Cumartesi, Mart 16, 2024

Hayrını gör!

Geçtiğimiz günlerde, 8 Mart nedeniyle Altan Erbulak'ın Cafer ile Hürmüz bantından bir aksiyon sahnesi paylaştım... . Hürmüz, bir erkeğe haddini bildiriyordu filan. Arada gaza gelip tribüne oynamıyor değilim.

Benim çocukluk ve gençliğim, parti sahnelerinde dejenere danslarla (!) kıvıran ve üstten üstten konuşan şımarık zengin kızlarına had bildirerek (!) tokat atan delikanlı erkeklerle geçti... Şimdilerde popüler olansa erkeğe meydan okuyan genç kadınlar... İlüstrasyonlarda erkeğe tokat atan güçlü kadınlar revaçta örneğin...

Evvelsi gün, kadınlara yakın dövüş teknikleri öğreten bir kadının videolarını izledim. Garip geldiği için not düşeyim, anlatılanlar ve ima edilenler kimseye tuhaf gelmiyordu, "Faşistlere karşı kendimizi nasıl savunuruz?" konuşması gibi bir şeydi. 

Bu yıl takip edemedim ama geçtiğimiz yıllarda 8 Mart yürüyüşüne katılan erkekleri yaka paça kortejden çıkaran genç kadınlar hatırlıyorum, videoları dolaşımda, dileyen bakabilir. Güçlü bir revanşizm ve erkek öfkesi mevcut, görülebiliyor.

Zamanın ruhu mu denir katharsis arayışı mı emin olamıyorum.

Paylaştığım görsel ise -ellili yıllarda çizilmiş- o günlerin mizahını ve "gençliğini" yansıtıyor. Bantın kahramanlarından Hürmüz, kadın yüzü görmemişe kafa atarak-argoyla ve şiddetle had bildiriyor ve "güldürüyor". Susadın mı? Al sana tükürük. Yoruldun mu? Öldüreyim de uyu gibi zamanın ruhunu  taşıyan bir espri. Görebildiğim kadarıyla ilk kez o yıllarda yapılıyor, öncesinde hiç rastlamadım. 

Cuma, Mart 15, 2024

Burun

O tarihte en uzun ömürlü mizah dergimiz olan Karagöz'ün 27 Mayıs sonrası yorumu, Mim uykusuz çizmiş, Karagöz ile Hacivat, Menderes ile Bayar'ı konuşuyorlar falan... Esprinin ne olduğunun bir önemi yok... Benim ilgimi Menderes'in burnu çekiyor, evet Bayar da büyük ölçülü, komikleştirilmiş bir burunla çizilmiş ama Menderes'in burnu bir boy daha büyük istiflenmiş.

Mesele şu ki, Menderes'in burnunu büyük çizen bir tek Uykusuz değil...

O yıllarda otuzlu yaşlarını yaşayan bir karikatürist kuşağımız var, 27 Mayıs'la birlikte ilk kez büyük bir siyasi kaosla karşılaşmışlar, bir askeri darbe olmuş, o günlerin moda deyişiyle "ikinci cumhuriyet" kurulmuş, Kurtuluş Savaşı benzetmesi yapılmaya başlamış vs. Hasılı, güçlü bir iyimserlikle reaksiyoner bir romantizm yükselmiş... Etkilenmeyeni yok. Menderes karşıtı olmamak mümkün değil...

Doğru-yanlış tartışması yapmıyor, siyasi bir auradan söz ediyorum. Şöyle anlatayım, 27 Mayıs sürecini en iyi anlattığı düşünülen kitap Şevket Süreyya Aydemir'in Menderes'in Dramı'dır. Kitabı dikkatle okuyup, günün gazetelerindeki Demokrat Parti ve Menderes eleştirilerine bakarsanız şunu fark edebiliyorsunuz... Aydemir, devrin gazetelerinin bütün klişelerini ve Menderes betimlemelerini kitabına almıştır. Akıllıca derlemiştir filan değil o siyasi auradan etkilenerek yazmıştır diyorum. Bugün, ona atfedilerek anlatılan açıklamalar, pek çok gazete köşesinde çok daha önce belirtilmiştir.

Karikatürler de böyle,  eleştirellikleri ve espri klişeleri tek bir zihinden çıkmışcasına benzeşiyor. Ben burun vurgusunu karikatürün doğası gereği kanırtılan bir grotesk belirginleştirme olarak göremiyorum. Ya da  sadece burnu havada olmak gibi bir kibir eleştirisi sayamıyorum. Abdülhamid'in burun karikatürlerini ziyadesiyle andırdığını ve yinelendiğini düşünüyorum. 

Meseleyi uzun uzadıya tartışan bir yazı yazmayı hayal ediyorum diyelim...

Perşembe, Mart 14, 2024

Ya şiir yazayım...

Çizgi: Berat Pekmezci 

 

Samsun

Muhtemelen 1978'den, Yalçın Didman'ın çizdiği Fatoş bantından bir espri... İlgimi çektiği için paylaşayım istedim. Fatoş, denize doğru yürüyor, yolda rastladığı köylü amcaya denizi soruyor: "Deniz buraya çok uzak mı?", Amcanın cevabı, zamanı kullanma biçimiyle ilgili,  şöyle diyor "Bir sigara içimi kızım", sonra da içtiği sigarayı soruyor Fatoş'a "Ne sigarası içersin kızım?"

Bugün olsa, reklama girer diyerek yayın editörü dikkat kesilir, okurlar hoşlanmayabilirler filan... Fatoş, meğer "Samsun" içiyormuş, o yıllarda tamamı Tekel'in çıkardığı sigaralar vardı, Samsun da en  popüler olanıydı diyelim.

Amca, sigaranın adını duyunca yorumluyor "Eh öyleyse yol o kadar sürmez"

Sigarayla aram hiç olmadı, yanlış da yorumlamış olabilirim ama benim o yıllardan hatırladığım Samsun zor içilen bir sigaraydı, kendiliğinden yanmazdı, somura somura içilirdi, yoksa sönerdi. Yani bir sigara içimi derken Samsun'u duyunca "cuaran bitmeden varırsın" demek istemiş sanki...

Fatoş, tipik bir bulvar gazetesi olan Günaydın'da yayımlanıyordu ve yayın politikasına uygun biçimde hafif erotik bir diziydi, genç bir sekreter  kadının etrafında cinsellikle ilgili espriler yapılıyordu.  Sigaraya yönelik tiryaki eleştirisinin Fatoş'ta olmasını beklemezdim, galiba beni asıl şaşırtan bu oldu. 

Sonra şunu düşündüm, Fatoş'un okuru kimdi?  Espriye bakarsak Samsun içen birileri... Kadınlar mı? Sanmıyorum. 

Salı, Mart 12, 2024

Ben çalışırken

1932 yılından bir doktor fotoğrafıymış, beyfendi önyüze "hepinize" ithafı yazmış ve imzalamış. Acaba ailesine mi göndermiş? Görünenin tuhaf olduğu, geceleri hayra alamet olmayacak biçimde akla geleceği, herkese gösterilebilecek veya paylaşılabilecek bir şey olmadığı aşikar. 

İnsan, kadavranın önünde niye fotoğraf çektirir? Gölgelerin ve bilimin dehşetengiz gücü adına mı? Ben farklıyım demek için mi? Neyi tescillemek ister? Bile isteye poz verilmiş çünkü...

Hiç görmedim değil, merhum/merhume defnedilirken kefenini açıp şakşak fotoğrafını çekenler oluyor olmasına ama genel olarak ölülerimizi gömüyor ve onları daha genç halleriyle hatırlamayı tercih ediyoruz. Ölü olarak görmekse, kim olursa olsun bizi korkutuyor. Koca korku literatürü neredeyse bunun üzerine kurulu...

Bu fotoğraf muayenehane duvarına asılabilir mi mesela? Sanmıyorum. Doktor bey, o fotoğrafla herkesi korkutur, ürkütür ve konuştururdu, marazi ve sapkınca bulunurdu.

Bir arkadaşım fotoğrafı görünce mumya olabilir mi diye sordu, kadavraların çürümesini engellemek için çeşitli işlemler yapılıyormuş, oysa burada gözle görülür bir deformasyon varmış filan... İtiraf edeyim insanların böyle şeyler bilmeleri bana oldum olası ilginç gelir.   

Konuşturan fotoğraf familyasından...

Pazartesi, Mart 11, 2024

Charles Dana Gibson












Charles Dana Gibson, 19.yüzyılın ortasında doğmuş, kimilerine göre ilüstrasyonun altın çağında popülerlik kazanmış maharetli bir magazin çizeri. Gibson Girl diye bilinen, gazete ve dergilerde resmettiği meydan okuyucu, ne istediğini bilen ve bunu gösteren kadın karakterleriyle tanınıyor. Bugünden bakınca aşk ve romans çizeri gibi gözükse de en çok bu yönüyle ilginç bulunuyor. Çizgiler, 19.yüzyılda gelişen tarama ve tasarım üslubundadır, o sebeple de yeni yüzyılda moderni değil geleneği temsil etmiştir. Bugün dahi 19.yüzyıl onun çizgileriyle nitelenir...

Benim ilgimi çekense şu, bu çizgilerin, bu dergilerin müşterisi, muhatabı, tüketicisi kim? Elbette, orta sınıftan okur yazar kadınlar...Erkek gözüyle üretiliyor, sunuluyor filan ama aşk hikayelerinin, genç kadın romantizminin alıcısı erkekler değiller. Buna rağmen Gibson Erkekleri denmiyor mesela...Oysa Gibson, sadece güzel kadınlar değil idealize erkekler, çirkin erkekler de çiziyor, bir ev, bir giyim tasarımı da yapıyor.

Mevziiler Savaşı mı demeli...

Kadın-erkek eşitliğine yönelik giderek kitleselleşen ilk kıvılcımlar veya meşruiyet kazanan ilk popüler çıkarımlar, bence, popüler kültürden, en çok da soap operalardan besleniyor. Modern olmak, yenilikçi olmak, yeniyi ve aktüeli yakalama niyeti, satış motivasyonu, ister istemez gelenekle, geleneksel görüşlerle didişmenizi, eskiyle yeniyi karşılaştırmanızı gerektiriyor. Kadın, gelin olmaya-anne olmaya, sadakatli bir kadın olmaya teşvik edilse de, büyük ödülü evlilik olsa da... o aradaki meydan okuyan kadın, yaşam alanını genişletiyor.

Türk dizilerinin Arap ülkelerinde, Arap kadınlar arasında bu kadar sevilmesinin nedeni de bu... Meydan okuyorlar, dışarı çıkabiliyor, erkeklerle tartışabiliyorlar.

Şunu demek istiyorum, westernlerde kızılderililer yerle yeksan edilirler ama bir kızılderili, bile isteye, o filmleri seyredip, ilk yarısının sonunda televizyonu kapatabilir veya sinemadan çıkabilir. İlk yarıda kazanıyordur çünkü.

Pazar, Mart 10, 2024

E.Balamur


Bir okuma serüvenimi anlatacağım ya da bir kitaptan diğerine sürüklenişimi…

Görseldeki kitap 1970’te yayımlanmış. Hemen değil ama 12 Mart sonrasında toplatılmış. 16 Mart 1973 tarihli Resmî Gazete’ye bakılırsa yazarı ya da çevirmeni olarak görünen Ethem Balamur tutuklanmış.

Kitabı biraz da bu yüzden okudum. Sonra bulabildiğim diğer kitaplarını… Çoğu kısa cep romanlarıydı. Yedi sekiz tane okudum. Ergenliğimde bile bu kadar “seks romanı” okumamış olabilirim.

Ethem ya da Etem Balamur hakkında pek bilgiye ulaşabildiğimi söyleyemem. Diyarbakır nüfusuna kayıtlı, 1944 doğumlu, Fransızca bildiği anlaşılan biri. Daha çok “E. Balamur” ya da sadece “Balamur” imzasını kullanıyor. Otuzdan fazla kitapta adına rastladım. Erotik romanlar ve novellalar çeviriyor, bazen kendisi de yazıyor. Türün dışına pek çıkmadığı, aynı zamanda yayıncılık yaptığı ve çok satan kitaplar ürettiği anlaşılıyor. 1970’lerde yoğun biçimde çalışıyor. Tutuklanmasından sonra üretimi azalıyor. 1977’de yeniden hızlanıyor. 12 Eylül’den sonrasındaysa ortadan kayboluyor.

Fransız erotik roman dizilerini temel aldığı söylenebilir. Büyük ihtimalle bunların bir kısmını telifsiz biçimde çeviriyor, kendi ismini ya da mahlasını kullanıyor. O yüzden belirgin bir edebi üsluptan söz etmek zor. Mesela Yuvadaki Yılan (1970) ile kendi yazdığını düşündüğüm Şoförün Metresi (1977) arasında ciddi fark var. İkincisinde hafif bir Orhan Kemal havası seziliyor. İlkiyse doğrudan “hardcore” cinsel ilişki anlatısı.

Yetmişli yıllar boyunca aktif biçimde yayıncılık yapıyor. Zaman zaman “bilimsel” iddialarla hazırlanmış cinsellik ansiklopedileri yayımlıyor. Belki de erotizm ve cinsellik gizli saklı tüketilen alanlar olduğu için yayınevine seçtiği isim manidar: Tabu.

Romanların dönemi açısından oldukça cesur içerikleri var. Galiba bu tür kitaplar özellikle iki dönemde rahat dolaşıma girebildi: 1970’lerde ve 90’ların ikinci yarısında. Sonrasında hukuk, sansür mekanizmaları ve uygulayıcı refleksler buna izin vermemeye başladı. Bugünse bambaşka bir yerdeyiz. Böyle bir erotik edebiyat hâlâ var mı emin değilim; varsa da eski etkisini kaybetmiş durumda. Belki internetin içinde başka yollar buluyor, daha görünmez biçimlerde dolaşıyor. Gizli saklı sürüyor demek istiyorum.

Erotik ya da pornografik yayınlar üzerinden bir ifade özgürlüğü veya “sanat” tartışması yapmayacağım. Yuvadaki Yılan yayımlandığında müstehcenlik üzerine ciddi tartışmalar çıkmış, siyasi gerilimler yaşanmış. Balamur’un izini sürerken o dönemin literatürüne olabildiğince baktım.

Ama açık konuşayım; beni asıl ilgilendiren şey o tartışmalar değil. Bu işin ticaretini yapan insanların hikâyeleri.

İşin içinde esnaflık var, uyanıklık var, çalışkanlık var, meydan okuma var, hızlı para kazanma arzusu var. Bir batıp bir çıkıyorlar. Düşünsenize, çok satıyorsunuz ama kimse sizi tanımıyor. 12 Mart sıkıyönetimi sizi hapse atıyor ama yıllar sonra kimsenin hafızasında yer etmiyorsunuz. Hatta entelektüel bir savunma hattı bile oluşmuyor çevrenizde.

Her neyse… Bir masaya oturup delice bir tempoyla pornografik romanlar yazan, çeviren, yayımlayan bir adam fikri bana hâlâ çok enteresan geliyor.

Related Posts with Thumbnails