 |
|
Türkiye’de çizgi romanının yaygınlaşması, 1930’lu yıllara
denk gelir. Fransızları modelleyerek çıkarttığımız çocuk dergilerimizde Flash
Gordon, Brick Bradford, Jungle Jim, Mandrake gibi kahramanlarla karşılaşırız.
Turhan Selçuk, Suat Yalaz veya Şahap Ayhan gibi öncü çizerlerimiz o çizgi
romanları okuyarak büyülenen çocuklardandır. Hemen hepsi etkilendikleri çizgi
romancıları sayarken o dönemin Amerikan çizgi romanlarından ve onların
yaratıcılarından bahsederler. Üstelik bu konuda yalnız değillerdir. Durum
Fransa’da da İtalya’da Arjantin’de de aynıdır. Hollywood nasıl ülke
kültürlerine sirayet ederek yerli üretimleri biçimlendirmişse, dünyada çizgi
romanın yaygınlaşmasını sağlayan, Amerikalıların Golden Age dedikleri dönemin
ürünleri olan, reel çizgili, serüven temalı hikâyeler aynı yoğunlukta bir etki
yaratmıştır. Ülke çizgi romanları hemen her yerde hayranlıkla, taklitle, benzerlerini üretme arzusuyla
şekillenmiştir. Sonra herkes, kendi hikâyelerini yazmış, o hayranlıktan yıl be
yıl uzaklaşmıştır.
İronik bir biçimde, Amerikan çizgi romanı da farklı bir
yönde gelişir, öncesinde Hollywood’a öykünen hikâye yoğunlaşmasını gazetelere
bırakıp, çocuklara yönelik, daha fantastik, süper kahramanlarla gelişen bir
dergicilik evresine geçerler. Bu değişim, 1950 yıllardaki, çizgi romanın asıl
okurları olarak görülen çocukların ne-nasıl hikâyeler okuması gerektiğine dair
sonu sansürle biten tartışmalarla katmerlenir. Yasalar, çizgi romanda
çocuksuluğu garanti ediyordur artık. 1960’larda her biri bir başka insanüstü
özelliğe sahip süper kahraman ve süper kötüler evreni piyasayı doldurur. Buna olağanüstü
bir şaşırtmayı, grotesk bir kötüyü, tuhaf bir yaratığı içeren, tek boyutlu kahramanın
mutlak zaferiyle sonuçlanan, karakter derinliği içermeyen bir anlatı evreni
demek daha doğru olabilir. Öyle ki, bugün çizgi roman dünyasının en bilinen
isimlerinden biri olan Stan Lee, birlikte çalıştığı çizerlere bir hikâye
anlatıyor (bu fasla dikkat, yazılı bir senaryo vermiyor), sonra da çizilmiş
sayfalara, anlatım kutuları ve balonlara, bitmiş bir işe “sözler” ve
açıklamalar yazıyordu. Büyük bir süratle üretilen, az sayfada anlatılan, o
sayıda başlayıp biten işlerle dolu dergiler yayımlanıyordu. Yoğun bir rekabet
içinde zamanında çıkmak, devamlılık sağlamak, sanattan çok piyasayı kollamak
daha önemliydi. Kahramanların olağanüstü gücü, laboratuvarlarda yapılmış
deneylerden de çıkıyordu, uzaylı olmalarından da… Sürekli denemeler yapılıyor,
her biri birbirinden tuhaf naif süper kahramanlar zuhur ediyor, tutmayanlar
birkaç sayı içinde kapanıp gidiyordu. O hengâmede Örümcek Adam yayımlandı,
tutmazsa hemen unutulabilecek işlerden biriydi.
Örümcek Adam, 1962’de yayına başladığında yazarı Stan Lee
40, çizeri Steve Ditko ise 35 yaşındaydı. İkisi de deneyimliydi, işine hakkını
vermek istedikleri tahmin edilebilir ama Örümcek Adam hayatlarının projesi de değildi
ama sonuçta başarılı oldu. Ditko’nun bir başına ölümü ve münzeviliği bile,
kabul edelim, bu başarı yüzünden konuşuluyor. Şunu soralım o zaman, Örümcek
Adam, nasıl oldu da bu kahraman kalabalığının içinden sıyrılabildi? Neyi
farklıydı da yaşayabildi? Bir popüler kültür ürününün çoksatar olması için hem
piyasadaki pek çok anlatıya benzemesi hem de hiç benzememesi gerekir. Bir başka
deyişle, ayrıksı duran bir tarafı olması ve yine de popüler olan başka ürünleri
hatırlatması şarttır.
 |
|
O dönem, global popüler kültür soğuk savaşın etkisi
altındaydı ve serüven edebiyatı, dönüp dolaşıp, dünyanın “son anda”
kurtarılması fikrine dayanıyordu. Kötü adamlar, Marslılar, komünistler, meşum
kadınlar, yaratıklar dünyayı -Amerika’yı- ele geçirip köleleştirmek, kan emmek,
rejimi değiştirmek, herkesi öldürmek, nükleer bombayı patlatmak vs. istiyorlardı.
Batman ve Süpermen, mucizevi bir biçimde, son nefeste, saniyeler kala olup
bitene engel oluyorlardı. Bu bayık senaryo, biteviye tekrarlanıyor, bir çizgi
romanı diğerinden ayıran şey, enikonu kötü adamların çeşitliliği oluyordu. Kötü
adamların tuhaflığı olmasa bir hikâyeyi diğerinden ayırmak imkânsızdı. Stan
Lee’nin başkalığı sanıyorum, muzip diyaloglarıydı, iyiyle kötü savaşırken asıl
farkın, atılan yumruklardan çok narsistik sözler olduğuna inanıyor, haşin ve
büyük laflarla dolu o ağız dalaşını espriyle yumuşatıyordu. Ditko, yine bana
göre, tam da o yıllara özgü, garip bir gerginliğe sahipti, çocuk okurlara göre üslubu karanlıktı, kötü
adamları, kötü adamları andıran kahramanları severek çiziyordu.
Stan Lee, Örümcek Adam’i, sokakta görsek bizimle “abi”
diye konuşacağı aşikâr olan, kendi halinde,
akıllı uslu ergenlerden biri olarak tasarlamıştı. Reçete belliydi, o
yeniyetme, gözalıcı kostümüyle sokağa çıkıp kötülerle savaşıyor, kimse de onun
kim olduğunu anlamıyordu. Ditko, Dr.Jekyll-Mr.Hyde ikiliğinin tekinsiz tarafını
başarıyla resmetti. Alelacayip yaratıklar, uzayan kollar ve bacaklar, geriye ve
ileriye doğru beklenmedik biçimde kaykılan vücutlar söz konusu olduğunda
iştahlanıyor, anatomiyle istediği kadar oynayabiliyordu. Bugün anlıyoruz ki,
Stan Lee, Peter Parker’ın soap opera kıvamından okurun hoşlandığını hemen sezmişti,
kırık kalpli ergen örümcek, düşmanla ölesiye savaşıyordu ama aşık olduğu kızlar
karşısında tiril tiril titriyor, pare pare eriyordu. Örümcek Adam, böylelikle
altmışlı yılların kıyametvari hikâyelerinden biri olmaktan çıkıp ergenlerin
dünyasına evrildi, yeni bir sentezle varoldu.
Ditko’nun hafif ürkünç Örümcek Adam’ı yerine, bir başka çizerin,
yıllarca güzel kadınlar ve yakışıklı erkekler çizmiş John Romita’nın gelmesi bu
bakımdan doğru bir tercihti.
Ditko’nun neden diziden ve Lee’den ayrıldığını tam olarak
bilmiyoruz. Bugün, kadri bilinmemiş sanatçı hikâyelerini sevenler olarak
Ditko’nun ardından, hafif buruk konuşuyor olabiliriz ama el hak, Romita, Örümcek
Adam’a daha uygun bir sanatçıydı. Bu değişiklik bence, Örümcek Adam’ın ömrünü
uzattı. Bunu piyasanın işleyişi ve evrimi bakımından iddia ediyorum. Ditko’nun
katkısı, dizinin ilk çıkışındaki, rekabet koşullarıyla başa çıkabilecek
ortalamayı tutturmasındaydı, hem yeniydi hem değildi, klişeleri bilerek üstüne
koyuyordu. Mahirane bir çizerdi, bütün büyük sanatçılar gibi tek bir çalışmayla
anılmak istemedi galiba, farklı türlerde üretim yapmaya yöneldi. Hemen ayırd
edilen, tasarlanmış bir sertlikle bir tarzı vardı. İnzivaya çekilmesi, medyadan
uzak durması, siyaseten Ayn Rand
çevresine girmesi, felsefeyle ilgilenmesi, kırkından sonra fotoğraf
çektirmemesi, anarşizan sağcılığı hakkındaki muammayı epeyce artırdı. Amerikan
popüler kültürünün ilginç münzevilerinden biriydi, Peter’in çocuksu yüzünü
göstermeyi sevmemesi boşuna değildi.
 |
|
#Tarih, Ağustos 2018.