Pazar, Temmuz 07, 2024

San'natçı


İki amca konuşuyor, biri diğerine, arkada oturan-yayılan-gazete okuyan oğullarını tanıtıyor: "Bizim mahdumlar. Biri şair, biri ressam, öbürü de musikişinas." Diğeri üzülerek cevaplıyor: "Allah yardımcın olsun birader. Demek üçünü de sen besliyorsun!"

Cemal Nadir çizmiş, 1938 tarihli bir Akbaba karikatürü, tam sayfa kullanılmış. "Besliyorsun" vurgusu nedeniyle sanatçı karşıtı bir esprisi var, mesele sadece sanattan para kazanamamak değil, avare bir hayat sürdürmeyi kabul etmeyi de içeriyor. Cemal Nadir'in bu fikre inandığını kabul etmemiz gerekiyor. Sanatçının avareliği, tembelliği, aylaklığı, çalışmazlığı, mirasyediliği hayli bir popüler bir önyargıdır. Üç dört sene önce bir hükümet temsilcisi, partililerine konuşurken bırakın sanatı sepeti, inşaat yapın (çalışın) filan demişti. Bugünün yumurtlaması değildir bu azımsama.

Sadece sokakta değil üniversitede, bürokraside hatta bizatihi edebiyatçılar arasında bile bu fikrin kabul gördüğüne inanırım. Bugünün değil yüzyılların yargısı bu diyeceğim. Öyle ya da böyle, anti entelektüelizm hep vardı, bu iklimde sanatla uğraşırsanız, ister istemez, dejenere (çalışmayan ve yerli olmayan) bir sanatçı tahayyülüne öfkeyle yükleniyorsunuz.Tek tek bakarsanız sayısız yazarımızda, çizerimizde, sinemacımızda, romanlarda, şiirlerde, oyunlarda bu tavrı görebiliyorsunuz.

Bizatihi sanatın bu tavrın taşıyıcısı-yaygınlaştırıcısı olması ise bana Frankenstein fıkrası gibi geliyor...

Cumartesi, Temmuz 06, 2024

Karikatürün Telifle Seyrüseferi


Karikatür, mizahi ve eleştirel yönüne istediğimiz kadar vurgu yapalım, başlangıcında bir gazetecilik türüydü,  haber gündemi ve aktüeli betimleyen görsel bir anlatım aracıydı. Fotoğrafın matbaa teknikleri nedeniyle yaygın kullanılamadığı, az bulunur ve pahalı olduğu bir dönemde gazete ve dergilerde gelişip serpilmiş, haberi daha anlaşılır kılmak ve dikkat çekmek adına kullanılmıştı. Dolayısıyla bir ihtiyaçtan dolayı (üstelik daha ucuz olduğu için) geliştirilmiş bir “medium”dan söz ediyoruz.  İlüstrasyon, vinyet ya da çizgi bantlar gibi karikatür de gazeteler olmasaydı çoğalamaz, farklılaşamaz, kendi yayın mecralarına “çizgili dergilere ve kitaplara” dönüşemezdi diyelim.

Karikatürün diğer çizgili anlatım araçlarına kıyasla önemli bir farkı var, abartılı çizgisi komikleştirmekle tahkir etmek arasında salındığı, onlar arasında gidip geldiği için üretimleri günbegün siyasi eleştirinin bir parçası oldu. Bu karakteristiği onun en baştan “muhalif” sayılmasını kolaylaştırdı, itibar ve ciddiyetle nitelenmesinin yolunu açtı. Öyle ki, bugün siyasi tarih çalışmalarının referanslarından biri olarak ayrıca incelenebiliyor. Karikatürün sanat sayılması ise gazetecilik pratiklerinin dışına çıkmasıyla yaygınlık kazandığı dönemin yarım asır sonrasında gelişti. Muhaliflik ve sanat, bir iddia olarak piyasayla ve “şimdiki zamanla” birlikte düşünülmesi gerektiğinden hayli zor ve tartışmalı bir mesele, en azından bu yazıda karikatür adına bir nirengi noktası olarak görmeyeceğimi peşinen belirteyim. Karikatür tarihine bakarken, hele ki bugünkü gelişmeleri değerlendirirken asıl olarak karikatürün telifle ilişkisine değineceğim, arz ve talebin bir ifade aracını nasıl ticarileştirdiğini, popülerleştirerek büyüttüğünü veya telif değerini yitirdikçe nasıl marjinalleştirdiğini irdelemeye çalışacağım.

Yukarıda fotoğraf pahalı, teknik olarak kullanımı zor olduğu için bir “ressam” arayıp buluyorsunuz, ondan gazetenin görselliğini istiflemesini istiyorsunuz dedim. Ressam derken portreciler, illüstratör ve karikatürcüler, yazılar için vinyet hazırlayanları katarak geniş anlamda bir niteleme yapıyorum. O ressamlar, beğenildikçe, gazeteler arası rekabet gereği daha yüksek telifler almaya, bir yayından diğerine transfer olmaya başladı. Gazeteye para kazandırdıkça, kazançtan aldıkları payı yükseltiyor,  vazgeçilmez üreticilerden biri haline geliyorlardı.

İlk büyük karikatürcülerimiz hep çok satan gazetelerde çalıştı, hatta önemlice bir kısmı, o yayınların en yüksek maaşlı birkaç çalışanından biri oldu. Cemal Nadir, Ramiz Gökçe, Turhan Selçuk ya da Bedri Koraman, yüksek satışlı gazetelerin görsel mimarlarıydı.  Fotoğraf ucuzlayarak yaygınlaştıkça, matbaa teknolojileri geliştikçe, karikatüristlerin ve genel olarak bütün gazete ressamlarının gelirleri ve gazetelerdeki değerleri tedricen azaldı.

Karikatür tarihimizi bu teknolojik değişime göre dört ayrı zamana ayırmak mümkün. İlki, İttihatçı modernizmini modelleyerek Akbaba dönemi, ikincisi Simavi sermayesi ve Gırgır dönemi,  üçüncüsü, basının gerilemesi veya post-Gırgır dönemi, sonuncu ise internet sonrası dönem… Dönemleri teknolojinin sonuçlarından etkilenerek azalan telif gelirleri ve satış rakamlarıyla birbirinden ayırıyorum. Dergi ve gazeteleri kapatan ve çoğaltan satışlar olduğu için karikatürümüz de buna göre şekillendi iddiasındayım. Bu dönemselleştirme içinde ayrıksı duran akımlar ve estetik arayışlar olsa da, telif mantığıyla doğrudan ilgileri olmadığından özellikle bu yazının bağlamı içinde onları belirginleştirmemeyi tercih edeceğim. Örneğin 1950 Kuşağı olarak adlandırılan Cemal Nadir sonrası genç kuşak karikatüristlerin sergi, meslek birliği ve müzecilik bakımından daha uzun etkileri olmakla birlikte Gırgır kadar karikatürü popülerleştirdiklerini, üretici sayısını artırdıklarını veya telif geliri bakımından bir başkalaşma getirdiklerini söylemek pek mümkün değil.


İlk dönem, esas olarak İttihatçı eleştirelliğinde 1908 sonrasında başladı. Modernist düsturlarla politik olarak seküler bir milliyetçilikle nitelenebilecek bir haleti ruhiye içinde gelişiyordu. Pedagojik ve ahlakçı bir başyazı, karikatürden çok resimsilik, erotizme yakın bir çizgi üslubu, sınırlı bir siyaset ilgisi, etnik mizah ve daha çok İstanbul merkezli bir algıya dayanan bu anlayış altmış yıl kadar etkisini sürdürdü. Kurtuluş savaşı, cumhuriyet, çok partili dönemle değişen veya sönümlenen bir gazetecilik mantığı olmadığı için karikatürist eleştirelliğinde bir süreklilikten söz etmek mümkün. Karikatürcüler, kendilerini önce gazeteci sonra bir tür devlet adamı gibi görüyorlardı. Espri ve eleştirileri, rejimin belirlediği ölçülerde, rejimin düşmanı olarak görülen azınlıklara, şeriatçılara ve (sonradan) komünistlere yöneliyordu.  Bürokraside görev alma ihtimalleri, eleştirelliklerini “devlet adamı ciddiyeti” gibi bir misyonla sınırlıyordu. Diğer yandan dönem boyunca çıkan dergiler, bir iki geçici istisna dışında az satıyor, en iyi dönemlerini 15 bin civarında satışlarla geçiyorlardı, gelirlerin düşüklüğü ve siyasi deveranların etkisiyle bir türlü uzun ömürlü olmayı başaramıyorlardı. Dar kadrolu yayınlar olduklarından geçim sağlamaktan ziyade bir gençlik hevesi, mesleki bir arayıştan öteye gidemiyorlardı. Dergilerden kazanılan düşük telifler bir yan gelir olduğundan üreticileri aynı zamanda gazetelerde çalışmak zorunda kalıyordu. Dönemin sembol dergisi Akbaba ise başyazarı ve sahibi Yusuf Ziya Ortaç’ın siyasi pragmatizmi ve esnaf maharetiyle uzun yıllar yaşasa da bunu satıştan ziyade garanti gelirlerle (resmi abonelik ve ilanlarla) başarıyordu. Ortaç’ın, iktidar partilerine olan yakınlığı, (CHP döneminde DP ve diğer muhalif partileri, DP döneminde CHP’yi eleştirmesi) örtülü ödeneklerden aldığı maddi yardımlarla mümkün oluyordu.

Kabaca özetlediğim ilk dönem, iki ayrı tarihle miadını doldurdu. Birincisi, yeni bir matbaa teknolojisi olarak Veb-ofsetin Türkiye’ye girdiği 1964 yılı, diğeri (romanesk gözükmekle birlikte) Yusuf Ziya Ortaç’ın ölümü olan 1967… İlkiyle satışları bir milyona yaklaşan ve geçen gazeteler dönemi başlıyordu. Karayollarının gelişimi ve dağıtım ağının oluşturulmasıyla gazeteler ilk kez aynı anda ve her gün tüm Türkiye’de satılır oldu. Ondan önce yüzbin basılan ve dağıtılan üç gazetemiz dahi yoktu… Matbaalarımız bile bu kadar çok gazete-dergi basmaya uygun değildi. Tef mizah dergisi 40 bin basılınca reklamlarında bunu bir rekor olarak gösteriyordu örneğin. Simavi kardeşler, (Hürriyet ile Günaydın gazeteleriyle) hem gazete dergi dağıtım tekelinin, hem de açık ara en çok satan yayınların sahipleriydi. Yusuf Ziya’nın ölümü ise Akbaba’yla birlikte bir mizah ve karikatür anlayışının sonunu tescilliyordu. Akbaba, 1977 yılına kadar yayınına devam etse de Simavilerin (başta Gırgır ve Çarşaf olmak üzere) çok satışlı dergilerinin yarattığı yeni ortama ve anlayışa dahil olamıyor, handiyse kendiliğinden sessiz sedasız kapanıyordu. Akbaba, çok daha önce kapanabilirdi, hep demode kalmıştı ama asıl öldürücü darbeyi teknoloji (ve o teknolojiye sahip olan sermaye) vurdu. Birdenbire Türkiye’nin her gazete bayiinde bir mizah dergisi görülmeye başlıyor ve anakım ister istemez değişiyordu. Yoksa Akbaba’nın demode olduğu, o yıllarda hemen tüm mizahçı ve karikatüristlerin dilindeydi… Kırklı yıllarda çıkan Markopaşa, ellili yıllarda çıkan Dolmuş, altmışlarda çıkan Tef ve Zübük bu iddiayla Akbaba’nın karşısına çıkıyor ama Ortaç’ın garantili gelirleriyle yaşayan dergisini alt etmeyi başaramıyorlardı. Akbaba, az çizgili (çünkü telifi yüksek), bol yazılı (çünkü telifi düşük) bir yayın olmuştu hep. Oysa yeni dönem, alışılmadık bir kitleselleşmeye, onun getirdiği yeni bir okura dayanıyordu. Mizah dergileri şehirli, memur ölçeğinde tahsilli bir okura hitap ettiklerini düşünürken bu defa okuma yazması kıt, taşralı genç bir ergen erkek okuru tahayyül ediyorlardı.  Çünkü Günaydın, bol resimli, az yazılı, erotizmi iyi kullanan, ajitatif bir dille hayata bakan, mutlaka “bağıran” içeriğiyle dönemin en çok satan gazetesi olmuştu. Haldun Simavi, baskı makinalarının boş durmasını istemeyen, dağıtım ağını kullanarak yayınlarını sürekli artırmaya çalışan bir gazete patronuydu. Günaydın grubu içinde bir mizah dergisi de istiyor, kendi gazetecilik mantığına uygun bir içerik arıyordu. Önce, uzun yıllar Akbaba’yı mizahıyla yaşatan Aziz Nesin’e başvuruldu. Nesin de Akbaba’dan bildiği tarzı Günaydın’ın ilavesinde yineliyor ve haliyle başarılı olamıyordu. Öyle ki, yıllarca berber dergisi diyerek küçümsenen Akbaba’nın ikamesi-moderni olmak isterken Günaydın’a hazırladığı mizah ilavesine Ustura adını seçiyordu. İkinci önemli deneme, sansasyon mantığıyla çıkan Gün isimli bir magazin gazetesinde yapıldı.  Gazetedeki Gır-gır adlı köşe, Oğuz Aral’ın çabasıyla çok geçmeden bir dergiye dönüştürüldü. O yıllarda Simaviler çok yayın çıkarıp kapattıkları için Gırgır’a pek bir ömür biçilmiyordu ama gelen yüksek satış, derginin yayın yönetmeni olan Aral’a benzeri daha önce görülmemiş zenginlikte bir telif ödeme imkânı getirdi. Dergi çok kısa süre içinde yeni işler, eski ve yeni üreticiler için bir cazibe odağı haline geldi. Gırgır, 1972’de çıktığında sonraki yıllara kıyasla 40 bin civarında satıyordu ama bu rakam dahi geçmişteki dergilerle kıyaslanmayacak bir başarıydı. Onunla da kalmadı, yayımlandığı ilk on yıl içinde üç yüz bin satışın üzerine çıktı. Günaydın’ın Gırgır’ını Hürriyet’in Çarşaf’ı izliyor, kazançlı olduğu için dönemin çoksatar bütün gazeteleri (Milliyet, Güneş, Sabah vd) mizah dergisi yayımlar oluyordu. Böylece Gırgır kuşağı denilen, sadece dergilerde çizerek geçinebilen, meslek olarak karikatürist olarak anılan yüzlerce yeni çizer ortaya çıktı. Bu dönem, mizah dergilerinin ve karikatürün basın tarihimizdeki en şaşalı dönemiydi… Kazançlı olduğu için karikatür ve çizgi roman ağırlıklı mizah dergileri ve üreticileri büyük rağbet görüyordu. Transferler, el değiştiren ve çoğalan dergiler dönemi Simaviler’in basından çekilmeleriyle, Gırgır’ı ve yan yayınlarını satmasıyla nihayetlendi. 

1989 sonrasındaysa gerilemeyle birlikte yeni bir dönem başladı. Bir kez daha teknoloji devreye giriyor, bu defa haber ve eğlence mecrasını-aracını dönüştürüyordu. Özel televizyonların ortaya çıkması, buna bağlı olarak gazete ve dergi satışlarının düşmesi, mizah dergilerini olumsuz etkiledi. Gazeteler, televizyon karşısında günbegün tiraj kaybetmeye başlamışlardı. Geçmişte yüksek satışlar nedeniyle kalabalıklaşan mizah dergileri kadro olarak daralmak zorunda kaldı. Telifler düşünce, karikatüristler başka sektörlere yöneldi.  Gerileme açısından son dalga, yine bir teknolojik değişimle geldi ve internetin çıkışıyla dergiler, altmış yıl önceki satış rakamlarının gerisine düştü. Dar kadrolu, düşük telifler ödeyen, çalışanlarının farklı mecralarda farklı işler de üretmek zorunda kaldığı yayınlara dönüştü.


Bitirirken karikatüristlerle ilgili bir özet yapalım. Gırgır’ın çıkışına kadar karikatürcüler gazetelerde çalışıyorlardı ve dergi çıkarmaya çalışsalar da başarılı olamıyorlardı. Kendilerini gazeteci olarak tanımlamaları tuhaf karşılanmıyordu. Altmışlı yılların sonundan itibaren bir dernek kurarak, ödüllü yarışmalarla sanatsal ve estetik arayışlarını (meslek ve üretimlerini) itibarlandırmaya yöneldiler.  Özellikle resmi devlet kurumları ve yerel idareler nezdinde karikatürün bir sanat olarak kabulünde büyük emek gösterdiler. Gırgır’la birlikteyse, gazetecilik pratiğinden ve yarışma estetiğinden uzak bir karikatürcü profili ortaya çıktı. Gırgırcılar ve Dernekçiler adı altında iki ayrı anlayış arasında mesleki ve estetik bir rekabet oluştu. Karşılıklı olarak birbirlerini yok sayma ve küçümseme içeren tavır, dergilerin marjinalleşmesi veya bu husumeti sürdüren önemli çizerlerin yaşlanıp ölmesiyle sönümlendi.

Bugün gazete karikatürü de mizah dergileri de dikkat çekecek ölçüde “görünmüyor”, çok satmıyor ve geçimlik telif getirmiyor desek yanlış olmaz. Buna karşın internet dolayımıyla büyük bir görünürlük içindeler… Kimi karikatürcülerin çalışmaları (maddi getirisi olmamakla birlikte) milyonları aşan ölçüde, tıklanıyor, paylaşılıyor ve beğeniliyor.  Dergiciliği internetten sürdürebilmek için denemeler yapılıyor ama karikatürün ve mizah dergilerinin yeni mediuma uyum gösterip gösteremeyeceği henüz belli değil. Üreticiler ve türün takipçileri arasında genel bir karamsarlık gözardı edilemeyecek ölçüde hissediliyor. Bu durum doğal olarak sadece bizde değil, hemen her ülkede yaşanıyor. Telif haklarının korunduğu ve gelişkin olduğu kültürlerde bize nazaran daha az hissedildiği iddia edilebilir elbette.  Karikatürün ve çizgili sanatların yüz elli yıl sonra kendilerine yeni bir medium aradıkları bir eşikteyiz sanki. Yazımı özellikle telifle ilgili bir bağlamda kurmamın nedeni de bu, internet çağındayız, bir çözüm olacaksa, bunun telif haklarıyla ilgili yeni bir düzenlemeden çıkabileceğine inanıyorum. Neler olacağını hep birlikte göreceğiz.

Yeni E, Ocak 2020

Cuma, Temmuz 05, 2024

Bu ne cümbüş?


İhap Hulusi'nin [Görey] çizdiği bir radyo reklamına denk geldim. "Eve Gelen Konser" başlığıyla sunulmuş, o yılların karikatürlerini andıran biçimde hazırlanmış. İki erkek aralarında konuşuyorlar, biri diğerine "Yahu! bu ne cümbüş mirasa mı kondun?" diğeri reklamı yapıyor "Hayır azizim, 1936 Modeli yeni bir Telefunken aldım"

İhap Hulusi'nin Avrupalı elegantlığının reklamdaki işlevi hesap edilmiş mi acaba? Müşterilerimiz erkek diye mi düşünülmüş mesela... Kadın yok reklamda veya tüketici olarak aile hayal edilmemiş... Hayal edilen ne derseniz, radyo bir zenginlik göstergesi gibi görülmüş... o sebeple mirasa konmak denmiş... Öyleydi elbette, her eve girmesi istatistiklere göre yarım asır süren pahalı bir lüksten söz ediyoruz, baksanıza "eve gelen konser" "miras" "cümbüş" sıralamışlar. 

Biliyoruz ki, reklam bir hayal satar, bir model sunar, satın almaya teşvik eder. Otuzlu yıllarda siyaseten ve ısrarla "biz" denirken reklamlardaki bireyci kurtuluş-yükseliş çağrısı bana oldum olası ilginç gelir, şunu mu demeliyiz acaba, sen ne eylersen eyle, kapitalizm kazanır...

Perşembe, Temmuz 04, 2024

Özel bir ruh zerresi


Nereye gitseniz güvenlikçiler var. Çoğunun kıyafetleri polislere de benziyor. Hatırı sayılır bir iş sahası oldu. Gençlerle konuştuğunuzda anlıyorsunuz ki, bir meslek olarak özel güvenlikçilik pek gözde...Maaşı iyi, hem temiz iş, gideri var, olur yani neden olmasın filan diyorlar... Öyle adam akıllı şartı şurtu da yok. Niye bu kadar ilgi var diye sormanın gereği var mı? Açıklıyorlar işte.

Biliyorsunuz, Türkiye'nin hemen her yerinde, bağ bahçedeki, tarladaki mahsulü artık daha çok Kürtler ve kısmen de Türkiler topluyor. Karadeniz'de, Orta Anadolu'da, Akdeniz'de tütünü, çayı, fındığı, portakalı yerliler toplamıyor, hep dışarıdan birileri geliyor, çadırlarda kalıyor, mevsimlik çalışıyor, işlerini bitirip gidiyorlar. İnsan tabii şunu merak ediyor, oralılar, o mahsulün sahipleri, yakın köylerden birileri yok mu? Niye insanlar ta Urfa'dan, şurdan burdan geliyor, topluyor da, oralılar bu işlere yüz çeviriyor?

Sordum, yıllardır sorarım, parası mı az dedim? Çünkü, o paraya çalışacak adam bulamadığın için göçmenlere yönelirsin. Bir gün şahane bir cevap aldım, bana bu memleketi çok güzel anlatan bir açıklama gibi geldi hatta. Biri şöyle dedi, "parası iyi de iş ağır". Hakikaten şahane... Kimse, paraya az demiyor, o paraya o kadar çalışmak istemiyor.

Birkaç yıl önce bir matbaa sahibi, çalışacak ve iş öğretecek insan bulamadığından şikayet etmişti, geçtiğimiz ay, marangozluk yapan bir arkadaşım, vasıfsız birine en az iki bin lira vermesine rağmen insanların işi ağır bularak bin beş yüz liraya özel güvenlikçi olmayı tercih ettiğini anlattı. Zanaat öğrenmek, kendi işini yapmak, kazancını artırmak gibi öngörülerle ilgilenilmediğini söyledi.
İnsan, daha az para kazanacağı bir işi neden tercih eder?

Güvenlikçilerle konuştum, işin bir zorluğu yok, akşama kadar akıllı telefonla oynuyor, feyse bakıyor, binanın etrafında iki tur atıp gelenden geçenden kimlik soruyor, lak lak ediyorlarmış. Yerine göre değişiyor olabilir. Ben hep soruyorum, sohbet açıyorum. Bir ilgi yoğunlaşması olunca oldu olası merak ederim. İnsanlar neden bu kadar güvenlikçi olmak istiyor diye cidden bir cevap arıyorum.

Bir matbaacıyı ya da marangozu kimse görmüyor, sosyal olarak sınıflar arası, cinsiyetler arası karşılaşmanın olmadığı kapalı mekanlarda üretiliyor işler. Oysa bir güvenlikçi, avm girişinde her sınıftan insanı durdurabiliyor, üniformasıyla ayrıcalıklı ve "hoş" görünebiliyor. Bir performans sunabiliyor, suçlu arayabiliyor, filim çevirebiliyor, poz yapabiliyor.

Pembe İncili Kaftan'ı bilirsiniz, Muhsin Çelebi'den elçilik yapması istenir, iyi bir kıyafeti yoktur, gider tüm parasıyla bir kaftan alır. Sonra kendisine oturacak yer gösterilmeyince kaftanını yere serer,üzerine oturur. İşi bitip gideceği zaman da o kaftanı yerden almaz. Soranlara da "Sarayınızda büyük bir padişah elçisini oturtacak seccadeniz, şilteniz yok... Hem bir Türk, yere serdiği şeyi bir daha arkasına (sırtına) koymaz... Bunu bilmiyor musunuz?" der.

Israr ediyorum, bu memleketin insanları tam tekmil gösteri insanı, performans sanatçısı... Kaftana para dökmek, o son sözün yaratacağı hayranlığı hayal etmek...

Türkiye'nin tuz ruhunu arıyorum diyeceğim matrak yapıyorum sanacaksınız.

[2017'de yazmışım, yineliyorum.]

Çarşamba, Temmuz 03, 2024

Dünyaya nasıl katlanırız?


Bizim çizgi roman üretimimiz, hele son kırk yılı hesap edersek, yoğun olarak mizah dergilerinde gelişti. Bugün, komik çizgili ve underground eğilimli hâkim bir üslubumuz varsa eğer, bunun asıl nedeni yazar-çizer tercihlerinden çok yayım mecrasının belirleyiciliğidir. Öte yandan dergide üretim yapmanın temel bir sıkıntısı varsa o da az kareyle (panel) anlatma zorunluluğudur. Dolayısıyla ister istemez hızlı ve o kısalık içinde ilgi çekmeyi amaçlayan, son karede -sürpriz sonda- odaklanan, tek etkiyle ilerleyen hikayeciliğimiz var demek gerekiyor. Mizah dergilerindeki üretimler bu yaklaşımın bugün dahi çok dışında değiller, bu tarzın eskidiğinin okur da farkında; yeni hikayeciler konuşulurken, onların ayrıntıcılığından söz ediliyor en çok. Hikayeden çok bir diyalog veya tahkiye içinde “ilgisiz” duran bir şey mesele edilebiliyor. Eskiden, okurun ilgisini dağıtacağı düşünülerek kahraman dışında kimseye, çevrede olup bitenlere, yan karakterlere neredeyse hiç bakılmazdı. Asıl olan kahramanın yolculuğuydu, yan hikayelerin ve teferruatların gereği yoktu. Eh, zaman değişti, beklentiler değişti, doğal olarak sadece hikayeler değil, çizgi roman da değişti. Çizgi romanlar hâlâ süratli, bol aksiyonlu şeyler anlatıyorlar ama sinema, televizyon ya da bilgisayar oyunlarının süratiyle baş edemeyeceklerini de biliyorlar. Grafik romanların daha fazla konuşulmasının bir nedeni de bu. Çok açık biçimde daha derin, daha insani ve mutlaka yavaş hikayeler anlatıyorlar. Grafik romanla çizgi romanın farkını anlamadıklarını söyleyenler oluyor, her defasında yineliyorum, anlamak için hikayeye bakılması gerekiyor, asıl farklılık tahkiyenin kuruluşunda çünkü. Yavaşlar, yavaş olmak zorundalar, ancak yavaş kalarak, karakter anlatarak “hayatta kalabilirler.”

Yakınlarda Sıradan Zaferler (Le Combat Ordinaire) isimli, Manu Larcenet imzalı bir Frankofon grafik roman yayımlandı. Türkçede yakın dönemde yayımlanmış en önemli on grafik romandan biri olabilir. İyi bir grafik romanda hemen dikkat çeken ve olması gereken bütün niteliklere sahip. İlk olarak, bir karakter ve onun psikolojisini; ikincisi, karakterin dönüşüm ve olgunlaşmasını içeriyor. Başkarakterin yolculuğu, bir şeyler öğrendiği, kendisini ve etrafını sorguladığı bir süreci anlatıyor. Sıradan Zaferler, 2003 ile 2008 yılları arasında yayımlanmış dört albümün bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Fransa’da önemli bir ilgi gören seri, ilk albümüyle 2004’te, Angouléme’de ödül kazanmıştı; sonra başka ödüller de aldı, 2014’te sinemaya uyarlandı. Manu (Emmanuel) Larcenet, 1969 doğumlu, yirmili yaşlarının sonundan itibaren yayımlanan elliye yakın albümün üreticisi, oldukça deneyimli ve ustalık dönemi işlerini çıkartıyor epeydir. Müzikle ilgilendiği, ilk gençliğinde punk kültüründen etkilendiğini belirtiyor. Siyasetle ve siyasetçilerle ilişkisinde, hazcılığı ve öfkesinde punk müziğin izdüşümleri kolaylıkla görülebiliyor zaten. Müziğe yaptığı atıflar, hikayelerini tamamlar nitelikte, doğru seçimler. 

Yazının girişinde bizim çizgi romanımızdan bilerek söz ettim, Larcenet bizim çizgi geleneğimizden çok uzak bir üsluba sahip değil. Ne ki biz bu yoğunlukta albümler çıkartamıyoruz. Telif getirisinin olmayışına veya azlığına bağlamak üreticilerimize haksızlık olur. Kastettiğim şey hikaye yavaşlığı, hayata ve olup bitenlere karşı bir eleştirel konuşkanlık. Hiç yapılmıyor demiyorum, Umut Sarıkaya’nın Naber dergisinde yaptığı edebiyat uyarlamalarını örnek olarak hatırlatacağım. Sarıkaya, o uyarlamalarda, sadakatli bir yorum yapmıyor, kimi yerleri ayıklıyor ve öne çıkartıyor, komik biçimde yerlileştiriyor vesaire ama edebi özgül ağırlığı bozmuyor, gidişatı bilerek hızlandırmıyor örneğin. Bir başka deyişle Larcenet ile birlikte aynı edebiyat bahçesinde geziniyorlar. Hatta yaptıklarını abartmamak için gösterdikleri ironik kayıtsızlık ve mizahi itirazlar bile bana göre benzer bir havadan nefes alıp veriyor.

Sıradan Zaferler, Marco isimli bir fotoğrafçının hikayesi. Seri, Marco’nun terapistiyle yaptığı konuşmayla açılıyor; tedavi gördüğünü, çeşitli anksiyeteleri olduğunu, panik ataklar yaşadığını, sakinleştirici ilaçlar aldığını öğreniyoruz. Bir terapistle konuşmaktan veya ilaçlarla yaşamaktan gocunmuyor. Çevresindekilerle uzun uzadıya konuşması, iç dökmesi ve anlamaya çalışması karakterinin tipik özellikleri. Kardeşiyle, annesiyle, sonradan kaybettiği babasıyla, çocukluğundan beri tanıdığı babasının iş arkadaşı Pablo’yla, sevgilisi Emilia ile derinlere dalarak sohbet ediyor. O konuştukça endişelerini, güvensizliğini, sorumluluktan kaçma arzusunu tartıştığını fark ediyor, sıkıntılarının bazen üstünü örttüğünü, bazen aşmaya çalıştığını anlıyoruz. Hikayenin çokkatmanlılığı en çok bu konuşmalarda kendini gösteriyor. Marco, ebeveynleriyle sorunları olan, babası gibi tersane işçisi olmaktansa Paris’e sanatçı olmaya giden orta sınıftan iyi eğitimli biri. Toplu taşıma araçlarından, arabalardan korkuyor, paniklemesine neden olan gerilimleri var, öfke ve neşe patlamaları yaşıyor, geçiştiriyor, yüzleşmekten kaçıyor, içine kapanıyor... Fotoğrafçılık işini tutkuyla seviyor ama çektiği fotoğrafları yetersiz ve başarısız buluyor. İnsanlardan olabildiğince uzak duruyor, önce kız arkadaşıyla birlikte yaşamak istemiyor, sonra baba olmaya yanaşmıyor, kızı doğduğunda işleri Emilia’ya bırakmak istiyor ama nevrotik kişiliği nedeniyle hiçbirinden uzak kalamıyor.

Albümün ilk bölümlerinde belli belirsiz kendini gösteren politik tutum, Marco’nun ilk gençliğinde çalıştığı, babasının emekli olduğu tersanenin kapatılacak olmasıyla birlikte belirginleşiyor. Marco, bir sergi için işçilerin portrelerini fotoğraflamaya başlıyor. Geçmişini inkar ettiği için iş gibi baktığı bu fotoğraflar giderek hayatının merkezine oturuyor ve babasından yadigar gibi gördüğü yaşlı işçilerle vakit geçirir oluyor. Albüm, 2002 Seçimleriyle, Sarkozy’nin başkan oluşuyla bittiği için siyasi bir yüzleşme de yaşanıyor. Marco’nun nevrotikliği gibi Paris’le taşra, sağla sol, sahicilikle pozculuk, mahalleyle büyük siyaset, göçmenlerle Fransızlar, Müslümanlarla Hıristiyanlar, Fransa’yla Cezayir de diyaloglarda karşı karşıya geliyorlar. Larcenet, o bölümlerde birbirleriyle çelişen pek çok görüşü farklı karakterlerin ağzından aktarıyor. Kah mırıldanarak, kah bağırarak, kahrederek…

İlginç ve önemli bir albüm Sıradan Zaferler. İyimserliği, gevezeliği ve mizahı başarıyla harmanlamış. İyimser çünkü her karakter şu ya da bu şekilde, birbirini dinliyor ve anlamaya çalışıyor. İnsanların birbirini dinlemediği bir çağda yaşadığımız için bu vurgu bile albümü iyimser kılabilir. Komik çizgileri olmasına ve mizahı kullanmayı sevmesine karşın çok da abartılı olmayan sakin ve mesafeli esprileri var. Mizaha, karakteri derinleştirmek için başvuruyor veya karakterleri espri yaptıklarının farkındalar. Mizahın kullanımı ve politik eleştirellik, o komik çizgileri ters köşe yaparak başka türlü gösteriyor. Laf uzamasın, grafik roman tutkunlarının kaçırmaması gereken bir güzellikle karşı karşıyayız.

Sabit Fikir, Şubat 2017

Nope

Çizgi: Berat Pekmezci

Salı, Temmuz 02, 2024

Faydalı Bilgiler Ansiklopedisi


1938 tarihli Akbaba kapaklarından biri. Dersim'de yaşananların nasıl algılandığını göstermesi bakımından ilginç elbette. O günlerde basın nasıl bir tutum aldıysa o yönde ve eğilimde bir kapak yapılmış. Kapağın çizeri Cemal Nadir...Nadir'in siyasi tutumlarına nedense pek değinilmiyor ya da hoşgörülüyor, bunu ilginç buluyorum.


1938 Baharında iki sevgili konuşuyor: "Dünya gözile biribirimizi görmek nasib olacak mı?"...Savaşın arifesindeler ama bana Gezi'yi hatırlattı...Maskeler, gaz ve durman vurgusu...


Öğretmen, sınıfta öğrencilere eski savaş silahlarını anlatıyor. İnsanlar o tarihlerde bir savaş çıkarsa topla tüfekle değil zehirli gazla öleceklerine inanıyordu. Beklendiği gibi olmadı. Soğuk savaşla birlikte bu zehirlenme korkusu misliyle artar, sıklıkla sivil tatbikatlar yapılır, evlere maskeler dağıtılır, okullarda özel dersler verilir. 1945-60 zaman aralığındaki global popüler kültür gaz maskesini çeşitli biçimlerde kullanmıştır ama asıl başlangıcı Büyük Savaş öncesidir demek istiyorum.
Related Posts with Thumbnails