Pazar, Haziran 08, 2008

Siyaset ve Mizah Dergileri Hakkında

Türkiye'de çizgi roman ve mizah dergiciliği üzerine kalem oynatan ender akademisyenlerden, yazar ve İletişim Yayınları Editörü Levent Cantek mizah dergilerinin politikaya bakışı ve politik mizah üzerine sorularımızı yanıtladı:- Mizah dergiciliği, siyaseti kendi içeriğiyle nasıl harmanladı? Cumhuriyetin ilk 50 yılında yazarlar ve çizerler sadece gazetelerden geçinebiliyorlardı. Dergiler yüksek telif veremiyordu. Mizahçılar bu sebeple gazetecilikten gelmedir. Manşete göre karikatür yapar, espri bulurlar. Mizah dergileri kapaklarını gazetenin ön sayfa karikatürü mantığıyla düşünürler ve yine gazete gibi aktüel siyaseti belirli sayfalarla sınırlandırırlar. Asıl olarak erotizm, argo ve komiklik ön plandadır. Siyaset, ciddiyet ve sorumluluk kostümüdür. Yakışıp yakışmadığı terziye kalmış!- Politik duruş" ya da başka bir ifadeyle "siyasi tavır"ın mizah dergisi için önemi, belirleyiciliği nedir?
Gırgır ve sonrası için konuşalım. Bu dergilerin aktüel siyasetle ilişkileri hiçbir zaman başat olmamıştır. Muhalifliği geniş anlamıyla ele alırsak hayatın dayattığı pek çok olguyla dertleri vardır. Ama bakarsanız, aktüel siyaset, kapak ve bir iki sayfa ile sınırlıdır. Bu bölümlerin de derginin bütünü içerisinde en çok okunan bölümler olmadığı aşikârdır. Ama mizah dergileri siyasetle ilişkileri yüzünden destek ve tepki alırlar. Siyasetle ilişkileri onları konuşulur kılar. Bu derginin satışını etkiler mi, bakın o tartışılır. Şöyle söyleyeyim, Leman'ın en şaşaalı döneminde en çok okunan ve beğenilen köşesi Lombak'tı. Üreticilerinin okur mektubu aldıklarını pek sanmıyorum.
- "Gırgır geleneğinde politik mizah" için neler söylersiniz?
Gırgır'ın politikliğinin reçetesi yerliciliktir. Anti-Sovyetik bir duruşu olmuştur. Sekülerdir, modernleşme yanlısıdır. Sosyalizmle ilişkisi hep muğlaktır. Kendisinin solunda çıkan dergiler onu sola doğru kaymak zorunda bırakmıştır.


- Leman'ın, Limon'la başlayan yolculuğunda bugün itibariyle geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Mizah anlayışını yenileyebildi mi? Kaleyi hâlâ koruyor mu sizce?

Limon, Gırgır'a göre daha soldaydı, Leman ona göre daha merkeze kaydı. Son beş yılda yükselen ulusalcı dalgayı gereksiz yere sahiplendiler, sonra başka bir ayar yaptılar. Dergiyi yenilemek adına gençlere yer açıyorlar. Şunu söylemek lazım, dergilerin ömürleri vardır. Üstelik hızlı bir hayat yaşıyoruz, bu ömür süresi daha da azaldı. Leman nostaljisi yapılıyor, bu eskimenin bir işareti.
- Penguen mizah dergiciliğine, bugünün mizah anlayışına bir yenilik getirdi mi?
Penguen'i ister istemez Leman'la kıyaslamak gerekiyor. Başat üreticileri oradan isteyerek ayrıldılar. Leman herkese "vatan haini, dönek, işbirlikçi, alçak" diye bağırıyordu ve bu pek vicdani bir çığlık değildi. Bu üslup, dergiye değil kişilere yarar, olgu değil olayı konuşursunuz çünkü. Kamusal bir meseleyi tartışamazsınız bu şekilde, bütünüyle kişiselleştirilmiş bir tartışma cereyan eder. Penguen böyle bir üslup kullanmadı, komplo teorilerinin revaçta olduğu, herkesin herkesi yaftaladığı bir zamanda bu olumlu bir tercihtir. Ayrıca dergi içinden Uykusuz'u çıkardığı için yenilikçidir.


- Uykusuz, kendi farkını ortaya koyabiliyor mu?

En heyecanlı dergi şu an Uykusuz, bu anlaşılıyor. Dergiler biraz çete işidir, birlikte nefes alıp veren insanlar var eder dergileri. Şu an dergiyi var etmeye çalışıyorlar. Oysa Leman bütünüyle eski işlerden oluşan bir dergi olarak çıkmaya devam eder ve azalsa da asla belli bir tirajın altına düşmez. Okur alışkanlıkla alır dergileri çünkü. Uykusuz alışkanlık yaratmaya çalışıyor. Ama farkı nedir derseniz, şunu diyebilirim: Diğerlerinden görsel olarak daha zengin bir dergi.


- Bir de "Nerde o eski Gırgır" tiradı var...

"Nerde o eski Gırgır" nakaratına takılmamak gerek. 20 yıl önce miadını doldurmuş bir dergiyi bugünkü okur bilemez. Mizah dergileri genç okura yöneliktir. Yaşlanan okur istenmez çünkü o mızmızdır artık, geçmişten bahseder, şikâyet eder, esprileri beğenmez ve mevcut üreticileri rahatsız eder. Okur bir yaştan sonra dergiyi bırakıyor ve bunları konuşuyor. Akbaba çıkarken de eski yıllardaki Akbaba'nın daha iyi olduğunu söyleyenler vardı.
Yeni Aktüel, 5.6.2008
link

Pazar, Haziran 01, 2008

Kabadayıları ve delikanlılarıyla, bıçkın ruhlu bir mahalle: Hacettepe


(...) Cumhuriyet’le birlikte Ankara’yı yeniden inşa etmek istiyorsunuz. Modern bir şehir planlaması yapılıyor. Izgara biçimli sokaklar, caddeler, kaldırımlar. Hacettepe öyle değil. Tek bir otomobilin bile zor geçebileceği dar sokakları var. Çoğunluğu geçen yüzyılın ilk çeyreğinde inşa edilmiş eski Ankara evlerinden oluşuyor. Şehrin yeni düz ve intizamlı sokaklarının aksine yılankavi sokaklardan oluşuyor. Bir evin bahçesinin içinden geçilerek devam edilebilen ya da birdenbire çıkmaza dönüşen sokakları var düşünün. Birinden kaçıyorsunuz diyelim, mahalleye giren bir Hacettepeliyi bulmak pek mümkün olmuyormuş, labirent gibi çünkü. Mahallelinin birbirini kolladığı, gerekirse topluca kavga ettiği de anlatılıyor. Böyle bir direnç ister istemez konuşulur. (Ankara Magazine, Mayıs 2008, aynı başlıklı röportajdan bölüm)

Alttaki sayfa resmi Sanki Viran Ankara kitabından...

Ulumuşlar...

1947 tarihli bir Ratip Tahir karikatürü. Macaristan'da konuşan TKP'liler için çizilmiş. Karikatürün lejandı şöyle: "Komünistler Macar Meclisinde Ulumuşlar...

Komünistler Ezilmelidir!

Fotoğraf, 1950 yazına ait. Ankara'da çekilmiş. Büyük şehirlerde yapılan komünizm karşıtı yürüyüşlerden biri. DP iktidara gelmiş, CHP komünizm ve irticat karşıtlığını yeni hükümetin bir devlet politikası olarak sürdüreceğine inandığını ifade eden bir bildiri yayımlamış.

Pazar, Mayıs 04, 2008

Hukuka Ekonomi Politik Eleştiri


Ali Murat Özdemir’in Sözün Mülkiyeti çalışması, alt başlığının içerdiği amaca uygun olarak hukukun ekonomi politiğine odaklanıyor. Payandasını pozitivist yaklaşımların oluşturduğu hukuku, Marksist bir tahlille düşünmeye zorluyor. Marksizmin hayata ve güncel sorunlara ilişkin tepki ve müdahalesini artırmak yönünde bir çabası yok değil kitabın ama asıl olarak hukukun açıklanan bir olgu/alan/birikim olarak ele alınmaması/konuşulmaması mesele edilmiş. Marksizm’in akademideki ağırlığını yitirmesi, sürekli irtifa kaybetmesi ve bu yönde hemen hiçbir çalışmanın yapılmaması böylesi bir çalışma için teşvik edici olmuş, bu anlaşılıyor. Yazar kendi deyişiyle “Hukukun kerameti kendinden menkul bir açıklayıcı ilkeler toplamı sayılmasından” daima rahatsızlık duymuş. Hukukun, bürokrasinin ihtiyaç duyduğu yasal düzenleme(ler) düzeyine indirgenmesi, normların içeriklerinden bağımsız (ve keyfi) olarak bir baskı aracına dönüşmesi, iddia sahibinin kim(liğine) bağlı olarak işlerlik kazanması, hukukun evrenselliği derken kapitalizmin gözardı edilmesi vs... Özdemir, “ateşi harlı tutmanın” bir zorunluluk olduğuna inanarak burjuva hukukuyla uğraşıyor; Marksizmin düşünsel hasım ve alternatifleriyle kıyaslandığında, hatırlatmak ve belirginleştirmek adına doğru olanı da yapıyor. Neo-liberalizmin, onun karşıtıymış gibi görülen sol liberallerin ve şaşaalı sözlerle sunulan sözleşmeci iddiaların yeni ve gerçekten dönüştürücü hiçbir şey söylemedikleri aşikar.

Özdemir, hukuki örgütlenme ve oluşturulan toplumsal yapıyı irdelerken, problemine ideoloji ve ekonomi politik arasındaki ilişkileri değerlendirerek cevap vermeyi tercih etmiş. Bunu yaparken de Althusserci bir perspektif kullanmış. Althusserci Marksizm denildiğinde akla gelen isimlerden (Pecheux, Edelman, Macherey, Balibar) ve bağlantılı yaklaşımlardan (Jessop dahil Düzenleme Okulu çevresi, Poulantzas, Hunt, Fine, Woodiwiss) hayli faydalanılmış. Kitapta Althusserci Marksizm’in Post-Yapısalcılıktan farkını anlatan bir bölüm var. Bu da yazarın ilgili hassasiyetini işaretliyor. Dolayısıyla Sözün Mülkiyeti sadece hukukun ekonomi politiğini yapmaya değil “bugün Marksizmi nasıl tanımlarız?” sorusunu cevaplamaya çalışıyor. Bu girişim de pek çok eski, “eskidiği farz edilen” ve eskiyle çatışan yeni yaklaşımların tartışılmasını içeriyor.

Sözün Mülkiyeti, Hukukun Ekonomi Politiği
Ali Murat Özdemir
Dipnot Yayınları, 2008

Perşembe, Mart 13, 2008

Persepolis'e Önsöz

Persepolis, İranlı çizgi romancı Marjane Satrapi’nin otobiyografik çalışması. Önce Fransa’da sonra Amerika’da pek çok önemli çizgi roman ödülü alan çalışma, gördüğü ilgiyle farklı dillerde de yayımlanmaya başladı, ardından animasyon uyarlaması yapıldı. Persepolis’in popülerliği gün be gün katlanarak arttı. Kitabı okuyanların fark edeceği gibi insana dokunan bir hikâye anlatıyor Satrapi. Ama hepimiz biliyoruz ki global başarılar için iyi hikâye anlatmak yeterli olmuyor.

Fransa için “Çizgi Romanın Cumhuriyeti” denir, Fransızlar çizgi romanı milli sanatları sayar ve bununla övünürler. Toplam satış rakamlarına bakılırsa Fransa’da çizgi roman endüstridir. “Çizgi roman” denildiğinde Türkiyeli okurun aklına öncelikle çocuklar için üretilen, aksiyona dayalı, çoğunlukla serüven ve mizah içeren anlatılar gelir. Bilinen örnekler düşünüldüğünde haksız değillerdir. Oysa Fransa gibi endüstriye dayanan çizgi roman pazarlarında anaakım eğilimlerin dışında duran tür ve anlatılar mevcuttur. Satrapi bu türden çizgi romanlar üreten bir çizer. Her şeyi başaran, olağanüstü maceralar yaşayan kahraman(lar)ı yok örneğin. Kendinden ve yaşadıklarından yola çıkan daha minimalist hikâyeler anlatıyor. Çizgi romanın doğasında varolan iyi-kötü karşıtlığıyla ilgilenmiyor. Kusursuz ve zaafları olmayan biri gibi anlatmıyor kendini. Ailesini, geçmişini ve İranlıları mutlak iyiler ve kötüler gibi resmetmemeye çalışıyor. Şöyle özetlemek mümkün: Satrapi, çok satar bir çizgi romancı değil.

Oysa bugün ortaya çıkan tablo bunun aksini söylüyor. Çizgi romanın saygı görmediği ya da küçümsendiği ülkelerde dahi rağbet gören, konuşulan bir kitap Persepolis. Aslına bakılırsa Ortadoğu ülkelerindeki çalkantılar, 11 Eylül ve radikal İslam’ın varlığı, Batı’da “düşmanı” anlatan kitaplara olan merakı körüklüyor. Batılı eğitimden geçmiş ve genellikle Batı’da ikamet eden Müslüman entelektüel, yazar ve akademisyenlere şöhret kazandıran bir dönem yaşanıyor. İslam’ı anlatan kitap, yorum ve açıklamalar mevcut endişe, infial ve anlama arzusuna denk düştüğü için çok satıyor ve ilgi görüyorlar. Persepolis’in başarısında bu ilginin payını azımsamamak gerekir. Satrapi’yle yapılan hemen her röportajda 11 Eylül sonrasında evrilen siyasetle ilgili sorular yöneltiliyor.

Satrapi, Frankofon eğitimi almış, İran’ın kalbur üstü ailelerinden, yıllardır Fransa’da yaşıyor ve hikâyelerini ister istemez Fransız okurunu düşünerek anlatıyor. İran’da otobiyografi geleneğinin olmadığı, otobiyografi yazanların yurt dışında yaşamış ya da yaşayan İranlılar olduğu biliniyor. Persepolis’in zaafı ya da üstünlüğü bu melezlikten çıkıyor. Kitabı bir İran eleştirisi olarak görmek mutlak yanlış ve eksik olur ama çoğu kez öyle okunup işaretlendiği anlaşılıyor. Satrapi, İran’ı sevdiğini, önyargılarla uğraştığını hissettirip, Batılı büyüklenmecilikten duyduğu rahatsızlığı dillendirse de Persepolis, ekseriyetle İslamcı radikalizmi hikâyeleştiren bir anlatı olarak okundu, okunuyor. Ortalama okurun beğenisi aktüel ilgi ve endişelerden beslenir, özellikle politika söz konusu olduğunda okuduğu kitabı yaşadığı zamana ve kültürüne benzetmeye meyillidir. Şüphesiz Persepolis, İslamcı radikalizmden endişelenen herkesin ilgisini çekebilir türden “vesika”. Ama Satrapi’nin pek çok konuşmasında yinelediği gibi Persepolis’i İran ve İslamcı radikalizm eleştirisine indirgemek haksızlık olur. Çünkü sadece bu değil!

Persepolis, sıcak bir kitap. Hınzır, iddiacı, mağrur (haliyle şımarık) genç bir kadın “yaşadıklarını” anlatıyor. Çocukluğun saf ve deneyimsiz lafazanlığı, ergenliğin lakaydi isyankarlığı Satrapi’nin kişisel (ve elbette İran) tarihine eşlik ediyor. Kitap boyunca yasaklar, günahlar, kısıtlamalar, ölümler betimlenirken “yaşamak yine de güzel!” diyen umutlu bir ses fısıldıyor alttan alta. Velâkin mutlu son’lu hikâyecilerden de değil. Satrapi, “melek değilim” diyebiliyor; zaaf ve mahcubiyetlerinden söz ediyor; kaçıyor, korkuyor, başkalarını umursamıyor veya ailesindeki kibir ve hedonizmi saklamıyor bizden. Molla rejiminin katı kuralcılığının her daim işlemediğini, hayatın onu nasıl da gevşettiğinin altını çiziyor. Siyasetin, çizgi romanların, zamanın ve otoritenin dilini (cennet-cehennem, iyi-kötü, suçlu-masum, hain-kahraman klişelerini) ters yüz ediyor, yargıç ya da vaiz olmak istemediğini ısrarla vurguluyor. Persepolis’i sıcak ve insanî yapan da bu zaten. Örneğin genius bir çizer değil, iz bırakan göz alıcı bir çizgisi var denemez. Kitap bittiğinde kimi diyalog ve sahneler ya da ustalıkla belirginleştirilmiş bir karakter (Babaanne) konuşuluyor ama Satrapi’nin yalın (ve bazen naif) çizgisi aklımıza düşmüyor. Ters köşe: Anaakım çizgi roman, çizer narsizmini öne çıkartır, çizilmesi oldukça külfetli-çarpıcı sahneler aralıklarla yinelenir. Okurun o sahneleri (okuması değil) seyretmesi beklenir; anlatı o sahneler yüzünden kaçınılmaz biçimde kesilir, okur o sahneleri uzun uzadıya incelemeye yönlendirilir. Oysa Satrapi çizer olarak varlığını unutturuyor, elbette bu da maharet istiyor. Anlatılan hikâyeye o denli kapılıyorsunuz ki çizginin kıratı önemsizleşiyor. Satrapi, Persepolis’in çizeri değil de kahramanı olarak çıkıyor karşımıza. Mahrem dünyasını, çelişki, hezeyan ve hayıflanmalarını anlatırken handiyse bu hikâyeyi başkası çizdi diyecek bize.

Farklı bir çizgi roman, düşünce ve ifade özgürlüğünü savunan sağlam bir hikâye, İran hakkında hümanist bir yorum okumak; neşeli bir kadın auteur ile karşılaşmak isterseniz Persepolis iyi bir seçim, doğru yerdesiniz…


Persepolis, Minima Yayıncılık, Şubat 2008
2.Baskıya Önsöz

Cumartesi, Mart 08, 2008

Son Efsane Gırgır ve Murat Kürüz’ün Eksikleri, Gedikleri...


Popülerliği, satış başarısı ve yetiştirdiği mizahçılarıyla kolektif hafızamızda yer etmiş Gırgır dergisi hakkında bir kitap olmaması eksiklik. Gırgır’dan yetişmiş, ekmek/sanat sahibi olmuş pek çok yazar ve çizerin faal olarak ürettikleri-çalıştıkları düşünülürse… Murat Kürüz ilki gerçekleştirmeye niyetlenmiş, eski bir Gırgır çalışanı olarak Son Efsane Gırgır başlığı altında anılarını yazmış.

Son Efsane Gırgır, başarılı bir kitap değil. Baştan ayağa dil yanlışlarıyla dolu, anlatım bozuklukları ve tutarsızlıklar içeriyor. O kadar ki kitapta aynı konu, aynı başlıkla -kısmi değişikliklerle- iki kez anlatılmış (s.105 ve 122). Dahi anlamındaki de/da ya da ki’nin doğru kullanımı bütünüyle tesadüf. Kürüz, yıllarca mizah dergilerinde, gazetelerde çalışmış, yöneticilik yapmış, televizyonlara senaryolar yazmış/yazan biri. Demek ki olabiliyormuş!

Kitap, Kürüz’ün anıları kadar eleştiri ve yorumlarından oluşuyor. Örneğin yazar Gırgır ve Fırt’tın cinselliğe yoğunlaşan espri anlayışını eleştirenleri “salak” buluyor. Sonra seks fıkrası anlatmanın zekâ ve yetenek gerektirdiğine işaret ederek, maharetlerini belirginleştirmek adına şöyle bir ifade kullanıyor: “Hatemi Hoca bir seks fıkrası anlatsa seksten soğursunuz” (s.21). Fırt’ta yarı çıplak kadın fotoğraflarıyla oluşturulan “Yavrunuzun Sayfası” bölümüne en çok kendisinin espri bulduğunu -kendi deyişiyle- itiraf ediyor (s.49). Kürüz’ün bu konuda kafası epeyce karışık. Bir yandan yetmişli yıllarda Milli Eğitim ve Genelkurmay’ın Fırt’ı okul ve kışlalarda yasaklamasını ikiyüzlülük olarak tanımlıyor diğer yandan Tekin Aral’ı ikiyüzlü buluyor: “Tekin Aral da o sayfayı gerçekten mizah malzemesi olsun diye koyduğunu söylerdi. Ben hiçbir zaman buna inanamadım. Bal gibi tiraj artırmaya yönelik kadın pazarlama tekniğiydi” (s.50). Özetle Yavrunuzun Sayfası’nı hem savunuyor hem ikiyüzlü buluyor hem de eleştirdiği mantığın bir parçası değilmiş gibi başkalarına dersler veriyor, o yıllarda Yeşilçam’daki seks komedilerinde oynayan Tiyatroculara şöyle diyor: “ ‘Ben cahildim, parayı seviyordum, ahlak anlayışım bu filmlerde oynamama izin veriyordu’ de, bu mide sancısı bitsin” (s.51).

Aslında cinselliğin mizahın bir membaı olduğunu söyleyerek zamana ve kendine karşı mutedil olabilse Kürüz, bu denli iddialı -ister istemez kendisiyle çelişen- yorumlar yapmasına gerek olmayacak belki de. Ama Kürüz’ün yazarlık tercihi farklı, ne kadar haklı olduğunu göstermek, hoşgörüsünü ya da kızgınlığını haykırmak istiyor. Olmayacak bir üslup değil, asıl sorun Kürüz’ün yazdıklarını okumaması. Bir yerde dürüst bulduğu bir gazete yöneticisini bir başka yerde halkı aldatmakla suçluyor; sonra başka bir gazete yokmuş gibi o yöneticinin yanında çalışmaya gidiyor, “o ticarethanede” kendisine ne kadar güvendiklerini pek çok kez tekrarlayarak naklediyor. Tarihleri ve dönemleri ise bütünüyle karıştırıyor. Kürüz, Gırgır’ın başlangıç tarihinin 1973 olduğunu yazdığı halde (s.19) kendisini yanlışlayan bir başlık atıyor: “Yıl 1976, Gırgır beş yaşında” (s.30). Her iki tarih yanlış; Gırgır, 1972 yılında dergi olarak çıkmaya başlar, Günaydın’ın değil Gün gazetesinin içinden çıkıp dergiye dönüşmüştür. Kürüz, Gırgır’ın 12 Eylül’de bir yıl (bir ay olacak) kapatıldığını yazabiliyor (s.108) veya Limon’un çıkışıyla Gırgır’ın sahip değiştirmesini aynı tarihlerde yaşanmış gibi anlatabiliyor (s.116-118). Oysa Limon 1986’da çıktı; Gırgır, Ertuğrul Akbay’a 1989’da satıldı. Kendisi için milat olmalı ki yazar biteviye 1976 yılını anlatıyor. O yıl neler olmuş, nasıl dergi hazırlanmış betimliyor sürekli olarak. Aksini söyleyen şöyle bir cümlesi var hâlbuki: “Gırgır’da çalışmaya başlamadan önce sekiz ay kadar Mikrop dergisinde yazıp çizmiştim” (s.18). Mikrop, Mart 1978’te çıkmaya başlamıştı, bu hesapla 1976 tarihini yanlış hatırlıyor yazar. Yanlışlık yapılmaz değil ama bu denli çok olunca, dahası yanlış yapan olanca kurumuyla önüne gelene ders vermeye kalkınca hafakanlar basıyor okuyana.

Kürüz, Gırgır’la ilgili harcıâlem ifadeleri tekrarlıyor. Kitabına isim olarak seçtiği efsane vurgusunu olumlu anlamda düşünüyor olmalı ki bu klişeleri sorgulamak yerine artırmayı tercih ediyor. Gırgır’ın dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi olduğu iddia edilir. Birkaç kez yazdım, elbette mesnetsiz bir iddia; tipik bir bulvar gazetesi haberi, “Mehmet, Helga’yı mest etti” manşeti veya “İşte bu Türklerin ayak sesleri” sloganından zerre farkı yok . Gırgır çok satıyor, haber olsun isteniyor, soğuk savaşın iki süper gücünün iki çoksatar mizah dergisi alınıyor ve yanlarına, üçüncü olarak Gırgır ekleniyor. Ne o tarihlerde ne de bugün mizah dergilerinin nerde - ne zaman - ne kadar sattığını gösteren bir istatistik yok. Fransa, İtalya, Japonya gibi çizginin endüstri olduğu ülkeler hiç hesap edilmediği gibi Amerika ya da Sovyetler’de ikinci bir mizah dergisinin “kaç satabileceği” sorgulanmıyor. Gırgır üreticileri böylesi bir haberin derginin yayıncısı eliyle-gazetesinde üretildiğini biliyorlar ama nedense bu “dünya” vurgusu hoşlarına gidiyor, kasten susuyorlar. Kürüz ise ifrata kaçmakta beis görmüyor, Gırgır’ın 1979-1980 yıllarında 1 milyon sattığını yazıyor (s.57). Basın tarihimizde herhangi bir sayısı 1 milyon basılmış dergi olduğunu sanmıyorum.

Kürüz, bir anti-entelektüelist “[S]anatı entelektüeller için yapmadığımız zaman bu toplumun bir yere geldiğine inanacağım” (s.29) biçiminde bir savda bulunuyor. Gırgır’ın “pembe mizah” yapmakla suçlandığını belirterek başka bir klişeyi tekrarlıyor: “Hızlı solcu kesimin mizah anlayışında gülmek yoktu. Mizah yapacaksın ama kimse gülmeyecek! Yaşasın mizah! Ama gülmek yok! Gülenler oportünist burjuva çocuklarıdır” (s.59). Kim bu hızlı solcular ve kimler “gülmek yasak” demiş belirsiz. Bu muğlâklık işe yaramıyor değil, meseleyi romantize ederek anlatmak, ne güçlüklerle başarı kazanıldığını göstermek adına ilaç oluyor. Böylesi bir eleştiri gerçekten yapılmışsa bile ne kadar etkili olabilir ki? Azınlıkta kalmış, marjinal bir yayın değildir ki Gırgır?! Kürüz, Gırgır’daki üretimleri “sanat” sayıyor mu belirsiz ama “milyon satmış” bir dergi, mutlaka entelektüeller için yapılmamıştır ve toplumu bir yerlere getirmiş olmalıdır. Bu ifrat bu şikâyet niye?

Bitirirken, kitapta beni rahatsız eden bir yer var ki yazmasam olmayacak. Mizah yazarı İsmet Çelik, Gırgır’ın tuvaletinde bir kalp krizi geçirerek vefat ediyor, Kürüz bunu anlatırken “çok acı bir gündü” diye başlayıp cümleyi şöyle tamamlıyor: “Bok yoluna gitti bizim İsmet Çelik bok yolunda” (s.39). Sorsanız Kürüz yazdığını espri sayarak “İsmet Abi çok gülerdi” diyebilir, bana izansız ve nezaketsiz geliyor. Kitabın eksikliğini pekiştiriyor.
Birgün Kitap, 8 Mart 2008

Related Posts with Thumbnails