![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Vince Locke’un çizgileri ise çok çarpıcı değil. Süper kahraman berraklığının dışında duran, “arthouse” görünecek bir estetik arandığı için tercih edilmiş sanki. Hikâyenin akışı iyi olunca çizginin anlatıdaki ardışıklığı kurması galiba yetmiş.
Bizimkiler bu albümü filme uyarlanmasından çok önce nasıl keşfetmiş, hangi ölçütlerle seçip yayımlamış, merak ediyorum. Bunca yıl neden yeni baskısının yapılmadığını da anlamıyorum. Muhtemelen pek satmamış olmalı. Yoksa itibarlı bir albüm ve sıra dışı bir çizgi roman örneği.
Yakın dönemin en üretken Avrupalı çizgi romancılarından biri olabilir Fabien Toulmé. Yeni albümü Ulis’te yine iyicil ve sakin bir hikâyeyle çıkıyor karşımıza. Bir tür tükenmişlik sendromu yaşayan kahramanını hiç bilmediği bir çevreye ve yeni bir işe atıyor. Kahramanımız İvan, çeşitli psikolojik sorunları ve zihinsel engelleri bulunan ergen öğrencilere yardımcı eğitmenlik, hatta arkadaşlık yapmaya başlıyor.
Çocukların gündelik hayatta karşılaştıkları güçlükler, mesleki sorunlar, önyargılar ve kırılganlıklar derken İvan da öğrencileri ve yeni iş arkadaşlarıyla yakınlaşarak “hayata dönüyor”. Dayanışmaya, sabra ve birlikte yaşayabilmenin gücüne dair dokunaklı bir hikâye okuyoruz.
![]() |
![]() |
Filmi bugün için en önemli kılan ayrıntı, senaryosunu takma isimle Nazım Hikmet’in yazmış olması. Film, bir operet, şarkılı danslı bir “zamane” hikayesi, bir aşk farsı. Nazım yazdığı için ister istemez abartıyoruz ama film, modernizmi eleştirmekten çok, modernleşmenin komedisini yapıyor demek gerekiyor, daha fazlası yok.
Hikâye, Salih Kaptan’ın Moda’da açtığı deniz sporları okulunda geçiyor. Yakışıklı kürek hocası Orhan yüzünden okul kadınlarla doluyor; sanırım bu durum fotoğrafı da açıklıyor.
Sahnedeki kadınların tamamı yüksek bel, bol paça pantolonlar ve atlet tipi askılı üstler giymiş. Marlene Dietrich tarzı androjen bir havaları var, bazılarının ağzında pipo bulunması ve kısa, modern saç kesimleri, dönemin “yeni kadın” temsilinde sıkça kullanılan ezber bozucu ve özgürlükçü görsel kodlar. Nazım var burada, diyesimiz geliyor.
Filmi seyretmiş değilim, tam kopyasını seyreden var mı bilmiyorum; ben zaten filmden çok fotoğrafa takıldım. Çünkü fotoğraf, kadın kadına dans sahnesini bir “mesele” hâline getirmiyor: sahnenin doğal toplumsal koreografisi olarak sunuyor, kimseye garip gelmiyor. Ve tam da bu doğallık, bugünün seyircisine filmin kendi niyetinden çok daha “radikal” görünebilir demek istiyorum. Nâzım’ın yazdığı sahne, bugün Nâzım’dan daha fazla açıklama istiyor gibi. Böyleyken böyle Mıstık abi
Erken cumhuriyet döneminde salon danslarının modernleşmenin ve kamusal sosyalleşmenin en önemli sembollerinden olduğunu biliyoruz, ama bu semboller genelde utanç ve çekingenlikle birlikte anılır. Reşat Nuri Güntekin, o güzel Kavak Yelleri romanında meseleyi taşra üzerinden eşsiz bir biçimde resmeder: herkes ayıplanmaktan korkar, karısını kızını danslı ortamlara getirmez. Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam’da, kadın olmadığı için bardan getirilen kadınlarla dans etmemek için salondan kaçan erkekleri anlatır. Bizim fotoğrafımızdaki sahne ise tam tersi bir ruh hali taşıyor: hiçbir utanç, hiçbir kaçış yok.
Bir arkadaşım fotoğrafı görünce, “dans edebilecek erkek figüran bulamamışlardır” yorumu yaptı, üstelik o yıllarda erkeklerin kadınsı görünmekten, ayıplanmaktan çekinip çekimser davrandığını düşünüyor. Bense sahnenin, dönemin “yeni modernleşme” biçimleriyle ve kadın-erkek rollerinin değişimiyle hafifçe dalga geçen, bilinçli bir mizahi mizansen olabileceğini düşünüyorum. İkisi de mümkün; ama hangisi doğru olursa olsun, sonuç aynı: sahne kendini savunma ihtiyacı duymuyor, kendinden emin.
Tam da bu yüzden fotoğraf, bugün, filmin hikâyesinden daha fazla şey söylüyor.
![]() |
Şimdiki AVM kuşaklarının bunu anlaması kolay değil. Ben de uzun uzun vitrinlere bakar, kapaklardan yola çıkarak kitaplar hakkında hayaller kurardım. Satın almadan önce bir kitabı eline almak, sayfalarını çevirmek, birkaç satır okumak o yıllarda, hele çocuksan, neredeyse imkânsızdı.
On sekizimi geçince daha fenasının da bulunduğunu gördüm. Kızılay’da yabancı yayınlar satan Tarhan Kitabevi vardı. Orada farklı dillerde kitaplar ve dergiler görmek mümkündü. Sahibi miydi, çalışanı mıydı, bilmiyorum, yüzüne tuhaf bir mutsuzluk yerleşmiş biri dururdu dükkânda. İçeri girer girmez seni göz takibine alır, benim gibi “herhangi bir şey satın alamayacak, boş boş avarelik edecek” gençleri gözetlerdi.
Şaşmaz bir biçimde, elime herhangi bir kitap ya da dergi aldığım anda “Almayacaksan karıştırma,” diyerek yanımda biterdi. Bakışları, jestleri ve konuşma biçimi insanı değersizleştirmeye yönelikti. Tiksinir gibi tıslardı. İçinde taşıdığı şey habis bir hınca benziyordu. İnanılır gibi değildi: Adam bibliyofobikti. Garip bir bıkkınlıkla dükkânda bekliyor, iştahlı bir sevmezlikle müşteri kovalıyordu.
Yıllar içinde yalnızca yaşıtlarımdan değil, benden büyük kitapseverlerden de benzer hikâyeler dinledim. Zülfü Livaneli bile birkaç kez aynı adamdan söz etti. Okurken dehşete kapılmıştım. Aramızdaki yaş farkını hesaplayınca ortaya tuhaf bir manzara çıkıyordu: Beyefendi aynı öfkeyi belki otuz, belki kırk yıl boyunca gençlere yöneltmişti.
İnsan ister istemez merak ediyor: Niye yahu? Çocuklar kitapları karıştırsalar ne olacaktı?
Belki paraları yoktu. Belki birkaç sayfasını okudukları o kitabı yıllarca unutmayacaklardı. Belki daha sonra gelip satın alacak, belki de keşfettikleri kitapların peşine düşeceklerdi.
Esnaf ağzıyla yazıyorum: kitap karıştıran çocuk, henüz müşteriye dönüşmemiş bir okurdur. Gönlünü etsen, tatlı dille ona değer versen ne kaybedersin?
Deli herif, Kur’an-ı Kerim gibi ellettirmiyor, kitaba kimin dokunabileceğine kendisi karar vermek istiyordu.
Üzerinden bir ömür geçmiş, hatırladıkça hâlâ kızıyorum. Keşke yeniden karşılaşabilsem…
Herkesin ağzında “vatan haini”, “millet düşmanı” var ya, benim aklıma da böyleleri geliyor. Benim de bir listem var galiba: Öğrenciye soru sordurmayan akademisyenler, kitap okumayan Türkçe öğretmenleri, okurunu küreleyen kitapçılar… İnsan en çok, yaptığı işin anlamına düşman olanlara kızıyor. Yine sinirlendim Mıstık Abi! Yazıyı yukarıdaki fotoğrafı görünce yazdım.
![]() |
Mizah yazmak, ister istemez bazı özellikleri belirginleştirmek, büyütmek ve abartmak demektir. Seçtiği soyadı bile onun hem komik hem de kışkırtıcı, âdeta bir heccav gibi yaşadığını düşündürüyor. Meraklısı “Karay”ı tersten okusun.
Lafı uzatmayayım; “Karay mizah dergileri hakkında neler yazmış?” diye soracaksın, biliyorum Mıstık abi. Kırklı yılların sonunda Aydede’yi yeniden çıkaracak olan Refik Halid, mizah dergilerinin hep yakınında, oralarda nelerin anlatıldığının da nelerin anlatılmadığının da farkında.
Dönemin mizah yayınlarını, en çok da Akbaba’yı beğenmediğini yazıyor. Akbaba da önemli. Sürgünden önce Aydede mizah gazetesini çıkardığını, onun “gidişinden” sonra kadronun Orhan Seyfi [Orhon] ve Yusuf Ziya [Ortaç] tarafından toparlandığını, bir ay sonra Akbaba adıyla devam ettirildiğini hatırlatayım.
Halil Nihat [Boztepe] bununla ilgili bir hiciv bile yazıyor:
“Âh edip derd-i maişetle Ziya ile Seyfi / Koşuyorlardı bu kış günleri kısmet peşine / Geldi bir karga şu tarih ile gak gak diyerek / Dediler Aydede’nin Akbaba konmuş leşine.”
Akbaba, Refik Halid’i sayısız kez eleştirmiş, Refik Halid de Akbaba’ya ve Aydede’nin mirasını tükettiğini söyleyenlere defalarca ağır cevaplar vermiştir. Bu saldırıların çoğu nahoştur. Akbaba, 1923’te Refik Halid’in Akşam gazetesinde yazabileceği ihtimalini bile şiddetli bir linç kampanyasına dönüştürür. Karay’ın Yusuf Ziya Ortaç’ı sevmediği ve hakkında yazılanları unutmadığı açık.
Hayat çelişkilerle dolu. Refik Halid’i “hainlikle” suçlayan, türlü herzelerle yaftalayan ve iştahla eleştiren Yusuf Ziya hakkında tuhaf bir vesika var. Cevdet Kudret, Mütareke dönemini anlattığı bir makalesinde Vâlâ Nurettin, Nâzım Hikmet, Yusuf Ziya ve Faruk Nafiz Çamlıbel’in 1921’de Anadolu hareketine katılmak için başvurduklarını, son ikisinin “seciyesiz” [karaktersiz] bulundukları gerekçesiyle reddedildiklerini yazıyor.
Refik Halid’in çok sevdiği, modern karikatürümüzün kurucu isimlerinden Cemil Cem’in enfes bir karikatürü vardır. Bir adam hınçla, garezle, kendinden geçercesine yiğitlenerek bağırır:
“Ah alçaklar, ah riyakârlar, namussuzlar, hamiyetsizler!” Karısı şaşırıp sorar: “Elâleme neden böyle fena sözler söylüyorsunuz?” Adamın cevabı, bu hararetin sebebini açıklayan bir itiraf gibidir: “Senin aklın ermez, başkalarına böyle demesem kendimin hamiyetli olduğunu herkes nasıl bilecek!”
Anlayacağınız, insanın kendini koruma içgüdüsüyle sergilediği pragmatizmi eleştiren bir karikatür. Aradan yüz yıldan fazla zaman geçtiği hâlde bize hiç yabancı gelmiyor. Bu babayiğitler uzak bir geçmişte yaşamıyor; bugün de aramızdalar. Hemfikir olmadıkları herkese “hain”, “ahlaksız”, “satılmış” diye sıralıyorlar. Başkalarını yeterince yüksek sesle suçlarlarsa kendi ahlaklarının kanıtlanacağına inanıyorlar.
Refik Halid’in Akbaba’yı, Akbaba’nın da Refik Halid’i eleştirmesi bir tür kan davası gibi görünebilir. Yazı çizi dünyasında polemiğin bütünüyle ortadan kalkması zaten mümkün değildir. Ne var ki eleştirinin içine karışan husumeti, bu metinleri tarihsel kaynak olarak kullanırken mutlaka hesaba katmak gerekir. Polemik yalnızca geçmişi anlatmaz, anlatanın geçmişle hesabını da açık eder.
![]() |