![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
İnsanlar bu kadar şaşırınca hem öfkelenir hem de tahrik olurlar. O yüzden kadınların cuara tellendirmesi, ahlak tarihinin ana hatlarından birini oluşturuyor.
Sigara içmediğim için tat ve keyif kısmını bilmiyorum; benim ilgimi çeken pulp evreninde sigara içen kadınların gösterilme biçimi ve bu kullanımın dönüşümü. Dergi ve kitap kapaklarında ince topuklu ayakkabılar, jartiyerler, yırtmaçlı etekler, dar kazaklar, abartılı takılarla ve mutlaka elde sigarayla resmedilen kadınları o kadar çok gördüm ki… Maceraperest ve az bulunur türden bir fanteziydi galiba.
Üniversitede tanıştığım bütün feministlerin kısa saçlı olması ve sigara içmesi de beni şaşırtmıştı. Onlar da benim gibi gençtiler; kadın özgürleşmesini kısa saçla ve sigara içme hakkıyla ilişkilendiriyorlardı. Böyle popülerleşmişti veya…
Popülerleşmişti demişken, popüler kültür literatürü sigara içen kadına yönelik hoşnutsuzluğun altındaki afrodizyak etkiyi fark etmişti. Cemiyetin öfke ve husumetini çekmeyi göze alan kadın erotizm yaratıyordu; kışkırtıcı ve tekinsiz biçimde cesaretliydi. Cehennemlikti, gamsızdı, doymazdı ama sigarayı “emerken” vaad ettiği şeylerle erkeklere büyüleyici geliyordu.
Bence altmışlı yıllardan sonra sigara içen kadın, az bulunur bir şey olmaktan çıktığı için o serüvenci yönünü kaybetti. Sigara tüketimi arttıkça, reklamlarla kitleselleşip, kolay bulunur oldukça, endüstriyelleştikçe daha çok kadın tarafından kullanılmaya başladı.
Serüven edebiyatı tam o yıllarda bocaladı; klişesini kaybetmişti, kurtarılmayı bekleyen kadınlara döndü… Çığlık atan, masum ve güzel “gerçek kadınlara” (!). Cinsel devrimle ve feminizmle birlikte erkeklerin korkusu da arttı galiba. Fanteziler, “şımarık cadıları” susturma ve “sütyen takmayan” kadınlara haddini bildirme teması etrafında şekillenmeye başladı.
Özetleyelim, geçen yüzyılın başında sigara içen kadın “ahlaksızlık” ve “tehdit”ti; otuzlu yıllarda “suç ve erotizm” ile özdeşleşti. Bir yirmi yıl sonra arzu ve tekinsizlik sembolü oldu. Feminizm ile birlikte “cezalandırılması gereken isyan”a dönüştü.
Laf uzamasın, sigara yalnızca bir alışkanlık değildi; kadın eline sigara aldığı anda, erkek dünyanın iki uç tepkisini (arzu ve öfkeyi) kışkırtıyordu. Kadının ağzından çıkan duman, onun konuşma hakkının, nefesinin, özneliğinin dışavurumuydu.
Belki de o yüzden, kadınların savurduğu dumanla “şimdi bile” bir tür yangın başlıyor; geçen yüzyılın ahlakı mı demeli erkek dünyanın korkuları mı bilmiyorum, içten içe bir şeyler tutuşuyor…
![]() |
Yaşadığımız şeyi tarif etmek kolay değil. Siyaseti, kültürü, gündelik dili ve hatta zamanın akışını belirleyen bir şey var, ama adını kimse tam koyamıyor. Genel bir epistemik bulanıklık, güvensizlik, inançsızlık ve yönsüzlük hali… Çağdaş siyaset teorisinde ve kültür eleştirisinde sıkça tartışılan bu meseleye dair tek bir “isim-niteleme” yok; birkaç kavram bu tabloyu farklı açılardan yakalıyor.
Yanlış anlaşılmasın, epistemik muğlaklık otuz yıl önce de vardı; yönsüzlük, bütün iddiasına rağmen yetmişli yıllarda da yaşanıyordu. Fakat bugün tanık olduğumuz şey, failin ve mağdurun, sebep ve sonuçların sürekli yer değiştirdiği deveranlar silsilesi. Bir günün suçlusu ertesi günün kahramanı olabiliyor.
Bir tür epistemik kriz içindeyiz. Gerçeğin, bilginin ve otoritenin kaynağı belirsiz. Kimse kimseyi ikna edemiyor çünkü herkes kendi “hakikat rejimi” içinde yaşıyor. Kimse medyaya, akademiye ya da siyasete güvenmiyor. Ortada saf bir gerçek varsa bile insanlar buna kesin bir dille i-nan-mı-yor. Malumunuz, buna post-truth da deniyor. Artık insanlar doğruya değil, kendi duygusal gerçeklerine inanıyorlar. Bu yüzden tartışmaların kazananı olmuyor; herkes yankı odalarında dönüp duruyor. Kimse kimseyi dinlemiyor, herkes yalnızca kendi yankısını işitiyor.
Kendime yakın bulduğum bir başka kavram, Gramsci’nin interregnum dediği “ara dönem”. Eski düzenin ölmekte olduğu, yenisinin doğamadığı bir evreyi anlatıyor. Gramsci, Hapishane Defterleri’nde mealen şöyle yazar: “Kriz tam da şu gerçekte yatar: Eski olan ölüyor, yeni doğamıyor; bu ara dönemde çeşitli hastalıklı belirtileri ortaya çıkar.” Bugün yaşadığımız kafa karışıklığı, tam da bu ara dönemin belirtisi. Neyin meşru, neyin mümkün olduğunu anlayamıyoruz; hegemonik düzen dağılmış, yenisi henüz kurulamamış.
Fredric Jameson bu belirsizliği, “komplo düşüncesinin kültürel mantığı”yla açıklar. Her şeyin ardında gizli bir niyet, görünmeyen bir el aramak, aslında sistemin aşırı şeffaf hale gelmesinin sonucudur. Herkes bir tezgâh olduğuna emin, ne ki bu “bilme hali” hiçbir işe yaramıyor. Herkes biliyor, ama kimse değiştiremiyor.
Bu tartışmalarda iki adlandırma öne çıkıyor: kolektif şüphecilik ve nihilistik uzlaşma. Kimse kimseyi ikna edemiyor çünkü artık kimse ikna olmaya değer bir hakikat olduğuna inanmıyor. Siyaset, sanat, medya, popüler kültür hepsi “mış gibi yapma”nın teatral alanlarına dönüşmüş durumda.
Bir örnek: “Memlekette barış olacak mı?” diye soralım. Cevaplar saniyesinde çoğalıyor: “Olacak” demek de zor, “olmayacak” demek de. Tarafları dahil olmak üzere kimse ne olacağını bilmiyor. Bu sadece bize özgü bir durum değil. Her kültürde, her gerilimde, her tartışmada aynı tablo tekrarlanıyor. Belirsizlikler, istisnasız her meseleyi belirliyor. Artık insanlar neye inandıklarından çok, neden inanmadıklarıyla tanımlanıyor.
Şu soruyu sormadan geçmeyelim: Bu belirsizlik hali yalnızca bir kriz mi, yoksa yeni bir hegemonya biçimi mi? Yani Mıstık abi, kimse kimseyi ikna edemiyorsa, bu durumdan kim yararlanıyor?
Kişisel fikrim şu: Artık kimse “eskisi gibi” yararlanamıyor. Yerel ya da küresel muktedirler bile bu belirsizlikten korkuyor, neyin neye dönüşeceğini kestiremiyorlar. Gramsci’nin dediği gibi: “Eski olan ölüyor, yeni doğamıyor.” Bizse o doğamayan dünyanın canavarlarıyla yaşıyoruz.
![]() |
![]() |
![]() |
Michel de Certeau’yu izlersek, duvarlara yazılan ve çizilenler bir tür “mekânı sahiplenme taktiği”dir; insanlara küçük kaçış alanları yaratır. Diğer yandan bu taktikler, tekrarlama yoluyla kısa sürede estetize olur, etkisini yitirir.
Yani duvar yazısı bir “direniş mitolojisi” kurma iddiası taşır ama çoğunlukla “direnişin imgesi”ne indirgenir.
Lefebvre, bu küçük direnişlerin “özgürleşme” potansiyeli taşıdığını ama aynı potansiyelin sistem tarafından hızla soğurulduğunu söylerken tam da bunu işaret eder. Anti-kapitalist bir mesajın kapitalizm dekoruna dönüşmesi trajik ama olağandır.
Ben niye topluyorum, neden fotoğraflıyorum?
Başlangıçta, muhalif bir ton, direniş potansiyeli, yaşanan yeri dönüştürme arzusu arıyordum.
Bir dönem, sokak yazılarını “halkın yaratıcı enerjisi” ya da “bastırılmış zekânın kendiliğinden dışavurumu” olarak değerlendiren romantik yaklaşımlar yaygındı. İster istemez etkileniyordum.
Zamanla, bunların çok da parlak şeyler olmadığını; siyasi öfkenin ya da estetik yeniliğin değil, çoğunlukla sıradanlığın, tekrarın ve hazır kalıpların ürünleri olduğunu fark ettim diyelim.
Geçtiğimiz hafta sonu, mahalledeki pazar yerinde rastladığım yazılamayı paylaşıyorum: “Rezillik görmeyen vezir olamaz.”
Bu ifade, vasat aforizma üretiminin tipik bir uzantısı. Hemen yanında “kahve gibi kahpeler vardır” yazıyor. Hımm diyorsun, of puf ediyorsun; sıradanlığın yaratıcılık kılığına bürünüşü bu.
Topluyorum dedim ama artık bir anlam aramıyorum. Beni cezbeden şey anlam değil, o anın sapması.
Bu durumda benim toplama pratiğim, “sokak eylemini” belgeleyen değil, “sıradanlığın ikonografisini” toplayan bir rutine dönüştü.
Yıllar önce bir popüler kültür tartışmasında, ilginç yazılamaları yoksulların değil, yoksullardan yana olan radikal öğrencilerin; orta sınıftan gelme, eğitimli muhaliflerin ürettiğini söylemiştim.
Yani o ilginç ifadeler sokakta değil, medya atölyelerinde doğuyordu bana göre.
Hâlâ aynı fikirdeyim.
Benim toplayıcılığım, bir noktadan sonra “yaratıcılık” beklentisinden çok “sıradanlığın dolaşımı”na odaklandı.
Böyleyken böyle, Romalılar.