Cumartesi, Ağustos 28, 2021

Bozkır, Otello ve hayaller

Bozkır ikinci sezon için çalışıyorum, genel hikayesi bitti, sekiz bölüm olacak, bir terslik olmazsa diyelim, kasım ayı başında senaryoyu bitireceğim...Dizinin çekimleri önümüzdeki yaz olacak gibi duruyor.

İkinci sezonda benim için yeni ve zor bir işe kalkışıyorum. Çekim sürecinin tamamında yer alacağım ve bazı bölümlerde yönetmenlik de yapacağım. Heyecanlıyım.

Yeşilçam dizisinde birlikte çalıştığım SunsetFilm ile yeni bir dönem işi için sözleşme imzaladım. Dârülbedâyi'nin ilk oyuncularından Otello Kamil hakkında sekiz bölümlük bir dizi yazacağım.

Dizi, global dijital platformlardan birinde yayımlanacak, şu an basın taraması ve araştırma safhası sürüyor, çalışıyoruz. Senaryo yazımını mart ayı sonunda tamamlamayı amaçlıyorum. Umarım hem sözümü tutar hem de bana güvenenleri mahcup etmem…

Sonrasında Bozkır çekimleri için Eylül ayına kadar kapanacağım.

Senarist olarak "daha da sonrasında" içimden geçen entrikalı, muammalı bir serüven hikayesi yazmak, bakalım, hayat bu, yazarsam güzel olur. Böyleyken böyle.

Cuma, Ağustos 27, 2021

İlginçmiş

Bu hafta çıkan Oksijen'de rastladım, bilmiyordum, Zeynep Miraç yazmış... Hatırlayanlar olabilir, 12 Eylül Darbesi sonrasında televizyonda radyolarda, kamuya açık her yerde Müşerref Tezcan'ın (Akay) icra ettiği Türkiyem şarkısı çalardı, o kadar çok çalardı ki, darbenin marşı gibiydi, bıktık, "gına geldi" diyemiyordu kimse... Gırgır mizah dergisi de bunu esprileştirmiş ve bunun üzerine bir süreliğine kapatılmıştı.

Meğer, o yıllarda hapiste olup, o şarkıyı binlerce kez dinlemek zorunda kalan biri, şimdilerde yapımcılık yapan o yılların bir politik mağduru, şarkının haklarını satın almış ve bunu yaparak yeniden çalınmasını engellemiş, sahiden böyle, hikaye tuhafmış, esprili, trajik ve intikam doluymuş...

Dünya, bu türden deliliklerin yüzü suyu hürmetine dönüyor...
 

Çarşamba, Ağustos 25, 2021

Kime Yarar?


Eğer bir insana savunma hakkı tanımadan ceza verirseniz, orada hakkaniyet yoktur. Temel bir kuralı hatırlatmaya gerek yok, tartışacak da değiliz. Hak savunmak, hakkını savunmak hayatın ve insanlığın esasıdır.

Suç varsa ceza vardır, suçlama varsa savunma vardır. Her suçlanan ceza alacak diye bakamazsınız kanunlara. Savunma hakkı yoksa orada hukuk yoktur, savunma hakkı yoksa adil yargılanma yoktur, ki bu faciadır. Sadece modern kanunlar değil, bütün büyük dinler de bunu söyler, pedagoji de tarih de... 

Kamu vicdanı nasıl yaralanır? 

Kimle konuşsanız, adil bir mahkemede ihraç edilen büyük çoğunluğun görevlerine iade edileceğini söylüyor. Kimle konuşsanız yanlış ve haksızlık yapıldığını söylüyor.

Cezaları doğru bulanlar yok mu? Elbette olur, az bulan bile çıkar ama onlar da şunun farkındadır, adil yargılama hakkı herkese lazımdır, bugüne, düne, yarına değil bütün zamanlara lazımdır.  Bir insana savunma hakkı tanımadan ceza verirseniz, bunun mağdurları, şahitleri size bilenirler, hatırlarlar. 

Bir toplum, intikam hissiyle kavrulursa bu medeniyet kaybıdır, ahlaki erozyondur.

Bunu göremiyor olabilir miyiz? 

Hasım çoğaltan bir adalet olamaz.Adalet, intikam almaz. Adalet, kanun koyucu olamaz. Adalet, intikam hissini çoğaltmaz.  Adalet, intikamcıların karşısındadır. 

Bu dünyayı güzelleştiren insanın insana ettiği iyiliktir, hukuk ve adalet bunun için vardır.

Salı, Ağustos 24, 2021

Eski Defterler






Eskiden bloglar yoktu, interneti bile tahayyül edemiyorduk ama günlük tutma alışkanlığım hep oldu, filmlerde gördüğüm yazarları taklit ediyordum galiba. 16 yaşımda düzenli olarak günlük yazmaya başladım, her gün hissettiklerimi yazıyordum, aşağı yukarı on yıl kadar hiç aksatmadan yaptım bunu.

Bir iki yıl sonra, 80'li yılların sonunda çizgi romanla ilgili düşüncelerimi yazdığım defterler de tutmaya başladım. O günlerden kalan arkadaşlarım hatırlayacaktır, çizgi romanla ilgili bir kitap yazmaya karar verdiğimde, gittiğim her yere o defterleri götürüyor, konuştuğum insanlara onları da gösteriyordum. Hoşuma gidiyordu bunu yapmak, sanki tutkumu ve inadımı ispatlıyordum o sayfalarla, koleksiyoncular, çizgi romancılar o defterlere bakarken mutlaka şaşırıyorlardı.

O defterler neye benziyor derseniz, yukarıda ilk defterimden sayfalar koydum, büyük boy bir ece ajandasına resimler kesiyor, yapıştırıyor, yorumlar, açıklamalar yazıyordum. Çizgi romanın kurgusu, estetiği, tarihi, kuramı, yaklaşımları filan haldır huldur karalıyordum...Üç defter tutmuşum böyle. Aşağı yukarı 700-800 sayfa ediyor. O defterlerden faydalanarak bir kitap, epey dergi yazısı çıkarttım. Şuna hep inanırım, hiçbir emek boşa gitmez, mutlaka bir yere varır, bir şeye dokunur. Yazarak öğrendim, yazarak çalıştım, yazarak akademisyen oldum, meslek sahibi oldum, direndim, hayatıma yön verdim.

Resimlerdeki yazıların ilki 1988'den, sonuncusu 1992'den...

Pazartesi, Ağustos 23, 2021

Endişeli ve Suçlu


Basit ölçütlerim var, bir şehir veya bir mekanın medeniliğini ve yaşanabilirliğini nasıl ölçüyorum onu anlatayım. 

Birincisi, kadınlar sokaklarda, toplum içinde istediği gibi davranabiliyor ve yaşıyor mu? Rahatsız edilmiyor mu? Yaşıyorsa, rahatsız edilmiyorsa hah diyorum orası yaşanabilir bir yerdir. İkincisi, kedilerle köpekler yan yana duruyorsa, kediler ve köpekler sizden korkmuyor, kaçmıyor ve size sokuluyorsa orası düzgün ve insani bir yerdir.

Zevzeklik, pozörlük ve palavracılıkla ilgili ölçütlerim var ki bu da önemli, çünkü bir yeri yaşanmaz kılan her ne varsa buralardan zuhur ediyor.

Mesela her türlü zevzekliğin altında "adam gibi adam" böbürlenmesi yatıyor.

Mesela her kim ki fevrilikle veya böğürerek konuşuyorsa,vatan, bayrak, ay yıldız, şehitler, kutsalım, vazgeçilmezim saydırıyorsa, evire çevire sakız gibi bunları çiğniyorsa anlıyorum ki o konuşan endişeli ve suçlu, suçlanmaktan korkuyor.

Hiç değişmiyor, karakolda da, kürsüde de, kamera önünde de şaşmıyor.

Yok, medenilik ile zevzekliğin ilgisi nedir filan diyecekseniz o fasla  girmeyelim derim, hep birlikte yuvarlanıyoruz, ortaya konuşuyorum canım benim.

Pazar, Ağustos 22, 2021

Osman Cemal

Kaygısız, bakkal çocuğu, Eğrikapı çocuğu. Seyyar satıcı. Matbaada amele. Hep hasta, hep öksüren. Sinop’ta yok yere sürgündeyken, Refik Halid’le, Ulunay’la tanışıyor, kendini kuytularından çıkarıyor, belleğine sarılıyor. Sokağından yelken bezi. Darbukacı Kavuklu. Neşeli küfürbaz. Çingene nağmesi. Argo sözlüğü. Osman Cemal, Türkçenin düğünü, bele sarılmış ceketi. Pembe. 

Cumartesi, Ağustos 21, 2021

Ey Türk Gençliği!

Yıllar önce bir arkadaşımla  "insan kaç yıl genç kalabiliyor?" diye konuşmuştuk, mesele, bu kadar çok insanın gençlik pozu yapmasından çıkmıştı, kaçan gençliği kovalamasından, gençleşmeye çalışmasından, bu kadar çok gencin ihtiyarlar gibi düşünmesinden filan...

Bizim gibi toplumlarda insanın erken büyümek zorunda kalmasından, ailenin-toplumun-öğretmenlerin dayatmalarından, sınavlardan, rekabetten, yenilgilerden filan söz etmiştik.

Hep aklımdadır, Türkiye’de bir erkek bütünüyle özgür ve meydan okuyarak, sürüye katılmadan kaç yıl, ne kadar zaman genç kalabiliyor? Ya bir kadın?

Çok değil, bir ya da iki yıl, o da aralıklarla toplayarak, ancak o kadar genç kalabiliyor demiştik. Ancak o kadar... Kadınlar daha az, çok daha az…

Related Posts with Thumbnails