Pazartesi, Şubat 02, 2026

"Etkilenmek" (1)

Üniversitede ilk karşılaştığım çocuk, bana yekten Leninist olduğunu söylemişti. Günlüğüme yazmışım, kararlı, kendinden emin biri gibi gelmişti. Yıllar sonra sosyal medyada karşıma çıktı: yogaya merak sarmış, Atatürkçü olmuş. O yıllarda Atatürk’e açıkça karşıydı.

İnsan değişir. Yeni şeylerle karşılaşır, bir süre heves eder, sonra usanır. Eskiye döner, fikir değiştirir, vazgeçer, öğrenir, pişman olur. Bu değişimi, “bizimle aynı fikirde değil” diye küçümsemek saçmalık. Hayat öyle işlemiyor.

Beni asıl rahatsız eden, insanın bir şeye inanırken karşıtlarına yönelttiği şiddet ve tahammülsüzlük. Fikir değil, hal. Kanaat değil, hoyratlık eleştirilmeli.

O çocukla sonradan sınıf arkadaşı olduk. Birlikte oturup kalkıyor, birlikte büyüyorduk. Derken bir ara (nasıl oldu hâlâ bilmiyorum) bu ateist çocuk Adnan Hocacı oldu. Namaza başladı, bizimle konuşmaz oldu. Yetmedi, namaz kılmıyor diye üniversite mezunu annesini tokatladığına bile tanık olduk. Şedit, keskin, ürkütücü bir hâl. Neyse ki uzun sürmedi, bir ay sonra tekrar “normale” döndü.

Kırk yıl öncesinden söz ediyorum. Adnan Hoca’yı falan pek bilmiyoruz o zamanlar. Nazlı Ilıcak’ın Bulvar’daki röportajı var sadece, gazete toplatılmış, adam içeri alınmış, o kadar. Görmüş değiliz, tanımıyoruz. Okulda Harun Yahya kitapları dağıtılıyor ama kuşe baskısı dışında elde tutulur bir yanı yok.

Arkadaşa sormuştum, “sen şüpheci bir adamsın, aklını kullanan birisin. Hiç tanımadığın birini dinleyip, inandığın şeylerle ilgisi olmayan bir yola nasıl girersin?” Bana şunu söyledi: “Çok güzel konuşuyor. Etkilendim.”

Üstelemedim ama aklımda kaldı. On sekiz yaşındayım. Bir insanın, birinin “güzel konuşmasından” etkilenip hayatını bu kadar hızlı değiştirmesini aklım almıyor. Merak ediyorum. Bir de ben dinlesem diyorum. Ne anlatabilir? Ne söyleyebilir?

Yıllar geçti. Adnan Hoca bir medya figürüne, bir televizyon karakterine dönüştü. Ne söylediğini, nasıl söylediğini hepimiz gördük. O eski merakımın karşılığı yokmuş; onu da anladım.

Ama mesele Adnan Hoca değil. Mesele şu: öğrenme, inanma, reddetme, kabullenme ve akletme süreçleri, aileden, çevreden, sınıftan, şehirden, büyüme hikâyelerimizden besleniyor. Tek doğru yok, tek yanlış yok. Bunu kabul etmeden konuştuğumuz her şey havada kalıyor.

Belki de asıl soru şu: İnsan ne zaman düşünür ve ne zaman-nasıl teslim olur? Hangi anda akıl devreden çıkar da “etkilenme” direksiyona geçer? Ve belki daha rahatsız edici olanı: Güzel konuşan birine kapılmak, düşünmeyi askıya almak mıdır?


3 yorum:

güvenlik kamerası dedi ki...

Bloğunuz güzel görünüyor. Sık sık takip etmeye çalışıcam . Başarılar dilerim

delfi dedi ki...

bu düşünme tembelliği denen hastalık yüzünden. kendi düşünce üretemeyen insanlar hep başkasının aklıyla düşünür. ve maalesef çok yaygın bir hastalık bir toplumumuzda. bazılarında öyle bir seviyede ki yaşam tarzlarını bir kişinin iki tatlı sözüne hemen değiltirebilirler bile.

Sade'Ce dedi ki...

Ben de tam tersini yazacaktım, insan kendi içinde, özünde paralellik bulmadığı hiçbir sözden gerçekten etkilenmez gibi geliyor bana. Bir şeye dikkat etmek için zaten ona halihazırda açık olmak gerekir.. Yoksa bir kulaktan girip diğer kulaktan çıkar.. Yazıda bir de şu ayrıntı var, bir bir uçta, bir diğer uçta... Aslında iki uç da aynı yer değil mi? Onu etkileyen düşünce belki düşüncenin kendisinden çok zaten bu "uçta olma" haliydi. Bir şey ne kadar doğruysa, karşıtı da o kadar doğrudur denir ya..

Related Posts with Thumbnails