Cuma, Nisan 14, 2017

Gergin Sandalyeler


Resim esprili. Resme konu olan eylem korkutucu, eylemi yapan da meydan okuyucu ve anlaşılan o ki bir gösteri adamı. Bile isteye, canını tehlikeye atıyor. Niye yapıyor bunu? Sandalyelerin canı olsa, dili olsa buna razı olurlar mıydı acaba?

Muktedirler bizi referanduma ve evet-hayır eksenine neden dahil ettiler. Soru bu saatte saçma geliyor değil mi? Pazar günü oy vereceğiz, neyin kafasıyla konuşuyorum? Ülkeyi zaten yönetiyorsun, istediğini yapabiliyorsun ama "yapamıyorum" şöyle olursa "daha iyi olacak" diyorsun. Gerekçelerini de kimseye anlatamıyorsun, sandalyelerin üstüne çıkmış kendini oylatıyorsun. Türkiye'de her iki kişiden biri seni istemeyecek. Ne gerek vardı buna? Böylesi bir gerilime ihtiyacımız mı vardı?

Referandum, psikolojik bir eşiğe dönüştüğü için çıkacak sonucu haddinden fazla önemsiyoruz. Bence ne çıkarsa çıksın hayatımız değişmeyecek. Şimdikinden çok farklı olmayacak. Bu gerginliğe değmediğini ise hep birlikte göreceğiz.

Yüzler


Küçük saadetler, bir türlü doymayan arzular, şehrin evleri, pencereleri, masaları. Yanıp sönen cigaralar. Hiç bitmeyen pazarlıklar. Üç adamın konuştukça çoğalan ve ufalan hayatları.

Emrah Polat, suyun akışını, Ankara’yı, bir gecenin ortasını anlatıyor.

Yüzler, zamanın seslerinin, merhametsizliğin, acımışlığın romanı. “Cümle hal, insan halidir.”

Çarşamba, Nisan 12, 2017

Uçmak


Kendime göre yoğun, "çok karakterli" ve "çok hikayeli" bir hayatım var, baş etmeye çalışıyorum. Arada bir sokurdansam da işimi seviyorum. Bazen, bu yoğunluğun üstüne yeni işler alıyor, üç beş şeyi birarada götürmek zorunda kalıyorum. Hemen her zaman bunun da üstüne bir şeyler binebiliyor.

Obsesif bir kişiliğim olduğu için o aralar neredeyse yaşamıyor gibi oluyorum. Bitsin ve hayatımdan çıksın diye yüklendikçe yükleniyorum.

Son on günüm delice geçti, başka şeylerin yanında ağır işçilik gerektiren bir işi yetiştirmeye çalıştım. On günde yazmamı istediler, ilk üç gün başka işlerim nedeniyle bir satır yazamadım. Zaman daraldıkça kendimi kıstırılmış ve çaresiz hissettim, karalar bağladım. Dün bitirdim, bugün temize çekip yapım şirketine gönderdim. Yarın son gündü, yarın yollayabilirdim ama bitmesi-gönderilmemesi beni perişan ederdi.

Böylesi bir iş bitince, üzerimden ağır bir yük kalkınca sahiden şehrin üstünde uçmak istiyorum. Mecazen söylemiyorum bunu. Yükseklik korkum vardır,  uçmaya filan gelemem aslında, mecazen de olsa değişmez,  adam akıllı bir flaneur filan da sayılmam. Öyle oluyor ki haftada sadece iki gün evden çıktığım oluyor, insanlarla karşılaşmıyorum, yolculukları sevmiyorum şu bu... Ama tam da o zamanlar işte, her yere yürüyebilirim gibi geliyor, koşabilirim, bağırabilirim, tanımadığım insanlarla uzun uzun konuşabilirim filan.

Askerlik bittiğinde garnizondan çıkarken ayaklarım çok hafif gelmişti, kurtuluyorum ya, heyecandan ağırlığı ayarlayamıyordum, böyle zamanlarda aynen öyle adımlar atıyorum, uçuyorum gibi geliyor, tüy gibi...

Waldemar von Kozak (II)















Cumartesi, Nisan 08, 2017

Oltacı


Delisu’da oltacı, adı Miran. Bir oğlu var, kimine göre sakıncalı, işkencede konuşmadığı için komünistin iyisi. Hayat zor, “çeveladaki sarıkanat” gibi çırpınıyor, oğlunun kamburuna yükleyecek değil ya yaşananları…

Vecdi Çıracıoğlu denizden ilham alıp yine denizi anlatırken zamanı yavaşlatıyor, acelesi olmayan bir adamın çağanoz misali tedirgin adımlarından bir ağ örüyor.

Oltacı, fırtınalı denizin sütliman romanı.

Cuma, Nisan 07, 2017

Gerçek Hayat


Arzu pazarlıkları, vehimler, zalimlikler, kırklara karışanlar, kupkuru ve yapayalnız sesler, iniltiler. Fatma Aliye, Suat Derviş, Cahit Uçuk. Kim bu kadınlar?

Oylum Yılmaz, geçip giden, yaşanmış olması için sözcüklere ihtiyaç duyan hayatı, ağır ağır bir bilmeceyi çözer gibi anlatıyor. Sarmaşık, sinsi bir davetkârlıkla gittiği yolu belirliyor. Ya hayat artık çiçeklenmezse?


Gerçek Hayat, içi içine sığmayan aşkın, karaltının içindeki umudun yeni sesli romanı… Gerçeği yaşanmaz olunca hayaline sarılıyor herkes.
Related Posts with Thumbnails