Cuma, Ağustos 30, 2024

Edebiyat magazini

Denk geliyorum, Tanpınar'ın memleketle ilgili hayıflanmaları vardır, mealen yazıyorum, "yedin bitirdin beni" gibi bir şey söylüyordu galiba... Sıklıkla paylaşılır, hatırlatılır. Sadece Tanpınar değil, yazı çizi işleriyle uğraşan, sanata ve edebiyata meraklı herkesten benzer cümleler duyarsınız. "Başka bir ülkede olsaydı" bambaşka bir noktadaydı, değeri bilinirdi, el üstünde tutulurdu filan anlatılır durur.

Yazarlar söyler, okurlar onaylar ya da sevenleri över, yazarları kabullenir. 

Haliyle ispat edilebilir şeyler değil bunlar, yani Tanpınar Fransa'da  veya Yaşar Kemal Britanya'da doğsaydı ne olurdu cidden bilemeyiz, bunlar retorik türünden akıl yürütmeler, üzüm yemek değil bağcıyı dövmeye yarıyor... Bağcıyı dövelim (eleştirelim) elbette ama... Tersinden de düşünülmesi gerekiyor sanki... 

Belki de bu topraklarda daha az rekabet, daha  az yazar ve "sanatçı" var, hepimiz az ya da çok bu durumdan faydalanıyoruz. Tanpınar ve Yaşar Kemal de bu kıtlıktan faydalanmış olamazlar mi demek istiyorum. Yani söylenenin aksine şanslı olamazlar mı, başka bir ülkede olsalar-doğsalar o nitelikte daha fazla yazar olduğu için bizdeki kadar öne çıkamayacak, "meşhur" olamayacaklardı. Bilmiyoruz ki... 

Speküle ediyorum, bu da retorik ve bunun da sonu yok ama bu ters okuma pek akla gelmiyor. Hakkı yenmekle ilgili hayıflanmayı daha kolay paylaşıyoruz, çünkü biz de okur olarak değerli olanın farkında olan nitelikli bir seçici olduğumuza inanıyoruz. Kolektif bir gururlanma, tatlı ve nafile bir romantizm...Edebiyat magazini...

Çarşamba, Ağustos 28, 2024

Alparslan

Geçen yıl yeni doğan erkek çocuklarına verilen isimlerle ilgili bir istatistik yapılmış, harita üzerinden illere göre dağılımı çıkartılmış...Kaynağı bilmiyorum, isimlerle ilgili dökümler yapan çalışmalar mevcut... 

Siz de fark edeceksiniz, hemen her yerde aileler Alparslan ismini tercih etmişler... Yaptığım işler nedeniyle ben de bakınmıştım bir ara, bana sorsalar "Eymen ve Asaf" isimlerinin popülerliğinden bahsederdim, Ali Asaf ve Ömer Asaf beni daha önce de şaşırtmıştı.

Ailelerin tercihleri önemli, çocuk gelecekle ilgili bir umuttur ve ona konulan isim, o umuta ilişkin bir projeksiyon misyonu taşır...Yani Alparslan isminin çokluğu ülkenin siyasi manzarasını özetliyor.

Diğer yandan, televizyonun artık izlenmediği söyleniyor ya, oysa isim seçimleri üzerinde beyazcamın etkisi hemen anlaşılıyor, demek ki, televizyon halen evin ortasında yaşıyormuş, kolaycı bir yorum yapılıyormuş.
 

Salı, Ağustos 27, 2024

Pırno

Bir arkadaşım sosyal medyada çıkıntı yazılar yazıyor, sağa sola giydiriyor ve abarttığını düşündüğüm için beni "yaşlı" buluyor. Yıllardır, sosyal medyada yaşananları-gösterilenleri*seyrettiklerimizi "porno" olarak nitelendirir, bütün izleyicilerin-üreticilerin porno bağımlısı olduğunu iddia eder. Ona göre gençken seyrettiğimiz Alman pornoları kıyas götürmeyecek biçimde masumdu filan...Siyaseten el artırıyor diyelim...

Diğer yandan sosyal medya pek çok alanı açığa çıkardı, teşhir etti, lümpenliği hiç bu kadar açık görmemiştik, zenginlik hiç bu kadar gösterilmemişti... Tarikatları ilk kez bu kadar yakından gördük... Veganları da , kedileri de,  pavyonları da, Ülkücüleri de... Cehalet pornosu, kavga pornosu, servet pornosu gibi say say bitmeyecek "yeni ve tuhaf" şeylerle karşılaşır olduk. 

Adam haklı beyler dağılın, klişesini bırakıp çekiliyorum...

Pazartesi, Ağustos 26, 2024

Son Okuduklarım 94

Bir Kediyi Terk Etmek, Murakami'nin babasını anlattığı, Gao Yan'ın güzel çizgileriyle bezediği bir kitap. İsim yanıltmasın,  ismini vermekle birlikte "kedili" bir anlatı değil, çocuk yaşta epeyce uzağa bırakılan bir kedinin evlerine geri dönüşünü, başka bir aileye büyütmesi için verilen babasının iade edilmesine benzetmiş Murakami. Babasının evlilik öncesi biyografisine odaklanmış, askerliği, dindarlığı, şairliği derken yanılsamalar, tesadüfler, aile tarihindeki "what if"lerden söz ediyor. Babaya özlem metni gibi de durmuyor, hatta epeyce soğuk ve mesafeli yazdıkları, öyle ki nedenini açıklamıyor, yirmi yıl kadar hiç görüşmedikleri olmuş. Bir hayalim vardı, onu gerçekleştirmek için uzak durdum dese de bana sadece o değilmiş gibi geldi... 

Nahid Sırrı Örik'in Ankara Yazıları, yazarın kitaplaşmamış denemelerinden-köşe yazılarından derlenmiş...Örik, ne yazsa bana ilginç gelen yazarlardan. Ankara ile ilgili yazdıklarının şöyle bir ilginçliği var, şehrin geçmişinin (mimari ve kültürel kodlarının) muhafaza edilmesini hayal ediyor diyelim. Oysa bizim oldum olası böyle bir kültürümüz olmadı... Yıkıp yeniden yapalım istiyoruz. Ki Ankara, 1916 Yangınından sonra harap ve bitap bir şehirken, muhalif İttihatçı subaylar eliyle modern ve yeni bir şehre dönüştürülüyor. En azından iddiaları bu yönde. Süreklilik değil kopma inadındalar ve geçmişi andıran her şeyi düzlüyorlar. Örik, şehrin (günümüz Ankara'sında nostaljiyle yadedilen) kübik binalarla doldurulmasına (onları çirkin bularak) hayıflanıyor, yerleşim planının başka türlü geliştirilmesi gerektiğine inanıyor. Siyaseten romantik olduğundan kendince sesini yükseltiyor ama o dönem pek etkisi olduğunu sanmıyorum. Yazıların geneli estetik şikayetlerinden oluşuyor...Bir de bana hissiyat olarak ilginç gelen kısım şu, entelektüeller-gençler-bürokratlar Ankara'ya "gitmek" için geliyorlar. Vazife uğruna-İnkılap adına geliyorlar ama akıllarında yaşadıkları şehre İstanbul'a dönmek var, daha büyük hayal ise oradan Avrupa'ya görevli olarak gitmek... Ankara'nın kaderi, gitmek isteyenler, gitmek istediğini söyleyemeyenler ve gitmek isteyenleri hainlikle yaftalayanlar arasında salınıyor aslında. O kadar söyleniyor, muhalefet ediyor ama Örik de gidiyor sonunda... 

Uygur Türkleri, Ölüme Kafa Tutan bir Halk, ajitatif ismine karşın tipik bir gazetecilik kitabı, Türk hinterlandı dolayısıyla ucundan kıyısından bildiğimiz, siyaseten yakın ya da uzak durduğumuz bir meseleyi, bir Fransız gazetecinin gözünden anlatıyor. Çizgileri beğenmediğim için zorlanarak okudum, yaşlılıkla beraber kimi meselelerde "elitist" oldum galiba, ilgimi çekmeyen, hele vasat altı, oturmamış bir çizgiyle karşılaşırsam o çizgi romanı okuyamıyorum. Eserin kendisi ilginç mi derseniz, iddiasına karşın pek değil, ajitatif ve provakatif olmak istememiş, olabilir ve doğrusu da o bence, ne ki, mesafeli davrandığını düşünerek bana kalırsa asıl hikayesinden uzaklaşmış, albüm bittiğinde ne hikayenin odağındaki direnişi, ne soykırımı, ne de gazetecilik deneyimlerini tam olarak görmüş-okumuş olmuyoruz. 

Akademi İçin bir Rapor, Kafka'dan yapılmış bir uyarlama. Enerjik ve akıllı, iyi anlatılmış-iyi resmedilmiş bir albüm olmuş. Daha çok tiyatroya uyarlanan öykü, bana kalırsa Dönüşüm'den daha canlı bir anlatıdır, onun kadar bilinmemesini, insanın maymunla ilişkisinin popüler kültürde rağbet görmemesine, dinen tartışma yaratmasına, Darwin'in şaytanileştirilmesine bağlamak mümkün. Öyküyü, insanlaşmış bir maymun anlatıyor. Tatlı bir dile, akıllı mecazlara sahip, sınırları ihlal eden, insanlık (!) koşullarını parodileştiren, pragmatizmin işleyişini güzel betimleyen çıkarımları var. Gözden kaçmış bir grafik roman.

Pazar, Ağustos 25, 2024

Dijital Detoks

Akıllı telefonlar ve sosyal medya olmadan yaşayabilir miyiz? Soru matrak gibi duruyor ama mümkün olup olmadığı yıllardır konuşuluyor. İnstagram kapatılınca insanların yaşadığı iç sıkıntıyı bizzat gözlemledik, herkes birileriyle gırgır geçse de  yoksunluk çeken insanlara şahit olduk.

Bir süreliğine telefonlarını kapatan-hiç kullanmayan insanlar çok rahatladıklarından söz ediyorlar, psikoglardan da benzer tavsiyeler duyuyoruz Akıllı telefonların ve sosyal medyanın, hafızayı öldürdüğü, yaratıcılığı sönümlendirdiği, konuşmayı ve yüzyüze iletişim geberttiği filan anlatılıyor. 

Etrafınızda akıllı telefon kullanmayan, instagram ya da whatsup gibi mecralara bulaşmayan birileri vardır, azınlıktalar, ne kazandılar-kazanıyorlar belirsiz, Bana havuzdaki damlacıklar gibi geliyor... Kendimden örnekler vereyim, kredi kartı kullanmak istemiyorum ama iktisadi düzen buna göre işlemiyor, ne yapsanız, karşınıza çıkıyor, denedim biliyorum, limitini sınırlayarak yanınızda tutmak zorundasınız... Veya araba karşıtıyım, minimal bir hayat sürdürüyor, yürüyerek bir yaşam sürdürmeye çalışıyorum. Ne ki tatile gitmek, şehir değiştirmek, vakit kazanmak derken en azından yolcu olarak "araç" kullanmak zorunda kalıyorsunuz...

Çocuklar söz konusu olduğunda zarar ziyan bahsi çok konuşuluyor biliyorsunuz...Bir yaş sınırlaması getirilmesi, bir yasak konulması isteniyor filan... Her türlü yasağın arzuyu çoğalttığını biliyoruz... Oradan varılacak bir yer olduğunu düşünmüyorum.

Ama evet, dijital detoksun, azaltmanın, sınırlamanın farkındalığı artırmak bakımından faydası olabilir... Kullandığım mecraları iyicil ve olumlu yönleriyle sahiplenerek, gerisine muhalefet etmek bana doğru bir yön gibi geliyor.

 

Related Posts with Thumbnails