılmış...

Kastedilen çiftlik hayatı ne bilmiyoruz, köydeki tarla mı, bostan mı belirsiz... Ama çiftlik hayatının tınısı sanıyorum o yıllarda romantikti... Temiz hava, taze gıda, uçan kuşlar, şırıl şırıl akan çeşmeler... Dürüst ve samimi insanlar falan filan...

Erkeklerin hepsi özene bezene kendini anlatmış, tanışmak istiyorlar, fotoğraf o denli yaygın değil... Mektuplara iliştirilmemiş... İçlerinde on beş yıllık memur da var, Mercedes arabası olduğunu söyleyen de, Led Zeppelin dinleyen de... O rakınrol abimiz o köye gitmemiştir diye umut ediyorum...

Şimdi stalklıyor ya insanlar birbirlerini... O tarihte fiziken birini görmek bile mesele...Beyfendilerin kibar kibar kıvranarak yazdıklarını görünce o yıllarda kadınlarla karşılaşmak, ilişki kurabilmek çok daha zahmetliymiş, bu görülüyor... 

Diğer yandan mektupları okurken tuhaf bir biçimde rahatsız oldum, nedenini de önce anlayamadım, galiba geçmişe saçma bir masumiyet atfediyorum, o masumiyetin içinde insanların mahremini ve mambo jambosunu görmek beni huzursuz etti. 
Related Posts with Thumbnails