Perşembe, Eylül 29, 2022

Son okuduklarım 62

Mor Etekli Kadın, çeşitli biçimlerde tanımlanabilir ama galiba en çok kara mizaha yakın bir novella, küçük komik sürprizlere sahip, tahkiyeyi sürükleyen en önemli unsur saplantı ve o saplantının nereye varacağına dair merak. Bir kadını, isminden anlaşılacağı gibi mor etekli kadını marazi bir tutkuyla takip eden birinin (?) yaşadıklarını okuyoruz. Giderek mesleki bir deformasyon yaşıyorum, novella nasıl çekilir diye düşündüm, anlatıcının twistleri nedeniyle "görselleştiğinde" güç kaybeder gibi geldi bana. Demek istediğim, kendi üzerine kapanan, güzel sürüklenen "yazılı" bir tuhaflık kurulmuş. Blankets-Örtüler, çok çok ünlü bir grafik roman, hatta türle ilgili ne zaman konuşulsa güzel bir örnek olarak illa ki ismen zikredilir. Ben dahi blogta bir iki kez yazmış, özel olarak bahsetmiş olabilirim. Türkçesi çıkınca yeniden okudum, aklımda güzel bir büyüme hikayesi olarak kalmış, tekrar okuduğumda gücünü gerçekçi finalinden de aldığını hatırladım. Çizgiler enfes, Craig Thompson başka işler de yaptı ama bence "battaniyeleri" aşamadı...
 
Kaybeden Hepsini Alır, tatlı-esprili, mutlu son'lu bir novella, Graham Greene, sanki Holivut'u düşünmüş de yazmış. Aşk, kumar, para, kıskançlık şu bu... Diğer yandan holivut demek bir tür tüketilmişliği de işaret ediyor, yani hikayenin romantizmi inandırıcı değil artık. Geçen birisi yazmıştı, çoklu-flörtler devrindeymişiz, aşktan çok beğenilmek ve bir sonraki partnere geçmek normalleşmiş filan... Sanıyorum insanlar telefonlarından yaptıkları yazışmaları aşk macerasından sayıyorlar. Bu kadar çok karşılaşmanın olduğu bir yerde gerçek de değişiyor. Laf uzamasın,  okuduktan sonra baktım, roman en az iki kere de sinemaya uyarlanmış.... Kitabın arka kapağında yayınevi önemli bir hata yapmış, Greene yerine Orson Welles resmi kullanmışlar, komik olmuş... Aşk bahsinden devam edelim Moderato Cantabile, kısacık bir Duras romanı, okuyanlar bilir, hanımefendi bir his, bir durum, bir rutinle uğraşmayı sever, bir kadınla bir erkek karşılaşır ve konuşurlar, sonra da tekrar tekrar buluşurlar, farkına varma hali, beyhudelik, erotik bir çekim ve süregelen hayatın gürültüsünü katar için içine...Sevecen ve yumuşak bir dille, illa da bir yere varmaya gerek görmeden "fotoğrafını" çekip gider. 

Salı, Eylül 27, 2022

Eve sığamıyorum

Nijat Özön'ün bir mektubu, kime yazdığı belirsiz... Belki bir sahafa, belki kitapsever bir dosta...Eve sığamadığı için kitaplarını satmaya karar vermiş, arkadaşına duyuruyor, ya sen al ya da alacak birisini bulmam için bana yardım et... demiş.

Okurken içim burkuldu, eğer iddialı bir kütüphaneniz varsa, yaşınız da ilerliyorsa, ölümlü dünya, kaçınılmaz olarak arşiv ve kitapların akıbetini düşünüyorsunuz...

Pazartesi, Eylül 26, 2022

Pulp ve Erotik Savrulmalar


Bukowski seviyorsanız, hikâyelerinden çizgi romana uyarlanan Bütün Atlar Kaybetmeye Koşar albümünü mutlaka edinin diyeceğim. Yazının sonunda paylaşılacak bir yargıyı ya da tavsiyeyi peşinen açıkladığımı biliyorum. Sahiden yazara sadakat göstermiş, bunu yaparken de yazarının gerisinde kalmamış nitelikli bir çalışmayla karşılaşacağınıza inanıyorum. İhtimamla çizilmiş, yoğun emek harcanmış, işçilik ve zerafet içeren bir albüm bu. Mathlass Schultheiss, 1946 doğumlu Alman asıllı bir çizer. Endüstriyel üretimlere mesafeli duran, kahramanın değil yaratıcının-auteur'un çizgi romanın temeli olduğuna inanan Avrupalı öncülerden biri. Çizgi romanı sanat sayan, anaakım anlatıların ve geleneksel eğilimlerin dışına çıkarak yeni bir gerçeklik düzlemi kuran Avrupalı üreticilerden söz ediyorum. Schultheiss, çizgi romanın sanat çağında önemli avant-garde dergilerde çizdi, çizgi romanla edebiyatı bir arada düşünen sanatsal arayışların içindeydi. O yıllarda edebiyata yaklaşma arzusu, çizgi romanın küçümsenmesine, bir anlatım aracı olarak azımsanmasına yönelik bir tepkiden çıkıyordu. Ucuzluk, vasatlık, yavanlık ve basitlik, çizgi romanla eşleştiriliyordu. 1970'li yılların Fransa'sında pek çok genç çizgi romancı, bu algıyı kırmak (ve kendi isimlerini duyurmak) adına edebiyatın saygınlığına sığındılar. Çizgi romana göre daha yavaş gelişen hikâyeleri, karakter derinleşmesi ve dramatizasyonuyla edebiyat, onlar için verimli bir kaynaktı. 

Schultheis'in özel bir sempati gösterdiği muhakkak ama Bukowski tercihi, yetmişli yılların çizgi romancılarının edebiyatla kurdukları ilişkiyi açıklar nitelikte. Eğri oturup doğru konuşalım, Bukowski, büyük edebiyatın yetkin bir örneği sayılamaz, pulp aurasına yakın bir basitlikte yazıyor herşeyden önce. Dilinden çok hikâyesinin çarpıcılığına dayandırıyor yazarlığını. Argoya, cinselliğe, içkiye ve diğer yasak hazlara yükleniyor. Amerikan taşrası, beat kuşağının yolculuk fantezisi, underground edebiyatının ters-yüz edici edep teşhiri, erotik yazının cesur ve doğrudan dili var yazıp çizdiklerinde. Bukowski hepsini andırarak ve hepsinden beslenerek, erkek - ergen bir okura hitap ediyor. Onu farklı ve sahici kılansa, anti entelektüelist tutumu galiba. Taklit ettiği Henry Miller ile kıyaslamak bile farkı gösteriyor sanki. Hal bu olunca, Bukowski kolay anlaşılırlığı, pulp ve erotik savrulmaları, şehrin kenarını sağan ve abartan yönüyle, edebiyatla hemhal olmak isteyen gelenek-karşıtı çizgi roman ekolüne, ana akım anlatılarla didişen genç üreticilere ziyadesiyle uygun. Anlatabilmek için örneklendireyim, Tanpınar değil Ömer Seyfettin, Kafka değil O. Henry daha uygundur çizgi romana. Diyalogların çokluğu, kısa betimlemeler, hızlı değişen mekanlar uyarlamayı kolaylaştırır. Söz sanatlarını kullanıyor olması, çizgi romanı, roman ya da hikâye yapmaz. Görsellik ve ardışıklık ister istemez çizgi romanda daha önemlidir. 

Bukowski o kadar az sözcükle anlatır ki, yüksek edebiyattan tiksindiğini söyler; onun için aslolan harbi konuşan insanlar, yoksullar, orospular, ayyaşlar, barmenler ve diğer yoksullardır. Gerisi palavradır. Zenginler, entelektüeller, siyasetçiler, polisler, bürokratlar iki yüzlüdür vs. Siyasetle, sınıfla, yoksullukla ilişkisi diğer pek çok şey gibi yüzeyseldir, sempatiden öteye gitmez. Bu çerçeveden bakarsak, çizgi romanlar da siyaseten çok farklı değildir. Bukowski argosunun, erotizm ve coolluğunun çizgi romana çok uygun olduğunu düşünüyorum. Epeyce kez çizgi romana uyarlanmış olması tesadüf değil. Schultheiss, normalin dışında seyreden insan manzaralarını, marjinalliği, kendi kişisel hikâyeleri olan, aç ve arzu dolu kadın ve erkekleri, insanın insan sevmez doğasını iyi yansıtmış. Bekleyen, dikizleyen, konuşan ve konuşmayan tipleri iyi kullanmış. Moebius havasında çinisi, takdire şayan bir zanaatkarlık gerektiriyor. Özellikli bir çirkinlik ve koyuluk da istiflemiş. Bu yüzden iyi uyarlama-iyi albüm diyorum.

Son çeyrek yüzyılda hemen tüm dünyada koleksiyoncu ya da fan sahipleri olan, çizgi roman tutkunu butik yayınevleri ortaya çıktı. Flaneur de Türkiye'deki örneklerden biri, özellikle yabancı çizgi roman seçimleri ilginç ve tutarlı. İlerde ayrıca hatırlanacaklar.           



Radikal Kitap, 7.2.2014

Pazar, Eylül 25, 2022

Bir hayalet yazarın kıyamet senaryosu


Başlıktaki "hayalet yazar" nitelemesini mecazen kullanıyorum, Adam Smith'in "Görünmez Adam"ı gibi piyasayı yönlendiren, büyük bir korku hikayesinin anonim bir anlatıcısından söz ediyorum. Yaşadığımız dönemin krizlerinde, daha doğrusu bu krizi hikayeleştirirken-yaşarken birkaç ortak nokta hemen kendini gösteriyor.

Birincisi, popüler kültür hikayeleriyle reel hayat çok içiçe geçiyor ve haber, bilimsel veri ve yaşanan her şey bir film, bir bilgisayar oyunu ya da popüler bir anlatıyla benzeşiyor.

İkincisi, kapitalizm hepimiz üzerinde bir güvensizlik yarattığı için olup bitenlere "inanmıyoruz", yetkililere "güvenmiyoruz". Buna rağmen o kadar çok duyuyor ve o kadar maruz kalıyoruz ki, endişeleniyoruz. Her endişe de yeni bir hikaye üretimine sebep oluyor, hikayeler daha büyük (interaktif) bir korku senaryosuna hizmet ediyor.

Malumunuz, insanlar kıyamet hikayesi anlatıp kendi anlattıklarından korkarlar. Kıyamet hikayeleri, uygarlık tarihiyle yaşıttır, anlamlandıramadığımız şeylere karşı basiretimiz bağlanmıştır hep... Doğal felaketlerle, yeni hastalıklarla karşılaştığında insanlar "ölmeye yatarlar"

Yine ve yeni bir kıyamet hikayesinin içindeyiz... Hayalet yazarımızın bizi dehşete düşürdüğü, kendimiz ve yakınlarımız için korktuğumuz, ne yapacağımızı öğrenmeye çalıştığımız yeni bir sürecin faili ve mağduruyuz...

Anlatılan hikayeden korkuyoruz ama bu hikayenin bizim birbirimize anlata anlata büyüttüğümüz bir kıyamet senaryosu olduğunu çoktan unutmuş durumdayız. Tevatür, abartı, hakikat, manipülasyon, panik... hepsi var içinde...

Kimse sorsanız bunun kapitalizmin krizi, savaşı veya gürültüsü olduğunu söylüyor. Kimle konuşsanız herhangi bir gripten farkı olmadığını anlatabiliyor...Ama... aması...kimse sakinleşmiyor... Sakin kalmamızı isteyenler bile içten içe panikliyor çünkü...

Hepimiz bu kıyamet senaryosunun üreticileriyiz...Değil miyiz?

Bu hastalığı yeneceğiz ama senaryolarımız bitmeyecek...


Cuma, Eylül 23, 2022

Üçürdüm


İçki için kullanılır. Üç kadeh içilmelidir. Biri erlik, biri pirlik, biri aşk için içilir. Bu üçlemeye içkiyi
üçürdüm denir. Daha bilinen bir başka versiyonu ise “İçkinin biri yarar, ikincisi karar, üçü zarar,” deyişidir. Argoda aynı mantık cinsel ilişki için yinelenir.

Perşembe, Eylül 22, 2022

Temizlik


Beş altı yıl oluyor, Karadeniz kıyısında bir ilçedeyiz, maaile dolaşıyoruz. Bir iki kişiye pideci sordum, hemen herkes aynı yeri tarif etti. İyi dedik, madem ahali beğeniyor, gidip yiyelim.

Kaç zamandır, aklıma takıldı, herkese o lokantayı anlatıyorum. Lokanta, 1970'lerden kalma gibiydi, yerlere talaş dökülmüş, ıslatılmış, hemen her yerinde kir ve eprimişlik görebileceğiniz salaş bir mekandı. Böcekler, sinekler, lekeler...

Bana ders olduğu için başka türlü bir dikkat kesildim. Ahali benimle aynı fikirde değildi ki turiste, iyi bir yer sorana o lokantayı tavsiye ediyordu. Kimsenin o ortalamadan şikayeti yoktu. Benim sorun olarak gördüğüm şeyi orada yaşayanlar görmüyordu.

Bazen bir meseleye dışarıdan bakıyor ve eksiği, fazlayı hemmen görüyorsunuz. Ama size sorun olarak gelen şeyin sorun olarak anlaşılmadığını, aksine baştan ayağa normal sayıldığını anlıyorsunuz. Lokanta metaforunu kullanarak anlatayım. Lokanta sahipleri ve müşteriler, o lokanta konforunu yetersiz bulmuyorlar. Oradaki bir başka lokantayla kıyaslıyorlar ve ancak onlar arasında bir kıyasla, bir tanesini en iyisi sayıyorlar. "Misafirin gelse nereye götürürsün?". "İşte şuraya!".

O seyahat sırasında gayet güzel bir lokanta daha buldum ve böyle zamanlarda muhabbetçi olurum. Hemen gidip esnafla konuştum. Meğer oralı değilmiş sahipleri, biri Hataylı diğeri Ankaralı iki ortak açmış o temiz ve lezzetli işletmeyi...

İnandığım ve kendimce sınadığım bir şey bu... Yerliler değil ekseriyetle "yabancılar" kaliteyi yükseltiyorlar. Yabancılar derken yine bir mecaz kullandığımı belirteyim. O yerde, o işi yapan, onu tüketen birilerinin dışında birilerini kastediyorum... Yoksa kimseye o lokanta, o film, o roman, o oyunculuk, o müzik kötü gelmiyor. Böyle bir sorunları olmuyor... Aynı yere bakıyorsunuz ama onlara kirli ya da yetersiz gibi gelmiyor...Ancak yabancılar geliyor ve değiştiriyorlar.

Her işte dışarıdan gelenlere-bakanlara, arada kalanlara, yenilere, o alışkanlıkları bilmeyenlere ihtiyaç var. Ezber bozmak gerekiyor. Kulağa klişe geliyor biliyorum ama o lokantanın kirliliği başka türlü de fark edilmiyor. 

Pazartesi, Eylül 19, 2022

Ya Sabır

Eskişehir'de Bozkır için mekan gezerken rastladım bu duvar yazısına, şehrin en ünlü, sahiden  ilginç bir pavyonunun çalışanlara ait arka kapısının hemen yanına, binanın dışına yazılmış: "Ya Sabır Vella Kuvvet"... Haliyle doğru bir kullanım değil, "La Havle Vela Kuvvete" demek istenmiş ... Doğru olup olmaması çok önemli değil, içinde kahır ve isyan olduğu kadar, o kahır ve isyanın gösterisi var. Zaten o ilginç. 

Mekanı gündüz saatinde, yani kapalıyken gördüm, üç beş erkek ve kadın çalışan vardı, salıncakta sallanan yorgun bir konsomatris, karpuz kesen ve  "Gio benim arkadaşım" diyen bir bıçkın bir delikanlı, falan filan... Engels güzel güzel anlatırdı "serserileri", onlar işte...Küstah, yaralı, öfkeli, kendini üstün göstermeye çalışan vasıfsızlar... Ne kadar çok bağırırsa o kadar önemli olacak "istenmeyen" bir ses...Hem toplumdan korkan hem onu alaşağı etmek isteyen "ayak takımı"

Duvar yazıları nedense gençliğin dili olarak okunuyor, lümpenimizi de anlatıyor oysa.

Related Posts with Thumbnails