Pazar, Nisan 05, 2026

Data Capital


Sabah erken kalkınca, bir de “mutsuz” olunca, hele işim yoksa, mutlaka kendime meşgale buluyorum. Herkesin hayata katlanma deneyimi başka...

Pazar paylaşımı benden Mıstık abi... Senin de imkanın varsa eğer, tacizcilere kalp, bize de bahar ver, dünya iyileşsin...

Geçen derslerde video üretelim sohbeti olmuştu, bir tane “şıpın işi”, 101 ölçüsünde giriş dersi tıngırtısı yapayım istedim. Altını çizerek yazıyorum, metin özellikle basit tutulmuş bir ders notu... Video biter, hoca anlatır metni...

Videodaki sesi ilk kez denedim, kendim de okuyabilirdim, programı kurcalamış oldum.

“Marx, İnterneti yaşasaydı, nasıl yorumlardı? İnterneti bir özgürlük alanı olarak değil, yeni bir üretim ve tahakküm biçimi, yeni bir ekosistem olarak okurdu. İki temel soruya odaklanırdı: “Üretim araçları kimin elinde?” ve “Artık-değer nereden sızıyor?”

Kullanıcıların “beğeni”, “kaydırma” ve “paylaşım” aracılığıyla farkında olmadan üreticiye dönüşmesi, boş zamanın, çalışma zamanına sızması ilgisini çekerdi. Hayatın topyekün metalaşması derdi muhtemelen.

Marx’ın düşüncesinde belirleyici olan şey umuttan ziyade çelişkidir. İnternet tam da bu yüzden ilgisini çekerdi: hiyerarşileri aşındırma potansiyeline yoğunlaşırdı. Bilginin dolaşımı, örgütlenme imkânları ve görünürlük, onun gözünde sistemin kendi içinden ürettiği sızıntılar olarak okunabilirdi.

Twitter’da polemiğe girer miydi? Muhtemelen. Ama asıl meselesi tartışmak değil, teşhir etmek olurdu. Hesabı aralıklarla askıya alınırdı diye speküle edebiliriz.

Algoritmaları ideolojik aygıtlar olarak tanımlardı. Görünürlük, erişim ve etkileşim gibi kavramları yeni türden bir sınıf ilişkisi içinde analiz ederdi.

Espriyle bitirelim, Das Kapital 2.0 veya Data Kapital yazar mıydı, bilemeyiz ama yazsaydı meselesi değişmezdi.”

Bir yemin uğruna ya rab ne güneşler batıyor

Kare 1
Bilmeyenler için kısa bir girizgâh: Gazetelerin en güçlü medium olduğu bir dönemden söz ediyorum. Radyo var, sinema var ama teknolojik ve ekonomik sınırlılıklar nedeniyle gazeteler kadar yaygın değiller. Gazeteler ise yalnızca haberin değil, edebiyatın ve her türlü popüler sanatın ilk yayımlandığı yerler. Rağbet gören her şeyi bünyelerine alıyor, aldıklarını birkaç kat daha popülerleştiriyorlar. 

Kare 2
1950’li yıllarda gazeteler, hafta sonları renkli pazar ilaveleri vermeye başlıyor, bu ilavelerde de yerli çizgi romanlar yayımlanıyor. Paylaştığım kareler, tam sayfa yayımlanan Bir Yemin Uğruna (1954) isimli çizgi romandan. Türkiye’nin o yıllarda en çok satan gazetelerinden Yeni Sabah’ta yayımlanmış, çizeri ise dönemin açık ara en parlak ismi Ratip Tahir Burak.

Kare 3
Bugünden bakınca bazı şeyleri hatırlatmak gerekiyor. Birincisi, bu çizgi romanlar renkli oldukları için okura bambaşka, neredeyse göz kamaştırıcı geliyor; çünkü gazetelerin kendisi siyah beyaz yayımlanıyor. İkincisi, haftada yalnızca altı kare yayımlanan, buna rağmen ilgiyle takip edilen bir şeyden söz ediyoruz. Bugünle kıyaslayalım: 1990’lardan itibaren mizah dergileri “okur unutur” diye haftaya devam eden tefrikaları istemez olmuştu. Oysa Ratip Tahir sadece altı kare çiziyor, iş ilgiyle takip ediliyor ve en yüksek telifi alıyor.

Kare 4
Üstelik, düşünün altı karede hikâyeyi ne kadar geliştirebilirsiniz? Paylaşılan sahnede yabancı bir kadınla Türk erkeği yürüyüşe çıkıyor; aralarında tutkulu bir gerilim oluşuyor ve reddedilen kadın erkeğin bacaklarına sarılıyor. Bir hafta boyunca yalnızca bu sahneyi okuyorsunuz. Evet, bir duygu çatışması var, bir gerilim var ama bugünün okuruna bakınca ister istemez “bu kadar mı?” diye soruyorsunuz. Demek ki o devrin okuruna bu kadarı yetiyormuş.

Kare 5
Karelerin alt yazılarını bilerek çıkarttım. Çünkü ortada görsel bir ardışıklık var, bir romans yaşandığını metni okumadan da anlayabiliyoruz. Ama alt yazılarla görseller arasında güçlü bir uyum olduğu da söylenemez. Ratip Tahir yazıyı resimlemiyor, tersine, resmin üzerine metin kuruyor. Eğer metni gerçekten resmetseydi, sahneyi farklı çizmesi gerekirdi, alt yazı şöyle: "Genç kız tir tir titreyen küçücük elleriyle delikanlının cepkenine yapıştı, bütün gücüyle sarsarak: 'Senin olmak istiyorum, senin! Bunu anladın hala neden susuyorsun?' diye haykırdı. Şahin'in şaşkınlığı son haddini bulmuş, dili tutulmuştu. 'Duymuyor musun söylediklerimi? Yoksa beni çirkin mi buluyorsun?'.

Genç kadın, delikanlıya kendini adeta sunuyor, hatta dramatik bir hareketle, "esvabının göğüs kısmını kavuşturan ipek kordonları kopartarak taptaze göğsünü açıyor." Biz bunu karede görmüyoruz, tuhaf, frapan, eksajere bir sahneymiş halbuki... Görsel, metnin iddiasını taşımıyor, daha ölçülü, hatta temkinli.

Kare 6
Son kareye bayılıyorum, müthiş erkek Türk'ün fetih rüyasının resmi çünkü... [Marie] özellikle dikkat: kadın erkeğin bacaklarına sarılmış, hıçkırıklar içinde. Bu sahne, neredeyse ham bir fantezinin kristalleşmiş hali. “Fetih” duygusunun görselleştirilmiş bir özeti gibi. Ve evet, bu tek sahne, okuru bir hafta bekletecek kadar güçlü bir cazibe üretiyor.

Cumartesi, Nisan 04, 2026

Damar Çatlağı








Fotoğraflara neredeyse yüzyıllık bir “bakış rejimi”nden seçmeler gibi bakalım. Sokak, kışla, kulüp, kaldırım, sahil… Mekân değişiyor ama kompozisyon değişmiyor: Ortada yürüyen, dans eden bir kadın ve onun çevresinde toplanmış erkek gözleri. Fotoğrafı çekeni de unutmayalım, tüm erkekler kadına “bakıyor.”

Bu fotoğrafları popüler kültür derslerimde paylaşmıştım. Ders notu gibi olmasın ama neler anlattığımı da not düşeyim istedim.

Fotoğraflarda erkek özne, kadını yakalamaya, dondurmaya, arşivlemeye çalışıyor. Kadın yürüyor, erkek duruyor ve bakıyor. Kadın hareketli erkekse sabit ve odaklı. Foucault’nun tarif ettiği anlamda bir gözetim estetiği istiflenmiş, kadın, kamusal alanda dolaşırken bile potansiyel olarak değerlendirilen bir nesneye dönüştürülmüş. Kadınlar, seyirlik bir bedene dönüştürülmüş demek daha doğru. Kadın bedeninin performansı, erkek kolektifinin eğlence ekonomisine hizmet ediyor. Laura Mulvey’in kavramsallaştırdığı “male gaze”in klasik örneği olmuş bazı fotoğraflar. Mulvey, sinema için kamera erkek, seyirci erkek, hikâye de erkek için der ya...

Erkek kalabalığı, kendi arzusunu kolektif olarak teyit ediyor. Bakış, erkekler arasında bir dayanışma dili. Kadına yönelmiş gibi görünen arzu, aslında erkekler arası bir performans: “Gördün mü? Ben de gördüm.” E bu bir tür homososyal onay mekanizması.

Bu fotoğrafların bir kısmı muhtemelen eleştirel niyetle çekilmiş. Sokak fotoğrafçılığı, modernitenin bu çelişkisini teşhir etmek için kullanılmış olabilir.

Peki fotoğafları kim seçti? Bir erkek olarak ben…Bunu da hesap edelim. Erkek gözü yalnızca bakmaz, kadraj kurar. Kadrajı kuran, hikâyeyi de kurar. Ve hikâyeyi kim kuruyorsa, tarih de onun dilinden yazılır.

Bu notların üzerinden en az on beş yıl geçtiğine göre…

Bir ters köşe: Bugün sosyal medyada herkes birbirini gözetliyor. Erkek bakışı hâlâ güçlü ama artık kadınlar da kamerayı tutuyor. Gözetim yataylaştı. İktidar dağıldı mı, yoksa yalnızca biçim mi değiştirdi henüz tam bilmiyoruz.

Cuma, Nisan 03, 2026

Yokluğun Kralı

Sahaflardan elime bir çeviri taslağı geçti. Louis Charles Royer’nin kısa bir hikâyesini, Ke-Kö mahlasını kullanan Kemal Körezlioğlu Türkçeye aktarmış. Royer, Amerikanvari bir estetikle erotik hikâyeler yazan bir Fransız pulp yazarıydı, kitapları bizde de hatırı sayılır tirajlara ulaşmıştı. Ellili yılların ortasında Çağlayan Yayınları’nın hamlesiyle tanındı, cep kitapları furyasının adeta “kıralı” olmuştu.

Yıllar önce dikkatimi çekmişti. 1955-65 yılları arasında 15-25 yaşlarını süren hemen her okur-yazar erkek Royer’i biliyordu, gizli saklı okumuşlar, aralarında konuşmuşlardı. Üstelik çok satan ve çok seyredilen ne varsa oldum olası merak ederim. Royer neye denk düşmüştü de bu kadar tutulmuştu? Bu sorunun peşine düşüp birkaç kitabını okumuş, tabiri caizse o kitapları “dallamıştım.” Hakkını teslim etmek gerekir: Dönemi için hayli cesur metinler yazıyormuş, hele bizim okur için. Öte yandan mesele biraz da konjonktürel. Bu topraklar öteden beri “kurak”,  yani erotizmin her türlüsü başlı başına bir cazibe unsuru olabiliyor. Royer’in krallığının da biraz bu yokluğun üzerine kurulduğunu hemen fark ediyorsunuz.

Gelelim on bir sayfalık çeviriye. Türkçede yayımlanmış olduğunu sanmıyorum. Royer’in erkek magazinleri için kaleme aldığı hikâyelerden biri gibi duruyor. Napolili, yakışıklı bir seyyar satıcının tek bir gününü anlatıyor. Ne anlatıyor derseniz: Royer’in dünyasında kadınlar ve erkekler tek bir güdüye indirgendiği için yakışıklı “erkek” satıcının karşısına çıkan her “kadın” iştahla ona “asılıyor.” Oysa satıcının bir sevdiği var, gözü başkasını görmüyor. O meşum kadınlara kapılacak mı, yoksa sadakatle yoluna mı devam edecek onu okuyoruz, hikâyenin erotik ve romantik gerilimi kabaca bu.

Erotik pulp edebiyatında benzer bir klişe vardır: Herkes cazibeli jönprömiye bağyana sahip olmaya çalışır, o kadın kaçırılır, ona yalvarılır, şehvetle saldırılır… O ise “doğru adamı” seviyordur filan. Royer, bu fıkrayı tersine çevirmiş, hepsi bu.

Royer, o “askıntı” kadınları yazarken onları aşağılıyor mu, haz mı duyuyor, o fasıl muğlak. Gerçekçi gibi gözüken abartısı, şaşırtmak için kullandığı erotizmi, farkında olmadığı bir bayağılığı var... Beyefendi, kendisinden ne tür bir hikâye beklendiğini biliyor ama bir yandan da yüksek edebiyat yapmak istiyor. İlki kısmen işlemiş olabilir, ikincisi ise daha yazarken dağılıyor, berhava ve karavana kalıyor.

“Amaaan” mı, “genç erkekler zaten atlayarak okuyorlardı” mı dedin Mıstık abi…

Meraklısına not: Çevirmenimiz, bir hukukçu, kişisel fikrim, paradan çok keyif için bu işe kalkışmış...

Perşembe, Nisan 02, 2026

Ruhhattı 14




Wont forget


İlgilisi hatırlayacaktır, bir süredir yapay zekâ programlarını kurcalıyor, özellikle ses üretimine takılarak küçük denemeler yapıyorum. Kısa şarkılar, üstüne eklenen basit animasyonlar… Arada paylaştığım şeyler bunlar. Daha önce programların Türkçe söyleyişte tökezlediğini yazmıştım.

Öğrenme hevesiyle bu kez İngilizce bir deneme yaptım. Sonuç, teknik olarak daha “derli toplu” bir iş oldu.

Yapay zekâ, yazdığım sözleri Leonard Cohen ve Bob Dylan hattına yakın bulduğunu söylüyor. Bunu ciddiye almak için bir neden yok, kullanıcıyı gaza getiren küçük enjeksiyonlar bunlar. Kimsenin bir şeye uzun süre odaklanamadığı bir zeminde, araçların da bizi diri tutacak şekilde tasarlandığını görmek zor değil.

Ortaya çıkan ürünlerin mevcut üretimleri ve bir “aurayı” taklit ettiğini ayrıca belirtmeye bile gerek yok. Yapay zekâ burada yaratmıyor, iyi bir dinleyici gibi hatırlıyor, eşleştiriyor ve yeniden kuruyor.

Mıstık abi, Bon Jovi vardı, hatırlar mısın?

Çarşamba, Nisan 01, 2026

Şiirimiz Karadır Abiler

Benim gibi esnaf çocuğu olunca çocukluk denen geniş zaman çarçabuk bitiyor. Henüz ilkokulda çalışmaya başlıyorsunuz: önce yazları, sonra her tatil günü, her cumartesi, her pazar… Of puf ederek yazıyorum ama o zamanlar günde en az on saat “çalıştırıldım.” Akranlarım okul açılıyor diye dertlenirken, ben derslerin başlayacağı günü iple çekerdim. Çünkü okul benim için tatildi, ruhen bayram ederdim.

Erken yaşta hayatın çarkına kapılınca tuhaf huylar ediniyor insan. Mesela bende, “meşgalesi olmayan kendini kurcalar” inancı baki. Boş duramıyorum, üç günden fazla tatil yapamıyorum. Çalışmayan mı desem, az çalışan mı desem, öyle insanlarla pek arkadaş olamıyorum. Daha ileri gideyim: gıkımı çıkarmam ama yavaş hareket eden insanlarla da yakınlaşamıyorum. Edebiyatını biliyorum, “aceleye gerek yok” diyorum ama… Ben iş bitmeden dünyaya dönemeyenlerdenim. “Tembellik” bana göre değil, ağırkanlılık kurdeşen döktürür bünyeme.

Kurallarım olsun isterim, baştan her şey konuşulmalı gibi gelir. Çocukken bana ne yapacağım ve ne yapmayacağım anlatılmıştı. Muzaffer İzgü’nün Zıkkımın Kökü’nde çocuğa işin tarifi yapılır ya: “Çay var, kahve var, diye dükkânın dört bir yanını döneceksin… hatırlatacaksın… karşıdaki otele de uğrayacaksın… Tamam mı yeğen?” İşte o hesap, yapacağın işi ve rutini erkenden bellemen gerekir.

Bazen o kuralların çiğnendiğini, sizi ezerek bozduklarını da görürsünüz. O zaman kuralları hatırlatmayı öğrenirsiniz. Zengin Mutfağı’ndaki aşçı gibi söylenirsiniz: “İşimin ne zaman biteceğini bilmeliyim ben… Aşçıysak eşek değiliz…” Bu lafları çocukken birlikte çalıştığınız abilerden, ustalardan çok duyarsınız. Önce hoşunuza gider o dikleniş; sonra anlarsınız ki hepsi birer poz. Dinlersiniz ama inanmazsınız. Herkes eninde sonunda işinin başına döner.

Cahit Sıtkı’nın dediği gibi, “Haydi Abbas, vakit tamam” noktasına gelince mesai bitimi rahatlamayı öğrenirsiniz: felekten gece çalmayı, az görülen kadınları özlemeyi, cuara içerken içlenmeyi…

O yaşlarda verdiğim bir iki akıllı karar var: sigaraya neredeyse hiç başlamadım ve şiir yazmakla hiç ilgilenmedim. Şiir okuyan abilerim de olmadı. Meyhaneler hadi bir nebze ama barları hiç sevemedim. Behçet Necatigil diyor ya “oralarda hiçbir işim yoktu / Aç ahtapotlar kaynaşırken dipte”. Oralardan bir kadın sevmedim, oraları seven kadınlardan da hayır görmedim. “Çalışmaktan bahsediyordun, barlara nereden geldin?” demeyin. Hepsi birbirine bağlı, sabah erken uyanmanın, verilen sözü tutmanın, disiplinin getirdiği bir yabancılaşma bu.

Erken yaşta disipline girince hızlı büyüyorsunuz. Ama bu “abileşmenin” pek bir getirisi yok. Sadece ahkâm kesenleri sevmiyorsunuz, çünkü kendinizi onlardan daha çok “yaşamış” sayıyorsunuz. Yine de o meydan okumalar tatlı geliyor, dünyanın defterini dürmeyi kendinizde hak görüyorsunuz.

Ece Ayhan’ın o dizelerini okuyunca, “1.Şiirimiz karadır abiler / 2.Şiirimiz her işi yapar abiler / 3.Şiirimiz gül kurutur abiler”

“Hah” diyorsunuz, “Bu da benim gibi on yaşından beri çalışıyor.”

Tabii işin aslı öyle değil. Sadece biri size dokunsun, sarılsın istiyorsunuz, yazdıklarıyla ya da kalbiyle... Yoksa ne yapsak bir başımızayız, hepimiz bu sistemde “zenci” kalacağız Romalılar!

Ergen Levent’in sesiyle yazıyorum Mıstık abi: Beğenmeyen caddeye çıksın, bilenler bilmeyenlere anlatsın. “Siz paralı, biz beleş, İbne Kolej!” 

Related Posts with Thumbnails