Çarşamba, Haziran 30, 2021

Yine bir çamaşır markası


 Çok değil, üç ay önce, yazarlık dediğin, bile isteye çamaşırları sermek ve göstermek değil midir diye yazmıştım, galiba yazmıştım... Levent'in dönüp dolaşıp bir çamaşır markası olarak karşıma çıkması... manidar değil de nedir? Ee nedir? 

Salı, Haziran 29, 2021

Seyrüsefer Defteri 129-130

Danger Close the Battle of Long Tan (2019) Vietnam filmi ama Avustralya yapımı, türün ortalaması tutturmuşlar o kadar (12 Haziran).++ Voyagers (2021) Sineklerin Tanrısı uzayda olsa, bilim kurgu şeysi olsa fikriyle üretilmiş, baştan handikaplı ama yine de güzel sahneleri var (11 Haziran).++ Furious (2017) Rus “diriliş”i görsel olarak iyi aksiyon (10 Haziran).++ Cruella (2021) beklediğim gibi çıktı, Tim Burton havasında karnavalesk ve ergen enerjili (9 Haziran). ++ Sharp Objects Sea1 Ep.3 ve 4’ü seyrettim (8 Haziran).++ Ex Amici  come prima (2011) İtalyan işi gişe komedisi, sıradan ama enerjik (7 Haziran).++ Army of Dead (2021) güzel aksiyon, o imkanlarla ve daha da daralarak koyulaşabilirmiş o ayrı, “iyiler” kalabalık olmuş (6 Haziran).++ Sexify Sea1 Ep1 ve 2’yi seyrettim (5 Haziran).++ Sharp Objects Sea1 Ep.1 ve 2’yi seyrettim (4 Haziran).++El Baile de Los 41 (2020) meğer gerçek bir hikayeden alınmış, yasak aşk, siyaset, kurban kadın ve tam tekmil eşcinsellik var diyelim, şaşırtıcı olmanın yettiğini düşünebiliyor dijital platformlar (3 Haziran).++ Mare of Eastdown Sea 1 Ep.5, 6 ve 7’yi seyrettim (1-2 Haziran).++ Senaryo kampı (20-31 Mayıs).++ Sky Rojo Sea1 Ep. 1, 2 ve 3’ü seyrettim (18 Mayıs).++ Mare of Eastdown Sea1 Ep.3 ve 4’ü seyrettim (17 Mayıs).++ The Woman in the Window (2021) muamması yok denemez, Netflix filmi diye bir kategori var artık (16 Mayıs).++ ++  Senaryo kampı (3-15 Mayıs).++ Mare of Eastdown Sea1 Ep.1 ve 2’yi izledim (2 Mayıs).++ American Traitor the trial of Axis Sally (2021) teatral ve muhafazakar olmuş, film haliyle Avukatın son konuşması için seyrediliyor (30 Nisan).++ Riders of Justice (2021) ilginç  gelişiyor, mutlu son’lu, kalabalık aileli çizgi roman klişesine dönüşüyor (29 Nisan).++ Falling (2020) yaşlı adam hikayesi, filaşbekler, geçmişle yüzleşmeler ve evet, orta yaş seyirciye oynayan  böyle bir “yaşlılar” türü var artık (28 Nisan).++ L’ombrellone (1965) vasat ama o yıllardaki İtalyan kıyılarının kalabalığı, karmaşası, yuh ölçüsündeki deliliği filmin en önemli oyuncusu (27 Nisan).++ Rififi (1955) atmosfer müthiş, hele soygun, ilham verici hikaye (26 Nisan).++ Gloria (1980) Cassavetes yorumu, Gena Rowlands gösterisi (25 Nisan).++ Yakuza (1975) türe Pollack dokunuşu (24 Nisan).++ Mortal Kombat (2021) beklediğim gibi çıktı, pandemi tenhalığında teke tek çataçat gösterisi, pek parlak denemez (23 Nisan).++ Senaryo kampı (13-22 Nisan).++ Vai avanti tu che mi vien da ridere  (1982) Suavi Süalp yazmış gibi, bir farkla tabii… şişko ve komik polis komiserinin yanındaki güzel kadın eh işte o “değişik” (12 Nisan).++ Se lo scopre Gargiulo (1988) komedisi ve aksiyonu olsun istenmiş, fazla erkek kalmış, Çarşaf’ta televizyon filmi komedisi yapılırdı, o düzeyde (11 Nisan).++ Tutte lo vogliono (2015) İtalyan romantik komedisi, çift o kadar da çekici olmadığından tutturamamışlar (10 Nisan).++  Prizzi’s Honor (1984) hikayeden çok karakterler kalıyor aklımızda (9 Nisan).++ La stanza del vescovo (1977) Ornella, Dino Risi ve Glenn Miller… üçlük atış (8 Nisan).++ The Serpent Sea1 ep.1 ve 2’yi seyrettim (7 Nisan).++ Una nuvola di polvere... un grido di morte... arriva Sartana (1970) Spagetti westerni Bonelli entrikası (6 Nisan).++ La segretaria privata di mio padre (1976) İtalyan erotik komedilerinden, “tür” her defasında Yeşilçam ne çok sevmiş İtalyanları dedirtiyor (5 Nisan).++ Jason and Argonauts (1963) dönemi için epey ilginç sahneler ve efektler var (4 Nisan).++ Star Trek Sea1 Ep.1 ve 2’yi seyrettim (3 Nisan).++ Coming 2 America (2021) komik sahneleri ve mizahtan gelen bir enerjisi var, ilk filmi aşacak yeni bir sesi yok (2 Nisan). ++ 


Pazartesi, Haziran 28, 2021

Son Okuduklarım 49

Eşlik Eden, Soneçka Antonovskaya... Berberova'nın melankolik hikayelerinden biri daha. Eşlikçi adıyla yakınlarda yeniden yayımlanmış, galiba artık o isimle biliniyor. Berberova, tereddütlü kahramanları sever, sürüklenen, kendine ve başkalarına yetmeyen, içine kapanan, bir şey yapmak isteyen ama bunu yapamayan, vazgeçen, unutmaya çalışan birileri demek daha doğru...malum, hanfendiye hayranım ve her yazdığını tadını çıkartarak yavaş yavaş okuyorum. Soneçka, kim olduğunun farkında biri, ne güzel ne de çirkin, ne yetenekli ne de hırslı. Yanında çalıştığı, piyano çaldığı güzel şarkıcı kadının uydusu, eşlikçisi, hizmetçisi, sırdaşı ve hiç bir şeyi olmanın ne anlama geldiğini bilerek kurnazlıkla ve rutine sığınarak yaşıyor... Küçümseniyor, görülmüyor, önemsenmiyor, devam ediyor.... Güzel karakter... Melek Kobra, çok genç yaşta ölen kadının, bir sahne oyuncusunun ölümünden önce yazdığı günlükleri. Enteresan kitap, günlükler zaten "dehşetli" de İskender Savaşır'ın sonsözü de metni güzel büyütmüş-genişletmiş. Bilenler için güzel dedikodular da var ama asıl olarak narsistik bir kişiliğin, yoksunluk çeken bir kadının, ölüme yaklaşan bir insanın üzüntü ve öfkelerini okuyorsunuz. Gökhan Akçura günlükleri derlemiş, hoş kitap olmuş. Alnımdaki Bıçak Yarası, Burhan Arpad'ın okumak istediğim, merak ettiğim novellasıydı. Orhan Veli'nin "Vesikalı Yarim" şiiri biliyorsunuz aynı isimli bir filme ve başta alıntılandığına göre bu romana ilham olmuş. Arpad'ın romanı da sinemaya uyarlanmış, Hangisi önce, ne /nasıl bir fikrim yok... Romana gelince kenarları anlatan her metin oldum olası ilgimi çeker ama nasıl desem, çok da güçlü anlatılamamış buldum, dili de tahkiyeyi de o denli beğenmedim. Artık Arpad'ın "eleştirmen" olarak yazdıklarının daha iyi olduğunu düşünüyorum... Fahişe ve Genelev Şiirleri, zor bulunan bir kitapmış, sanıyorum ismi ilgi çekiyor, az da basılmıştır, rağbet görmesi biraz ondan olmalı yoksa pek parlak bir şey değil. Önsöz şu cümlelerle bitiyor: "Kötü yola düşünlerin kitabını yazmak, iyi bir yola düşmektir sanırım. Şairler de orospular da soydaşmış gibi geliyor bana zaten"... Şairin deyişiyle "orospuları" mesleklerle özdeşleştirmek bana pek de "ilham verici" gelmiyor... Eh şair de bunu yazdığında 20 yaşındaymış, o yaşlarda insanlar büyük konuşmaya meylederler...Çok değil yirmi sayfalık bir kitapçık bu. Şaşırtmak istediği için şiirinden bir alıntı yaparak geçeyim: "bir benim var oramda/ anamda yok babamda var / yalnız orospular sevse de / evrene değer / orospular hep sever /küçük şeyleri 


Berlin, Işık Şehir, Jason Lutes'ın yıllardır beklenen Berlin üçlemesinin son kitabı, ilk kitap 2000, ikincisi 2008'de çıkmıştı, üçüncüsü de ondan bir on yıl sonra... düşünün ne kadar sürdüğünü... Final albümünü bu kadar sene bekleyince beklentimi yükseltmişim onu anladım, farklı eksenler hayal etmiştim... Melankolik olmuş demek lazım, el hak yakıştırmış... memnunum. Hakim'in Yolculuğu üçüncü albümle sonlanıyor, temposu çok iyi olmuş, çizgi romanda o sürükleyiciliği kurabilmek ustalık ister, "artık kurtulsunlar" hissiyle okuyor ki o büyük maharet. Batgirl'in Gölgesi, bizde de dünyada da az bulunan türden bir tercihle üretilmiş, ergen kız okura hitap ediyor. Mainstream televizyon işlerinin iyimserliği, Disney mesafesi ve tutarlılığı var, iyi bir şey mi emin değilim ama o aurayı tutturmuşlar. Zanaat olarak incelemek gerekiyor. Yeşilçam'da 50Yıl, fotoğrafçı Güngör Özsoy'un hatıraları, şahane bir dedikodu kitabı diyebilirim, bazen ürkek bazen "ooo ilk kez duyuyorum" dedirtecek ölçüde pervasız hikayelerle dolu. Şokopop okumalı... 

Bülbül'ü Öldürmek, adından anlaşılacağı gibi Harper Lee'nin ünlü eserinin çizgi roman uyarlaması. Şöyle de diyebilirdim, bana göre geçen yüzyıl yazılmış en "iyicil" romanın bir başka uyarlaması. Roman, yıllar içinde kadar sevildi ve konuşuldu ki, şevk ve süratle farklı mecralarda uyarlamaları yapılmıştı. Fordham'ın uyarlaması genel olarak kötü değil, daha ilk sayfalardan sadakatli bir uyarlama olduğunu hissettiriyor, böyle olunca hafif hantal duruyor. Romanın sinema uyarlamasından da faydalanılmış. Pek çok yerde arkaplanın filmden alındığı anlaşılıyor.  Romanı çok sevdiğimden  çizgilerin donukluğuna rağmen albümü ilgiyle okudum. Ekinokslar, kişisel olarak ne anlatacağını merak ettiğim çizgi romancılardan birinin, Pedrosa'nın albümü. Elemli, neşesiz, durgun karakterler, yeknesak ilişkiler, karşılaşmalar... az bulunur güzellikte sayfalar okuyoruz. Pedrosa'nın dilimizde yayımlanması, okur ve üreticiler için  "nimet" diye düşünüyorum.  Efsanevi Trenler, adından anlaşılacağı gibi trende geçen üç ayrı hikayeden oluşan bir çizgi roman albümü, çizgiler ve hikayeler pek iyi değiller. Şark Ekspresi, iyi çizilebilseymiş bir tık ilginç olabilirmiş ama genel olarak derinliksizler diyelim. Kibar Fahişe Zeynep, Nahid Sırrı'nın günyüzüne çıkan novellalarından. Bildiğimiz ve alıştığımız Örik edebiyatından çok uzak değil, hevesle okudum ama nasıl desem Fransızca yazıldıklarından olabilir, bir şeyler eksik geldi bana... Dil sası, kadınsı entrika ve kötücüllük o denli koyulaşmıyor sanki... Yine de şu hoşuma gitti, Fransızların ilgisini çekmeyi denemiş, neyi belirginleştirmeye çalışmış diye dikkat kesildim. 


Pazar, Haziran 27, 2021

Sakallı cüce

Efenim gündüz niyetine diyelim... Eskiler rüyada sakallı cüce görmekten ürkerlermiş, e burda karşılaşınca hayra şey etmiş olalım... hoh hoh... 

Görsel, 1939 yılında çıkmış bir çocuk kitabının kapağı... Beni şu sebeple cezbetti, seneler önce Deli Gücük diye çizgi roman yazmıştım, Sakallı Cüce onun minyatürü gibi duruyor.

Kapağı kim çizmiş belirsiz, büyük ihtimal, orijinalinden kopyalanmış, bizdeki cüce tahayyülü, minyatürlerden beslenir, curcunabazdır, laf ebesidir, oyunbazdır, paşalı kavuğuyla dolaşan bir egoizm parodisidir. Kapaktaki ise Orta Dünya'dan çıkmış gibi, Tolkien havasında Batı Avrupalı bir "cüce"...


Deli Gücük'ü tarif ederken, çizer arkadaşlardan Tarkan çizgi romanındaki Orso'yu temel almalarını istemiştim, bu cücenin iki metre boyundaki "dev" akrabasını... Tabii ki sadece o kadar değil, DG'nin yedi kargası vardı, onlarla dolaşıyordu... Osmanlı taşrasında dünyayla, alçaklarla, kendisiyle hesaplaşıyordu filan...

DG, Orso ve Sakallı Cüce arasındaki benzerliği nasıl yorumlasam bilmiyorum, Nar Tanesi masalı bizim Pamuk Piremses'imiz oluyor mu ki?

Perşembe, Haziran 24, 2021

Zıngırdatacak bir şey

Göl Yayınları'nın "Ünlü Resimli Romanlar" dizisinden çıkan Frankeştayn'da (1979) rastladım "zıngırtacak bir şeye"... Kare-panel, o çizgi romandan... Kadim kahramanımız (cennetten kovulan zavallı Adem), dağ başında yaratıcısı Viktor'un karşısına çıkıp işlediği cinayeti "itiraf" ediyor...Zıngırtıyı onun ağzından "okuyoruz."

Zıngırtı ile zangırtı anlamında titretme kastedilmiş... Viktor'un "ifrit" dediği canavar, "zıngırtadacak" derken dehşete düşürecek, şaşırtacak bir şey söyleyeceğim diyor yani...Cinayeti ben işledim şu bu diye devam ediyor. 

Frankeştayn'ın ağzından pek de kullanılmayan bir sözcüğü duymak-okumak beni niyeyse şaşırttı...dilime dolandı.  Franki gibi biri böylesi eksantrik bir sözcük kullanır mı diye sordum kendime... Hani arkadaşımız "yapıntı" ya... niyeyse diyemez gibi geldi. Saçma gelmesin, zıngırtı argo gibi duruyor ama az kullanıldığı için "edebi" de sayılabilir...Tuhaf ve ilgi çekici. Elektrikle (!) ve zangırdıyarak canlanmıştı, oradan mı biliyor acaba? Hımm...

Orijinalindeki sözcük/cümle nedir bilmiyorum, bilsem güzel olurdu... Böyleyken böyle...

Not: Kim çevirmiş o da belli değil...O yıllarda, hele çizgi roman gibi pulp metinleri kimi çevirdiği handiyse hiç umursanmazdı... Bunu özellikle belirttim çünkü yayıncı, hatta rapidocu bile kendinden bir şeyler katabilirdi...

Çarşamba, Haziran 23, 2021

Nostalji ve Cumhuriyet Folkloru


İnsanlar genellikle geçmişi-dünü özlemle anar, bugünden hazzetmezler; her şeyin günbegün kötüye gittiğini düşünürler, buna göre yarın, bugünden mutlaka daha kötü olacaktır. Çocuklarımız için endişelenmekte, memleket için korkmakta haklıyızdır. Nostalji, bu hissiyatın temel nedeni ve sonucudur, kendiliğinden gelişmediği de aşikârdır. Birkaç kaynak gösterilebilir,  eğitim yoluyla devletler, tarih ve geçmişlerine ilişkin bir “altın çağ” yaratırlar. Bir dönem ya da karizmatik bir lider, o altın çağı yaratmış, sonrasında süratle, her ne varsa, altüst olmuştur. Örneğin 1923-1938 arası Türkiye’nin Altın Çağı olarak tanımlanır, buna göre 11 Kasım 1938 sonrası hayatın kötüye gitmesinden daha doğal bir şey yoktur. Kültür endüstrisi, nostaljiyi tecimsel olarak pazarladığı için gerek altın çağ gerekse kolektif hafızada yer eden, pazarlanabilir mitler ve diğer şeyler, “para” ettiği sürece yeniden ve yeniden hatırlatılırlar. Hatta aralarında gerilimli bir ilişki de kurulur; bir taraf, işin ticarete dökülmesinden rahatsızdır, diğer taraf resmiyet kalıplarından şikâyetçidir, çağ değişmektedir, artık başka türlü bir yorum ve portre resmedilmelidir. Atatürk’ün reklamlarda kullanılmasıyla ilgili tartışmaları veya resmi dairelerdeki fotoğraflarında elindeki sigara ya da tespihin silinmesini hemen hatırlayabiliriz.

Nostaljinin kaynağı, bugünle didişen, genellikle modernizme yönelen eleştirel bir duyarlılıktır. Ama gerek eleştiri gerekse duyarlılık olarak tanımladığımız hissiyat, analitik değildir, asıl olarak bir tür vicdani serzeniş, siyasal romantizmle ifade edilebilecek bir tür yakınmadır. Modernizmin dönüştürücü gücü karşısındaki çaresizlik, geçmişe başvurmaya, bazen kaçmaya zorlar insanları. Geçmiş, bozulmamış olan “asıldır”. Nostalji, geçmişe duyulan özlem ve melankoli duygularını harekete geçirir, kendiyle var eder. Bir tür ümitsizlik kültürüne dönüşür; toprak, kültür, gelenek veya geleceği temsil eden gençlik yozlaşmakta, yitirilmektedir. Modernizm ve dolayısıyla kapitalizm, yozlaştırıcı ölçülerde her şeyi bir örnekleştirmekte, her türlü özgün nişi ayrım yapmaksızın köreltmektedir. Altın çağ nostaljisi genellikle bu dönemlerde devreye girer. Toplumsal değişim ne kadar hızlanırsa nostalji o raddede güçlenir. Seksenli yıllarda beklenmedik biçimde gelişen Beyoğlu nostaljisini düşünelim. Vakt-i zamanında kibar hanımların ve seçkin beylerin en iyi kıyafetleriyle dolaştıkları semtin, mevcut gelişimine hayıflanılmış, o günlerin gözde tahkir ifadelerinden biri olarak magandalar, şehre yeni gelen göçmenler bir suçlu gibi değişimin sorumlusu sayılmıştır. Oysa çok değil, birkaç on yıl önce, Beyoğlu, özellikle edebiyatta ve gazetelerde romanesk bir imge olarak başka bir biçimde kullanılmıştır:  Beyoğlu yabancıdır, Türklerin benliklerini kaybedebilecekleri bir mekân, baştan çıkarıcı tekinsiz bir “dünya”, “bir türlü, tamamen, bizim olamayan” bir yerdir. Ama bu Beyoğlu tahayyülü geçerliliğini yitirmiş, hiç de kozmopolit olmayan, elimizden alınan, taşra tarafından işgal edilen kibar bir muhit olarak vazedilir olmuştur. Turgut Özal dönemidir, yok sayılan arabesk meşrulaşmış, kamusal alana faş etmiştir. Beyoğlu, arabeske ve “o yoz müziğin” dinleyicilerine, dolayısıyla Özalizm’e karşı korunması gereken bir mevzi konumuna getirilmiştir. Nostalji söz konusu olduğunda referans imgelerin sıklıkla değiştiğini rahatlıkla görebiliriz. Bugün pek çok arabesk şarkıcı, nostalji kültürümüzün bir parçasıdır, reklamlarda boy göstermekte, klasik sayılmaktadır. Diğer yandan Beyoğlu elitizmi unutulup gitmiştir. Referansların dönemsel olarak farklılık göstermesi kuşkusuz tuhaf değil. Her şeyden önce, geçmişe bugünün dertlerinin içinden bakarsınız ve bugün, ister istemez dün’ü belirler.  Hal bu olunca, dün ve altın çağ, farklılaşan bir bugün sorunsalıyla ve günün makbul olanına göre sürekli yenilenir.

Memleketin nostalji kültürüyle ilgili özel bir durumdan da söz edilebilir, kişisel olarak bunun kimi imgelerin yeniden ve yeniden kullanılmasında önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Latin alfabesine geçilmesiyle birlikte 1928 öncesini bilmek, gerektiğinde okuyup değerlendirmek özel eğitim almış, sınırlı bir kesimin tekeline kalmıştır. Cumhuriyet, redd-i miras politikası dolayısıyla geçmişi seçerek ve kendi imbiğinden damıtarak aktarmıştır. Örneğin otuzlu yıllarda, bir başka ifadeyle cumhuriyetin altın çağında, Osmanlı değil Orta Asya bir altın çağ olarak gösterilmiştir; bir milad istenmiş, yeni tarihe ve kültüre bugünü vareden bir dün aranmıştır. İlerleyen yıllarda 1923-1938 döneminin, 10.yıl mitolojisinin Orta Asya nostaljisine ikame edilmesi ise ideolojinin işleyişi gereği kaçınılmazdır. Orta Asya nostaljisi ve asıl’lık  vurgusu kaybolmuş değildir ama anaakım da değildir artık. Vurgulamak istediğim, cumhuriyet temel alındığı için elde avuçta kalanın hepi topu seksen yıllık bir dönem olması. Ben buna Cumhuriyet folklorunun sınırlılığı diyorum. Kapitalizm, yaygınlaşabilmek adına resmi kültürle birlikte hareket etmek zorunda olduğu için, reddi miras politikalarına uyum göstermiş, söz konusu sınırlılığı yeni yorumlarla çeşitlendirmiştir. Atatürk, Metin Oktay, Türkan Şoray, Ayhan Işık, Deniz Gezmiş, Lüküs Hayat Kabaresi, Hababam Sınıfı ya da Zeki Müren aynı ailenin ve iyiliğin temsilcileri, nostaljinin ve cumhuriyet folklorunun aktörleri olarak gerçeküstü bir düzlemde birlikte yaşıyorlar. Üstelik, sadece geçmişi ve kendilerini yadetmek için var edilmiyorlar, siyasi bir tavırla farklı bir gelecek ihtimalini de taşıyorlar.

Nostalji hissiyatının sanayi toplumu evresinde, modernleşme ve kapitalizme karşı gelişip yeşerdiği genel olarak kabul edilir. Oysa bugün, kapitalizm uyumluluk yeteneği ve hızı sayesinde nostalji evrenini ve ikonlarını, bir başka ifadeyle hasmını kimliklendirir hale gelmiştir. Üstelik global ölçekli bir pazarlama yapıldığı için ülkelere özgü yerel içerikler, global olan asıl’a ya benzetilmekte ya da benzediği ölçüde var edilmektedir. Kapitalizmin nostaljinin asıl belirleyeni olduğu, resmi kültürün ancak bu değişkene bağlı olarak kendini revize edebildiği bir çağda yaşıyoruz.

[2010 yılında yazmışım, bir konuşmaya dayanıyordu.]

Salı, Haziran 22, 2021

Nefretin Bitmeyen Açlığı (4)

Yusuf Ziya Ortaç, Yahudiler hakkında bolca yazan çizen biri... Yirmili yıllarda ticareti Yahudilerin yönettiğini düşünerek hemen her fırsatta saydırıyor onlara... 1927 yılında artık nerden, hangi ülkeden geldiler bilemiyorum, dikkat çekici ölçüde kalabalık bir Yahudi turist kafilesi geliyor, İstanbul'u gezip tozuyorlar. 

Turist az olunca, gazetelerin ilgisini çekiyor, niye geldiklerini merak ediyorlar, yok yere gezmezler, var bunun altında bir başka niyet fikriyle sokurdanıp duruyorlar. Malum, yabancı dediğin düşmanlığa gelir, kandırmaya, fethetmeye, sömürmeye... değil mi ama? Ortaç da geri kalmıyor elbette, Çimdik imzasıyla bir şiir yazarak Akbaba'da seyyahları hicvediyor:

Şehir kadar kocaman bir vapurla, dediler,
İstanbul’a geliyor yine mirasyediler!
Baktım hepsi Salamon, Yasef, İbrahim, Mişon,
Dedim: Kalemim size karlı seyahat diler,
Buyurunuz ey kurnaz, açıkgöz Yahudiler!
Vardır bu seyahatten bir kastınız mutlaka:
İstanbul’da gezerken etrafa baka baka,
Tatlı, güzel sözlerle gülüp ederken şaka,
Mutlak birkaç kişiyi bastırırsınız faka!
Buyurunuz ey kurnaz, açıkgöz Yahudiler!
Hepiniz uslusunuz*, pek acar:
Museviler kavgadan, gürültülerden kaçar!
Küçükler defter satar, büyükler dükkan açar,
Nihayet olursunuz birer kalantor tüccar!
Buyurunuz ey kurnaz, açıkgöz Yahudiler!
Olmaz bir lahza olsun poker, bakara sizin,
Ondan başka dünyada ak sizin, kara sizin,
Bursa’da, piyasada bütün yaygara sizin,
Eski esvablar sizin, iğne, makara sizin,
Buyurunuz ey kurnaz, açıkgöz Yahudiler!
Sık sık el sürmezsiniz kasada anahtara,
İktisad edersiniz, hiç gelmezsiniz dara,
Hakimsiniz dirheme, teraziye, kantara,
Sizler bastırırsınız şeytanı mantara!
Buyurunuz ey kurnaz, açıkgöz Yahudiler!

Akbaba, 10 Mart 1927

Related Posts with Thumbnails