Cuma, Ocak 12, 2024

Dürtülerin güdüklüğü

Altmışlı yıllar olmalı, mekan İstanbul Ortaköy'deki ünlü havuzlu Lido gazinosu... Tam bir dağıtma an'ı fotoğrafıymış. Masaya çıkmış bir dansöz var odakta, Beyoğlu'ndan gelen fotoğrafçı, turistlere hatıra satacak olduğundan, o çıkar çıkmaz şak diye çekmiş resmi. Masada içilenlere ve görünen yüzlere bakılırsa dansözle coşan ve ayaklananlar yabancı gibi duruyor. 

Rakseden genç kadın, dansöz ile go-go girl arasında bir şey sanki, en azından kıyafeti öyle... Öyle ya da böyle masayı kaynatmayı başarmış, sadece alkol sıcağıyla fora edilmemiş çünkü o gömlek, o üst baş... Görünen o ki dansın temposu, kadının işvesi aventüriye delikanlının başını döndürmüş, e dut olmuş, mest olmuş, harf atmış-klark çekmiş ve alenen hararetlenmiş, gözlere baksanıza, yuh artık. 

Tarzan'ı geçelim, fotoğrafın tam merkezinde biri kadın iki kişi daha rakkasın poposuna bakıyor, hele Clark Kent gözlüklü nerd, o gürültülü akortsuzluğa rağmen başka tür bir dikkat göstermiş. 

Çok değil on sene sonra filandır...Bu kez Üsküdar'da bir lokalde yine masaya dansöz çıkarılmış, yine bir kadın ve erkek, dansöze dikkat kesilmişler. Kendimi tutamayarak ve kıkırdamamı saklamayarak, solda oturan beyfendinin dikkatli nazarını işaret edeceğim. Dansöze takılan paraları saymadığı aşikar... Süsecek öküz gibi bakıyor desem, ayıp olacak ama öyle bakıyor. Ezberlenmiş bir erkekbilmişlikle iki parmağını yüzüne dayamış, "hallederiz kızım" tadında kurmuş omurgasını. E ne yapıyor? Bakıyor!

Arada yazıyorum, alkol ve cinsellik, dürtüleri fena halde uyarıyor ve insanı sahiden kepaze ediyor. Mahrem ve kişisel kalması gereken hisler, gösteri kültürünün içinde herkesi anonimleştiriyor. 

Perşembe, Ocak 11, 2024

Hasan Tan ODTÜ Rektörü Olamaz

1977 yılında Hasan Tan, Milliyetçi Cephe tarafından ODTÜ'ye rektör olarak atanmış ve geniş bir öğrenci muhalefetiyle karşılaşmıştı. Yukarıda kapağını paylaştığım el kitabı o muhalefetin bir ürünü. Anti-faşist nitelikli önsözü bir kenara koyarsak, bir karikatür albümü...

Günün şartları (ve illegalite) gereği anonim nitelikli, kimin çizdiği-ürettiği belli olmayan karikatürlerden söz ediyoruz. Öğrencilerin amatörce çalışmaları yani. Ne ki, albümü ilginç ve ayrıksı kılan karakteristik, karikatürün bir saldırı ve muhalefet silahı-aracı olarak görülmesinde ve kullanılmasında... Sert ve ajitatif bir üslupla "faşizme" muhalefet ediliyor... 

Karikatürün popülerleşerek yaygınlaştığı yıllarda mecrayı dönüştüren, kavgaya ve karşı propagandaya kalkışan bir uğraşa girişilmiş... Şöyle bir mukayese yapayım, Gırgır o yıllarda bu denli siyasetle ilgili değildi, 1978'de Mikrop çıkınca kendini revize etti ve sola doğru kaymıştı.   Albüm şu yüzden ilginç ve önemli: karikatürün anaakım dışında, sivil bir inisiyatif elinde veya bir gençlik alt kültüründe muhalif bir mediuma dönüştürülmesi o güne kadar yapılmış bir şey değildi. 

Çarşamba, Ocak 10, 2024

Yetişemiyorum


 Çizgi: Berat Pekmezci

Kırmızı Leke

Yılların alışkanlığı, senaryolarımı elle yazıyorum, yazmak da yetmiyor, takıntılarım da var, kırmızı kalemle deftere yazmam gerekiyor. Saçma olduğunun farkındayım ama alışkanlık işte. Aynı marka kalem ve defter, o fasla hiç girmiyorum. 

Gel gör ki, burayı gülerek yazıyorum, kırmızı kalem günbegün evi "ele" geçirmeye başladı... Yazarken şekilden şekile girip o koltuktan diğerine, o odadan bir başkasına geçiyorum, eğile büküle falan filan... Arada dalıyor, başka şeylere bakıyorum, kitap karıştırıyorum, işte tam o anda, elimden bırakmamı fırsat bilerek, sinsice, mezmum ve mürai, bir mikrop, bir illet  gibi pusuda bekleyen kırmızı kalemin açık ucu ilk bulduğu yere izini bırakıveriyor... 

Kıssahan'ın esprisi gibi "lann" diyerek gülüyorum gördüğümde...

Evde kırmızı lekesi olmayan yastık yüzü, çarşaf, yorgan, koltuk, çek yat vs yok desem yalan olmaz. Yaşadığımı belli eden bir iz mi, "pek yakında" çürüyecek bir yara izi mi, Tosun buradaydı diyen bir duvar yazısı mı, elimin kiri mi bilemiyorum, bir şeyin nişanesi de...
 

Salı, Ocak 09, 2024

Tekdal

Ellili yılların başında Hürriyet, renkli pazar ilavesi vermeye başlıyor, gördüğü ilgi üzerine hemen bütün gazeteler taklit ölçüsünde benzer ilavelere kalkışıyorlar. Öncüler ve denemeler yok değil ama bizim çizgi romanımızın popülerlik bakımından başlangıcını da o ilaveler sağlıyor. Hürriyet'te Ratip Tahir'in tam sayfa tarihi hikayeleri herkese bir model oluyor. Yukarıdaki kare, Son Telgraf gazetesinden Çakırcalı Mehmet Efe çizgi romanından. Murat Sertoğlu'nun yazıp Mehmet Tekdal'ın çizdiği bir çalışma (1951).

Sertoğlu'nun hamasi üslubunda garip bir habaset anlatma iştahı vardır. Sayfaları incelerken Tekdal'ın bunu gösterebildiğini fark ettim. Kötü adamın habisliğini, nahoşluğunu, şeheviliğini, şiddet eğilimini ve yüzüne vuran tekinsizliği başarıyla resmetmiş. O sebeple Tekdal'ı yazayım istedim. 

Mehmet Tekdal, Ratip Tahir'in en az on beş yaş genç bir çizer, fakat o yıllarda handiyse onun ölçüsünde çizebilmiş, şöyle anlatayım, ellili yılların başında foto realistik çizginin en umut vaad eden, en potansiyelli çizeri Tekdal, ne ki bir türlü arkasını getiremiyor. O kadar sabırlı değil belki tam bilemiyorum. 1991 yılında Samim Utkun onu tarif ederken çalışmayı sevmediğini söylemişti, devamlılığı yokmuş diyelim. Ama görünen o ki Çakırcalı Mehmet Efe son derece yerli ve özgün bir çalışmaymış, ilginçmiş...Keşke teşvik edilebilseymiş, motive olabilseymiş farklı işler çıkarabilirmiş....




 

Pazartesi, Ocak 08, 2024

Özdemir Asaf

Bu aralar müzayedelerde Oktay Gültekin'in karikatürleri satılıyor, terekesinden çıkmış olmalı, er ya da geç, ne yapsak sahaflara düşüyoruz, vefatından bir on yıl geçti sayılır çünkü. Oktay bey anlaşıldığı kadarıyla karikatürleri bir yerde yayımlatmak için değil kendi zevki için çiziyormuş... Biraz okul yıllıkları havasında esprileri var, hem hatırlatan, hem de bilenleri gülümseten şeyler...

Özdemir Asaf ayrıntısı nedeniyle satın aldığım orijinalde Bebek Otel'in barını ve müdavimlerini çizmiş. Tekrar eden konuşmaları, sohbetleri, müdavimlerin kişisel özelliklerini karikatürize etmiş. Asaf, içkiye olan düşkünlüğüyle ünlü bir şairimiz, bir ara kendisi de bar açmış, hatta orada yaşarmış... Oktay Gültekin, onu ünlü atkısıyla çizmiş, herkesten uzakta, kadehine meftun bir havada, sessiz ve kendi halinde... 

Aralarında on yaş fark var, belki de o denli samimi olmamışlar, yoksa Özdemir Asaf, çapkınlığı ve içerken mutlaka dizeler okumasıyla hatırlanıyor. Öyle ki, o dizeleri mutlaka yazar, ayıldığında işe yarayanları ayıklarmış...

Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi bu şiir yazma ve söyleme biçimi epeyce gösteriyi ve oynamayı-rol kesmeyi çağrıştırıyor. Herkesin önünde ve içerken söylüyor ve yazıyorsanız, bu bir kişilik özelliğidir, karikatürde bu yansıtılmamış, o bana ilginç geldi...Ya hatıratlar-anlatanlar abartıyor ya da Gültekin sadece gördüğünü çizmiş...

Pazar, Ocak 07, 2024

Kanun benim

Görsel, 1952 yılından, Bedii Faik'in yazdığı fıkraya Turhan Selçuk vinyet çizmiş... Olayı bilmiyordum ilginç geldi... Hatırlayanlar olacaktır, İnönü ailesinin büyük oğlu Ömer, cinayetle, arabasıyla kasten birini öldürmekle suçlanmış, kamu vicdanında inandırıcı olmayan biçimde beraat etmişti. Oğul İnönü suçluydu-değildi, birini öldürdü mü öldürmedi mi bilmiyorum ama siyaseten aklanamadı diyelim, Baba İnönü için itibar zedeleyici bir hikaye olarak kaldı...Benim duymadığım, Celal Bayar'ın oğlunun da bir kaza yapmasıydı, ölen olmamış ki, unutulup gitmiş... O dönemin manşet düşkünleri mutlaka bu kazayı da kaç zaman dillerine dolamışlardır. 

Ünlü birinin çocuğu olmak kolay iş değil, Ankara'da Balgat'ta, Erbakan'ın oğlunu üstü açık spor arabasıyla, kendi çevresinden genç kadınlarla gezerken görmüşlüğüm vardır, gürül gürül dolanırdı. Başkası olsa dikkatimi çekmeyecekken, ünlü birinin oğlu olunca hatırımda kalmış. Efe Özal ile aynı sınıfta değildim ama ortak bir ders almıştık, pahalı spor arabasıyla gezip tozmaktan pek derslere gelmemişti,  hoca kaç vermiş (ne kadar kayırılmış) merakıyla sene sonu notuna bakmıştım... Hoca için de bir sınavdı çünkü, ancak geçer not almıştı...

Popüler kültürde şımarık zengin çocuğu klişesi vardır, filmlerde romanlarda okuruz izleriz, ailelerinin itibarlarını kötüye kullanarak yaşarlar, hepsi hazcı, şımarık ve had bilmez çocuklardır. Gerçek hayatta mutlaka izdüşümleri vardır ama biz en çok o klişeye bakarak-iyi bildiğimizi sanarak o zengin çocukları hakkında karar veririz. Büyümek kolay değil, belki o çocuklar ebeveynlerine tepki gösteriyorlar, dikkat çekmeye çalışıyorlar. 

Çocukluğumdan beri şöyle şeyler duyarım, işte çok zengin birinin, büyük bir siyasetçinin oğlu trafik kazası yapsa ve birini öldürse hapse girer mi? Bunu soran aslında cevap beklemiyordur, "imkansız", "hayatta girmez" filan diye hemen ardından saydırır çünkü. Sanıyorum, ta Ömer İnönü'den gelen-kalan bir tortu ve önyargı bu... Yakınlarda ünlü bir futbolcu ölüme sebep olan kaza yapmıştı diye hatırlıyorum, kamuoyunda bir baskı oluşturulmuştu ama bir sonucu olmamıştı....ya da olmuştu da kamuoyuna yetmemişti. Tek tek bakıldığında her olay farklıdır, kaldı ki ayrıntılarını tam bilmediğim olaylar hakkında yorum yapmak istemem.

Algımızı, kararlarımızı, çıkarımlarımızı popüler kültürün düşünüldüğünden çok daha fazla etkilediğini anlatmak istiyorum. 

Popüler kültür, kanunlara inanmaz, parası olanın suçlanamayacağı kanaatini yaygınlaştırır. Pulp hikayelerle büyüdüğümüzden , elini kolunu sallaya sallaya dolaşan kötü adamların kanun koyucu kahraman eliyle infaz edilmesini sayısız kez izlemiş, okumuş ve hak vermişizdir. 

Yani kanun koruyucuları değil de kanun koyucuları severiz, o kanun koyucularla özdeşleşiriz. O şımarık zengin çocuğunu çat diye indiren, cezasını veren kahramanın yerinde olmayı, o kahramanı oynamayı çok ama çok istiyoruz.

Related Posts with Thumbnails