Pazar, Nisan 12, 2026

Eşik ve Tercüme

Fotoğraf, bir eşik anını resmetmiş. Tabelalar ve kıyafetlere bakılırsa, altmışlı yılların sonu gibi duruyor, üç aşağı beş yukarı o zamanlardan. Sıradan bir yol kenarı sahnesi gibi durduğunun farkındayım. Merkezde duran “taşralı”, “göçmen”, “işçi” genç erkeğe bakmamız istenmiş. Oturuşu huzursuz; belli ki fotoğrafçıdan çekinmiş, muhtemelen “rahat ol” diyerek yönlendirilmiş, o yüzden hem gevşemiş hem de gizleyemediği bir gerginlik içinde.

Dizler açık, eller dizlerde ve bekleme halinde. Yanındaki bavul ve çanta ise sahnenin en açık metaforu: gitmeye hazır bekliyor. O arada kalmışlığı vurguluyor. Bütün yol kavşakları az çok böyledir Mıstık abi; cuara üstüne cuara yakanlar, beklerken acımış çayları yarım yarım yudumlayanlar… bayramlık ceketleriyle erkekler…

Tabelalar dönemin ruhunu özetliyor. Memleketten çıkışın, göçün gayriresmî yollarla, aracılarla, dolmuş mantığıyla organize edildiği yıllar. “Acele vize” ifadesi ne tatlı bir palavradır. Yaşayınca anlaşılır: nasıl külfetli, nasıl yakıcı ve aşağılayıcıdır “kaç gündür bekliyoruz sıraları”.

Arka masadakiler, bizim adamın yalnızlığını pekiştirmek için “oradalar” sanki. Aynı kadrajdalar ama farklı dünyalardalar; sohbet, oyun, bekleyiş… belki Fenerbahçe laga luga artık ne konuşuyorlarsa. Görünen taş duvar çıkışsızlık mecazı gibi; karakterin psikolojisini sadece yansıtmıyor, enikonu dayatıyor. “Öğlen arabasıyla yola çıkacağız!”

Şimdi tuhaf bir şey söyleyeceğim: Bu fotoğrafa ilk baktığımda orada oturan adamı bir anlığına “Bob Dylan” sandım. Sahiden Türkiye gibi gelmedi. O kısa yanılgı anında başka bir ihtimali düşündüm: Aynı bavul, aynı bekleyiş, ama başka bir hikâye. Dylan olsa, “yürüyorum işte otoyolda, elimde bavulum” diye mırıldanırdı herhalde. Bizdeyse Mahsuni aynı yerde durup “kara gözlüm nisan ayı gelince / gene yolumuzda gurbet görünür” derdi mesela.

Demek ki mesele benzerlik değilmiş. Aynı pozun iki ayrı dilden tercümesiymiş.

Bu yüzden o ilk yanılgı hiç de saçma gelmiyor artık. Aksine, bu fotoğrafın açtığı gedik tam da orası. Altmışların sonu… Bizde devrimci ozanların, türkülerin yükselişi. Belki de Amerikan folk müziğinin, protest damarın yerli bir karşılığını arıyorduk. 68’in ruhunu ve köklerini yerlileştirme telaşındaydık… Aynı bekleyişi kendi sesimizle söyleme çabasındaydık.

Adam, Dylan’a benzemiyor, biliyorum. Zaten mesele de bu değil. Biz hâlâ kendi hikâyemizi, bir başkasına benzetmeden anlatmayı beceremiyor olabilir miyiz?

Cumartesi, Nisan 11, 2026

Herkes terzi: Güvenli Ölüler

Biri öldüğünde sosyal medya tuhaf bir inatla ayrışıyor, ölüyü kendi ihtiyacına göre bir forma sokarak ya idealleştiriyor ya da azımsayarak aşağılıyor. Aslında herkes işine yarayan bir imgeye onu teyelliyor. E sonra dersen Mıstık abi? Sonra da bunu uzun uzun tartışıyorlar. Of puf.

İşleyiş son derece basit: Biri öldüğünde, yani ona yönelik eleştirinin fiilen gereksizleştiği bir anda, zihin o gerçek insanı silip yerine kendi hikâyesini yerleştiriyor.

Buna posthumous idealization (ölüm sonrası idealizasyon) deniyor. Öleni gerçekte olduğundan daha kusursuz, daha saf, daha “anlamlı” hale getirilmesi süreci. Biliyoruz ki, yaşayan her insan öngörülemezdir; eğer onu zihninizde dondurup sabitlerseniz, onu ancak o zaman “güvenli” birine dönüştürürsünüz. Ölüler itiraz etmez, değişmez, ilişkiyi bozamaz. Bunu en çok anne babalarımıza yaparız. Sorunlu ve yarım kalmış bir ilişkimizi onlar gittikten sonra kusursuzlaştırırız.

Tersi de mümkün. Önce değer verilen biri, ölümünden sonra hınçla önemsizleştirilebilir (posthumous devaluation) ya da düpedüz şeytanlaştırılabilir (posthumous demonization). Bu kez bastırılmış öfke, kendini aklama ihtiyacı ve yine kontrol arzusu devreye girer.

Elbette bunlar gerçek bir sevgiden ya da sahici bir nefretten doğmuyor; daha çok bir poz, bir gösteri. Olsa olsa kaybın estetikleştirilmesi olabilir.

İvan Turgenyev’in Klara Miliç isimli novellası bu durumu neredeyse klinik bir berraklıkla anlatır. Metin, yazarımızın hiç de tarzı olmamasına rağmen gotik bir karanlıkla ilerler: Bir adam, yaşarken ilgilenmediği, hatta reddettiği bir kadına, o kadın öldükten sonra âşık olur. Hikâye bu! İster istemez soruyorsun: E kaçıyordun, korkuyordun, ne oldu da şimdi delirecek kadar bağlandın?

Kadın hayattayken doğrudan ve talepkârdır; adam ısrarla geri durur. İlk bakışta bunu ahlaki bir mesafe sanırız. Oysa mesele başkadır: Kadın, adamın kurduğu steril dünyayı bozma potansiyeline sahiptir. Ölüm bu sorunu çözer. Kadın zararsız hale gelir, böylece idealize edilir, güvenli bir soyutlamaya dönüşür. Adamın yaşadığı şey aşk değil, kontrol altına alınmış bir hayal kurma imkânıdır.

Ölüm sonrası idealizasyon böyle bir şey Mıstık abi. Gerçek insan gider, yerine kullanışlı bir tahayyül gelir. İster yücelt, ister yerin dibine sok, ikisi de aynı amaca hizmet eder. Ve evet, edebiyat bütün bu tuhaflığın ortasında inatçı bir zihin açıcıdır.

Cuma, Nisan 10, 2026

Seyrüsefer Defteri 178

++ Young Sherlock Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (31 Mart).++ Scarpetta Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (30 Mart).++ Peaky Blinders: The Immortal Man (2026) dizinin fanları üzülsünler diye çekilmiş olmalı, hikaye olarak parlak değil. Netflix ilgiyi satın almış (29 Mart).++  Project Hail Mary (2026) Emrah ile gittik, romanı iddialıymış, film sarsak ve fazla holivut, bir yerden sonra sünüyor (28 Mart).++ A Different Man (2024) yer yer ilginç, yer yer absürd, enteresan işmiş (27 Mart).++ Vladimir Ep1 ve 2'yi seyrettim (26 Mart).++ Love & Death Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (25 Mart).++  Tatil (2o-24 Mart).++ Doğru Koca Nasıl Seçilir (2026) Yasemin Sakallıoğlu performansını izledim, sevimli ve enerjik, kadın hikayesi ve mizahı olarak ayrıca dikkat kesildim diyelim (19 Mart).++ War Machine (2026) Uzaylıları beklemiyordum, epey anime mecha olmuş hikaye (18 Mart).++ The Godfather Coda: The Death of Michael Corleone (2020) senaryo değil ama film teknik olarak eski kalmış, en çok o ilginç geldi (17 Mart).++ Django Unchained (2012) siyahi kostaklanmalar, spagetti abartılar, tatlı performanslar ikinci seyredişim (16 Mart).++Dhurandhar The Revenge (2026) pek çok bakımdan enteresan, bazı açılardan bizim diziler gibi bir şey, son kertede seyredilir bir erkek hikayesi (15 Mart).++ The Bluff (2026) aksiyon olarak başarılı, hikayesi vasat, intikam damarı vasat altı (14 Mart).++ Senaryo Kampı (8-13 Mart).++ Zulu (1964) çocukluğumun en şahane serüven filmlerinden biriydi, bugüne kalması boşuna değil (7 Mart).++ Lidia Poet Sea2 Ep5 ve 6'yı seyrettim (6 Mart).++ What Happens in Vegas (2008) iş için seyredilen good feeling romantizmi (5 Mart).++Lidia Poet Sea2 Ep3 ve 4'yı seyrettim (4 Mart).++ Play Dirty (2025) filme kaynaklık eden romanın arkaik olduğunu, hikayeyi büyütemeyeceğini düşünüyordum, haklı çıktım (3 Mart).


Perşembe, Nisan 09, 2026

Sahilde

Fotoğraf büyük ihtimalle altmışlı yıllardan. İlk bakışta denizin ışığı ve cıvıltısıyla dolu bir plaj hatırası gibi duruyor ama değil. Bence kadının üzerindeki kıyafet, mayodan çok eprimiş bir sahne kostümü.

Anladınız işte Romalılar, fotoğrafa bakarken alışkanlıkla hikâye uyduruyorum. Daha yekten ikili arasındaki mesafe ilgimi çekiyor, ne tam yakın ne tam uzaklar. Baba-kız değiller. Aralarında ailevi bir sıcaklıktan çok, profesyonel bir mesafe var. Belirgin bir hiyerarşi diyelim, sert değil ama kabul edilmiş bir işleyiş. Sanki turup ya da kumpanya çalışanları da... Adam, işletme müdürü gibi: patron değil ama patronla çalışan arasında duran, güvenilen, idare eden müşfik biri.

Kızımız ise belli ki “Bilmemne Abi”sine güveniyor; duruşundaki o rahatlık gençliğinden ve sırtını yasladığı bu amcanın koruyuculuğundan... Orhan Kemal anlatsa, “ondan kendisine zarar gelmeyeceğini bildiği için böyle rahat,” diye yazardı.

“Bilmemne Abi” elli beşini geçmiş... Yaz sıcağına rağmen beyaz gömleği ve kravatıyla ciddiyetinden ödün vermemiş, sadece Sümerbank ceketini çıkarmış. Sağ elinde belli belirsiz bir yüzük seçiliyor. Bitmek bilmeyen bir nişanlılığın sembolü mü, yoksa “kızları” gazinonun hoyrat müşterilerinden korumak için uydurulmuş bir “evliyiz” halkası mı? Şövalye yüzüğü mü dedin?

Kadın, sanki otuzunu geçmiş...duruşuna bakılırsa işinde yeni değil, sahne tozuna da hayatın sillesine de aşina, boylu, endamlı... Mutlaka bir ara evlenmiş, boşanmış, kurtulmuş, bir başına kalmış…Ne ses ne bir sarılış kalmış geriye. Sonra işte Mıstık abi, aşk giremez içime demiş, yeni hayat dilemiş ve başka türlü başlamış... Erkekleri “sağmayı”, güzelliğini bir maharete dönüştürmeyi öğrenmiş... Hakkında söylenenleri tek tek duymuş, eğik bir fidan gibi. Sarhoş avutmayı, şuh kahkahalarla masaları şenlendirmeyi. Bir ev alacak kadar parası olsa bırakacak bu işleri...

İstanbul plakalı araba Anadolu turneleri için münasip... İstanbul'dan gelen müstesna bir heyecan olarak şehir şehir dolaşacaklar...

Devletimiz her yere asfalt döşemiş, kış bastırmadan geze geze para kazanmak lazım. Hasat zamanı… Nasıl da yakıyor Ağustos güneşi.

Salı, Nisan 07, 2026

Son okuduklarım 113

Yok Edici 17, Enki Bilal’in yaratıcılarından biri olduğu bir bilim kurgu çizgi romanı. Malzemesi bol, kendine ait bir evren kuruyor ama hikâye tarafı ciddi biçimde aksıyor. Sorun, zor bir izleğe sahip olması değil, bana daha fazlası gibi geldi, darmadağın bir anlatı okuyoruz. Görsel ardışıklık ve anlatıya ilişkin tahkiye sürekliliğindeki kopukluklar, okuru metnin dışına itiyor. Bilal ile Baranko’nun çizgi anlayışları da birbirini tamamlamaktan ziyade dalgalanma yaratıyor. Ortak bir çalışma olmasına rağmen kabahati Bilal'e yıkmış gibi olmayayım ama Yok Edici 17, büyük ölçüde Bilal’in adıyla hatırlanacak bir iş, daha fazlası yok.

Martin Mystère’in otuzuncu yıl özel sayısı… Seriyi uzun yıllardır takip etmiyorum, bu yüzden biraz özlem, biraz nostalji de işin içine karışmış olabilir. Hoşuma giderek ve severek okudum serüveni. Serinin yaratıcısı Alfredo Castelli, yıl dönümüne yakışır biçimde hikâyeyi 1930’lara taşıyor, dönemin popüler kültürüne yaptığı göndermelerle metni oyunbaz bir alana açıyor. King Kong ve Dick Tracy referansları hemen yakalanıyor. Hafif, eğlenceli ve bilinçli bir pastiş duygusu var.

Adrian Tomine, çağımızın en önemli grafik romancılarından biri. Kısa öykülerden oluşan Öldürmek ve Ölmek, türe ilgi duyan herkes için neredeyse zorunlu bir okuma durağı. Sıradanlığın yarattığı ağırlığı, bunaltıyı ve tekrar hissini bu kadar berrak anlatabilen az sayıda auteur var. Diyalogları öyle güçlü ki, yer yer çizime ihtiyaç duymadan sahneyi kurabiliyor. Kareler arası ritim ve minimalist tasarım zaten ilk bakışta kendini gösteriyor. Yirmi yıl önce yenilikçi olan üslubunun bugün klasikleşmiş olması, etkisinin en somut kanıtı.

Korku Dağı, adının vaat ettiği gibi bir hayalet hikâyeleri antolojisi. Dağcıların karşılaştığı muammalar, lanetli ruhlar, eski korku repertuarı… Başlangıçta ne yeni ne de özellikle etkileyici görünüyor. Ancak ilerledikçe arkaik tonu ve klasik hayalet anlatılarına dönük yeniden yazım denemeleri dikkat çekmeye başlıyor. Yine de finalde bıraktığı izlenim değişmiyor: bu bir “çerez”. Açık konuşalım, çizerlerinden biri Junji Ito olmasa Türkçeye çevrilir miydi, şüpheli.

Pazartesi, Nisan 06, 2026

Rasyonelleştirme Yanılgısı

Hafta başında yarı akademik bir Zoom toplantısına davetliydim. Bazı açılardan hayli ilginçti. Az insanlı bir hayat sürdüren biri olarak kalabalıklar ve özellikle tartışmalar yorucu olduğu kadar yaralayıcı da olabiliyor. Toparlanmam zaman alıyor, çoğu zaman “keşke yalnız kalsaydım” duygusu baskın çıkıyor. Bu kez öyle olmadı. Katılımcıların etkisiyle olmalı, nezaketli bir zeminde ilerleyen bir sohbetti.

Bir popüler kültür üreticisi olarak sosyal medyada işlerime yönelen eleştirileri nasıl karşıladığım soruldu. İçinde bulunduğumuz çağda etkileşim yüksek, erişim sınırsız, agresyon ise hem yoğun hem de neredeyse norm haline gelmiş durumda. İnsanlar bu iklimde nasıl ayakta kalınacağını merak ediyor, deneyim dinliyor, bir tür yön bulmaya çalışıyor.

Açık konuşmak gerekirse kendimi ilgi gören bir “üretici” olarak görmüyorum. Son dönemdeki tuhaf ilgiyi bir kenara bırakırsak, hiçbir zaman çok okunan, çok seyredilen ya da çok yorumlanan biri olmadım. Böyle bir yoğunlukla karşılaşsam benim de rotam şaşabilir.

Toplantıda sosyal medyayı düzenli takip etmediğimi, bilinçli bir mesafe koymaya çalıştığımı söyledim. Bana doğrudan yazılmadıkça ya da biri özellikle haber vermedikçe çoğu gelişmeden habersizim. Yine de tamamen kopuk değilim, daha genç ve meraklıyken takip ediyordum. O dönemde şunu fark ettim: Haksızlığa uğradığımı düşündüğüm an, zihnimde o yorumlara cevap vermeye başlıyordum. Bu da giderek bir zaman ve enerji israfına dönüşüyordu.

Oysa sosyal ilişkilerimde yüzleşmeden yanayım. Bir sorun varsa konuşur, sonuca bağlamaya çalışırım, mesele hayatımdan çıksın isterim. Editörlük yaptığım yıllarda da böyleydim: Mail ya da telefon gelirse geciktirmeden cevaplar, konuyu aklımdan çıkarırdım. Arkadaşlıklarımda da aynı refleks geçerlidir, sürüncemeyi sevmem.

İşin ilginç tarafı şu: Özel hayatımda bu kadar yüzleşmeci iken, sosyal medyada neredeyse hiç cevap vermiyorum. Cevap vermediğimde rahatsızlık duyan biri olmama rağmen, burada kendimi sakınıyor, görmezden geliyor ve bir bakıma “kayboluyorum.”

Toplantıda verdiğim öneriyi yineleyeyim. Hiç “normal” olmayan biriyle yakınlık kurdunuz mu? Böyle bir ilişki içinde, yaşananları uzun süre rasyonelleştirmeye çalışırsınız: “Bir nedeni olmalı” dersiniz. Sonra fark edersiniz ki ortada tutarlı bir neden yoktur, davranışlar dürtüseldir, keyfîdir, tepkiseldir. Onu “normalmiş” gibi okumaya çalıştıkça sadece zaman kaybedersiniz.

Sosyal medyada karşılaştığımız kalabalığı da benzer bir ihtiyatla değerlendirmek gerekiyor. Herkesi “normal” varsaymak zorunda değilsiniz. Hatta çoğu durumda bu varsayım sizi yanıltır. Algoritmik bir öfke rejimi içinde, sözün kaynağı ile etkisi arasındaki bağ ister istemez kopar, karşınıza çıkan ifade, bir niyetin değil bir işleyişin ürünüdür. Bu yüzden her tepkiyi “anlaşılması gereken bir görüş” gibi ele almak zorunda değilsiniz. Aksine, kendinizi korumak istiyorsanız, o sözün hangi psikolojik ve teknik zeminde üretildiğini hatırlamak ve mesafenizi oradan kurmak zorundasınız.


Related Posts with Thumbnails