Çarşamba, Mayıs 13, 2020

Suat Hanım



Paşa torunu, doktor kızı, mürebbiye talebesi. Frankofon ve Berlinli. Dehşet kadın, erkeklerin âşık olduğu efsunlu kadın. Sovyetler’e giden Tan muhabiri. Yeni Edebiyat’ın sahibi. Komünistle evlenen. Popülerlikle reel siyaseti, melodramla sınıf eleştirisini kompoze eden yazar. Gazetenin kadın sayfası. Fosforlu Cevriye ve Aksaray’da bir Perihan. Fedakâr ve inatçı. Kulağı gök gürültüsünde yağmur bulutu. Türkçenin mağrur tefrikası, ormanda kaybolan Suat. Maskeli mürekkep.


İlüstrasyon: Deniz Karagül

Salı, Mayıs 12, 2020

Bir Zanbak'ın Hikayesi


Bir Zanbak'ın Hikayesi, birkaç açıdan enteresan bir kitap. Orijinali ne zaman basılmış, nerden-nasıl transkripte edilmiş bir fikrim yok ama iddiaya göre Mehmed Rauf'un (ismini gizleyerek) yazdığı erotik bir öyküymüş. Üstelik, Koç ailesinden Ömer Koç, alaka göstererek, eşine dostuna hediye etmek için olmalı, çalışıp günümüzün yazı diline çevirmiş, az sayıda kitaplaştırmış.

Mehmed Rauf'un yazdığı söylenen, benzer nitelikteki bir başka novella olan Kaymak Tabağı'nı okumuş değilim, ismen biliyorum. Zanbak, geçen yüzyılın ilk çeyreğinde yazılmış gibi duruyor. O tarihlerde -bir kısmı dilimizde de yayımlanan Avrupalı benzerlerinden geri kalır yanı yok. Cesareti, anlatım rahatlığı, sex-oriented diline karşın mesafeli nezaketiyle alomode bir erotik öyküymüş. Mehmed Rauf, dil bildiğine göre sanki bu "Parisian" kitapların okuruymuş da...

Ömer Koç'un kitapsever ve koleksiyonculuğu yanında -ismini gizlese de- böyle bir çevrimyazıya kitaplaştıracak ölçüde girişmesi, eh yani, eğlenceli-hazcı bir oyunbazlık gerektiriyor. Bizimkisi gibi cangırtılı topraklarda nelerle uğraşmış denilerek küçümsenecektir, göze almış olmasını ayrıca sevdim. 

Meraklısı için not düşeyim, kitap, haliyle ancak sahaflarda bulunabiliyor, biraz pahalıya satılıyor.

Pazar, Mayıs 10, 2020

Ünlülerin hayatları ve kalpleri


Biyografik nitelikli çizgi romanlar çoğalıyor. Kimlerin hayatı anlatılıyor sorusu, bu çoğalmanın da cevabını veriyor. Popüler kültürün “oyuncusu” olan, konuşulan ve bilinen isimlerin, ünlülerin hayatı çizgi romana uyarlanıyor. Hayatı derken, anlatılan popüler şahsiyetin (hikayeleştirildiği biçimiyle) yaşadığı olaylar anlatılıyor demek daha doğru olur. Çizgi romandan çok daha önce başlayan bir eğilim bu; ilgi ve rağbet gören, hayranlık duyulan ünlü şahsiyetlerin biyografisi yazılıyor. Öyle ki, uzun seneler, biyografiyi tanımlarken “tarihe yön veren büyük insanların hayat hikayesi” denirdi örneğin. Mantık olarak okura rol modelleri olarak sunulurlar, anlatılan isimlerin popülerlikleri ölçüsünde de okur ilgisi görürlerdi. Biyografik çizgi romanların önemlice bir kısmı da gazetecilik pratiğinin bir parçası olarak hafif abartılı, hafif şaşırtıcı ve hafif ticari anlatılardır. Abartılı gelebilir, kitaptan çok süreli bir yayını, raf ömrü olarak dergiyi andırırlar, hızla tüketilir, o hızla unutulurlar.

Genellikle, artık yaşamayan, müteveffa ünlüler anlatıldığı için biyografik hikayeler, tarihten beslenirler. Hikaye gibi tarih de (story/history) bir kurmacadır. Hikayeci o hayat hikayesini nasıl yeniden şekillendiriyorsa, neyi anlatıp neyi anlatmayacağını seçiyorsa, tarihçi de kimi olguları seçer ve kimilerini dışarıda tutarak kendi metnini (tarihini) yazar. Biyografik hikaye her zaman anlatıcısının dünya algısına, siyasi ve sosyal tutumuna, aidiyetlerine, edebi meselelerine dayanır. Bu sebeplerle her biyografi, küçük ortak noktalar dışında farklı hikayeler içerir. Geçmişi ya da ünlülerin hayatlarını merak eden okur, tarihi ya da o hayatı anlayabileceğine inanır. Bir biyografide hikaye, mutlaka hayatın önüne geçer çünkü kronolojik bir sıralamadan daha fazlası istenir. Bir insanın hayatını o bitip tükenmez gündelik rutinlerle değil mahremine daha çok girerek, az bilinen taraflarında odaklanarak anlatmak gerekir. Bu tercih ise epeyce netamelidir; ilgi çekme iştahının, hikayenin ve biyografinin önüne geçmemesi beklenir. Popüler biyografiler, en azından son çeyrek yüzyılda değişen tarih algısıyla abartılı, eksik ve tahrif edilmiş kurgular olarak görüldüler. Anlatıcının kendine göre bir olaylar dizisi ve geçmiş kurgusu tanzim ettiği fark edildi veya. Popüler biyografiler, sırf bu nedenlerle, mesafeli ve nesnel bilgiler edinebileceğimiz güvenilir kaynaklardan sayılmaz oldular.

O zaman başa dönerek ilk cümlemizi soru olarak soralım: Biyografik çizgi romanlar neden çoğalıyor? Veya, çizgi roman üreticileri, popüler biyografilere yönelik eleştirilerin farkındalar mı? Çizgi roman, süreli yayın olmaktan çıkıp kitabevlerine, yayınevlerine dahil olduğundan, “grafik roman” bir tür olarak itibar kazandığından beri alanın yazar ve çizerleri kitap dünyasıyla başka türlü bir “ilişki” kurmaya çalışıyor. Görünen o ki, biyografinin popüler ve “çok satar” aurasına ticari bir akıl yürütmeyle çizgili bir görsellik eklenmek isteniyor. İlk kez yakın dönemde ünlü biyografi kitaplarının çizgi roman uyarlaması yapılması veya biyografi yazarlarına senaryo siparişleri verilmesi tesadüf olmamalı... İkinci neden; üreticiler, ünlü ve popüler bir kişiliği anlatarak entelektüel bir itibar arıyor ve istiyorlar, bu da fark ediliyor. Diğer yandan biyografilere yönelik eleştirileri dikkate aldıklarını sanmıyorum ama biyografi yazarken psikolojiyi içine katarak bir yenilik arandığını teslim edebilirim. Yakınlarda KaraKarga tarafından bizde de yayımlanan Lennon, buna güzel bir örnek. David Foenkinos’un çoksatar biyografik romanı, Eric Corbeyran’ın senaryosu, Horne’un çizgileriyle uyarlandı. John Lennon’ın 1975’ten ölümüne kadar süren New York döneminin anlatıldığı roman, terapistine yaptığı iç dökmeleri içeriyordu. Terapi, malumunuz, iyileşme arzusuyla hastanın doktora mahremini anlatmasıyla yaşanır. Doktorun sorularıyla geçmişe (tarihe), ebeveynlerle ilişkilere, dramatik olaylara ve çeşitli meselelerin kökenlerine inilir. Hasta ve doktor, birlikte, neden-sonuç ilişkisi olan bir hikaye üretirler. Hastanın kendini tanıyacağı, doktorun sorunlara cevap bulabileceği bir özel hikayedir bu. Bir gazeteci röportajını, mahkeme tanıklığını, bir dost hasbihalini andıran, itiraf ve ifşayı içeren şaşırtıcı yönleri vardır. Lennon bu bakımdan “yazarına” geniş bir malzeme sunuyor. John Lennon, iyileşme niyetiyle abartılı hallerini, arzularını, yanlışlarını birer birer terapistine-okuruna sıralıyor. İyi düşünülmüş bir romanın uyarlaması olduğu için dili çarpıcı ve mahremi resmetmek hususunda oldukça nitelikli. 

İkisi de Türkçede yayımlanmamış, iki müzisyen hikayesinden –ilki Kanadalı piyanist Glenn Gould’un (Revel, NBM, 2017), diğeri, ünlü caz şarkıcısı Billie Holiday’in (Munoz-Sampayo, NBM, 2016) hayatını anlatan– iki biyografik çizgi romandan söz edeceğim. İkincisi, 1991 yılında yayımlanmış olmasına rağmen yenilikçiliği nedeniyle hatırlanarak tekrar dolaşıma girdi. Billie Holiday’in sert hayat koşullarında geçen, siroz yüzünden erken yaşta sonlanan yaşamı, “Gloomy Sunday” şarkısındaki gibi kasvetle, son günlerinde odaklanarak anlatılıyor. İlkinde ise çoğunlukla kronolojik bir tahkiyeye dayanarak yazarların, eleştirmenlerin, meslektaşlarının görüşlerine dahi başvurulan, enformasyonun daha önemli olduğu bir anlatı tasarlanmış. Biri yeraltı dünyasının karanlığında ölüme koşan, diğeri orta sınıf hijyenikliğinde ölüme direnen iki müzisyen okuyoruz. İkisinin de inandırıcılık düzeyleri, anlatma biçimleri ve devamlılıkları birbirinden farklı. Anlatılanların doğru olup olmadığı, hikayeye kapıldıkça, bir de başarılı anlatılmışsa, kolaylıkla öteleniyor. Çizgi romanlar sanılanın aksine hikaye anlatmaktan uzaklaştıkça güç kaybediyorlar gibi geliyor bana. Entelektüel biyografi yazmak konusunda pek donanımlı değillermiş gibi geliyorlar hatta. Hiç yok demiyorum, örneğin bizde de çıkan, Darrly Cunningham’in Büyük Çöküş: Küresel Ekonomi Nasıl Rehin Alınır (YKY, 2018), Ayn Rand ile başlayıp iddialı bir dönem yorumu yapıyor. Çizgiyle ilgili buluşları pek parlak değil ama meselesini iyi biliyor; Rand’ı, çevresini, dünya algısını, etkilerini, sonrasını başarıyla anlatıyor. Yakın dönemin biyografik çizgi romanları daha çok –Lennon’da olduğu gibi– psikolojiden, aile tarihinden, siyasetten besleniyor ama bunu edebiyata yaklaşarak, sakin bir dille yapıyorlar. Enformasyona daha kolay ulaşılabildiği için ansiklopedik olmamaya, mahremi iyi hikayeleştirmeye çalışıyorlar. Nasıl mesaj kaygısıyla ilerlenemezse, enformasyon vereceğim diyerek de hikaye kurulamıyor. İş, eskilerin deyişiyle hayatını anlatmaktan değil “kalbini açmak”tan geçiyor. 

Bize gelince, biyografik çizgi romanlar üretmedik değil, bunu hamasetle, epik bir dille ve mutlaka romantize ederek, hikaye değil sahneler anlatarak yaptık. E bu da tersten okunması gereken bir başka reçete.

Sabit Fikir, Mayıs 2018.



Cuma, Mayıs 08, 2020

Utanmayan insan olur mu ?


Bir sofradasınız, ayrı ayrı tabaklarda yemekler, mezeler var diyelim, rağbet gören bir yiyeceğin tabağında  hep bir son lokma  kalır ve kimse, nezaketen o son lokmayı yiyen olmak istemez. Hepimiz bunu ayıp bulur, sofranın adabına uyarız, mahcup olmaktan çekiniriz.

Çocukken ilk yalanlarımı söylediğimde fark edileceğimi düşünerek korkardım, nabzım yükselir, yüzüm kızarırdı. Cehennemin ateşi vurur insanın yüzüne demişti birisi... Oyy oy... Sınıfta rezil olmaktan korktuğumda da yaşardım bunu, hadi gel de solfej oku, al sana havuz problemi, yapsana ense kipesi filan... benim kuşağımda öğretmenden dayak yememiş, rezil edilmemiş kaç kişi var ki...

Rezil olmak, utanmak, aşağılanmak, mahcubiyet duymak, o son lokmayı yemekten duyduğumuz hissiyattan çok uzak değil elbette...

Yalan söylüyor yüzü bile kızarmıyor derler... İnsanın yüzünün kızarması, utanması, utanmaktan korkması olumlu bir hususiyet olarak görülür.

Ben sık biçimde "utanırsak iyileşiriz" diyormuşum, ahlaki tartışmalara girdiğimde, öfkelendiğimde hasmane ve romantik tonda bunu söyleyerek birilerine çıkıştığımı fark ettim. Şunu hiç düşünmemişim onu anladım, utanmak, mahcubiyet duymak birer toplumsal baskı araçları aynı zamanda... teşvik ediliyor, ceza ve ödül için meşrulaştırılıyor...

Yüz kızartıcı olanla, mahcubiyet duyanla, rezil edilenle veya o son lokmayla ilgili bir doğru yanlış cetveli var ve biz bunun faili ve mağduruyuz, "yaşıyoruz"

Bu meseleye devam edeceğim...Başlık, Adamlar grubunun aynı isimli şarkısından elbette..."Utan utan... utanmayan insan olur mu lan? altın bir madalyon gibi taşınmalı vicdan...diye devam ediyor...

Salı, Mayıs 05, 2020

Akad



Hep çocuk kalan, hep çalışan ve çalışarak öğrenen. Kamerayı sokağa indiren. İsmi yazılır, sonra bir parantez açılır: yönetmen. Daha demin bitti, başlar yenisi senaryonun. Rikâptar’da, Hava Sokağı’nda, İlyadislerin yanında. Dün kadar yakın, yarına kalan hikâyeler. Döner dünya boşuna, filmler olmasa. Yeşilçam’ın seyir defteri. Tevazu gömleği. Sıcak, yalın, ışıklı, iç çekmesi var sahnesinin. Lütfi Akad, kuru toprağa düşen yağmur. Bütün aşkların ve bulutların büyücüsü.

Pazartesi, Mayıs 04, 2020

Seyrüsefer Defteri 117



Neds (2010) sevdiğim türden bir ergenlik hikayesi, imkansız erkeklik halleri, sert film (30 Nisan).++ The Mire Ep.1 ve 2'yi seyrettim (29 Nisan).++ The Assistant  (2019) malzemesi var, seçtiği "rutin" nedeniyle iddiası var... ama bir "cümlesi" yok. Star'ı kadar konuşuyor (28 Nisan).++ Ashes in the Snow (2018) Anti Sovyet filmiymiş, siyaseten kanırtmaları normal de tahkiyesi iyi kurulmamış (27 Nisan). ++ 7.Koğuştaki Mucize (2019) ağlatmak yetmez çok ağlatalım örneği olmuş (26 Nisan).++ Seberg (2019) beklediğim bir filmdi, beklediğim gibi çıkmadı, erotik ve politik bir gerginlik hayal etmişler, hafif erotik olmuş sadece (25 Nisan).++Alef 3 ve 4.bölümü seyrettim (24 Nisan).++ La Belle Epoque (2019) iyimserliği tatlı olmuş, dönem tasarımı, rengi güzel (23 Nisan). ++ Portrait of a Lady On Fire (2019) haliyle meydan okuyucu, melodramı başarılı (22 Nisan).++ Damat Takımı (2017) gereksiz bir kalabalığı var, gişeye oynamak istemişler, pek olmamış diyelim (21 Nisan).++ A Night in Old Mexico (2013) televizyon iyimserliğinde, suç bahsinde entrika ve gerçekçilik artabilse daha iyi film olabilirmiş (20 Nisan).++ Gun (2010) klişe bir suç aksiyonu (19 Nisan).++ Like Crazy (2011) genç bir aşk filmi, sertleşebilirmiş, yumuşak kalmışlar, kötü değil (18 Nisan).++ Modern Love Sea1 Ep.7 ve 8'i izledim (17 Nisan).++ Spies in Disguise (2019) Bond parodisi havasında iyi bir çocuk aksiyonu olmuş (16 Nisan).++Extraction (2020) bir aksiyon var, kimse yok diyemez, hikayesi kötü ve nişancı video oyununa benziyor demenin de bir manası yok (15 Nisan).++ Modern Love Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (14 Nisan).++ Red White and Blue (2010) öykülerin vardığı yer pek de matah değil ama iyi sahneler var (13 Nisan).++Black Butterflies (2011) şair biyografisi, sanki daha sivri olabilirmiş (12 Nisan).++Aloha (2015) televizyon iyimserliğindeymiş, ayy negzel filmi yapmışlar (11 Nisan).++ Alef 1 ve 2.bölümü seyrettim (1o Nisan).++ Five Feet Apart (2019) filmin ne olduğunu, patetikleşen marazi romantizmini, ağlatma iştahını bilerek izledim, reçeteye göre ilaç yazılmış, başarılı (9 Nisan).++ Modern Love Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (8 Nisan).++Sıfır Bir (2020) sinemamızın en iyi aksiyonlarından biri olabilir, yapamıyoruz çünkü (7 Nisan).++ Logan Lucky (2017) komik olmadıklarını düşünen karakterlerin komikliği neşeli kılıyor, bazen hikayeyi karçırmışlar, karakterler yeter diye düşünmüşler (6 Nisan). ++ Midhunter Sea2 Ep. 7 ve 8'i seyrettim (5 Nisan). ++ Modern Love Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (4 Nisan).++My Cousin Vinny (1992) Amerikan taşrasında kara mizah, karakterler için izliyorsunuz (3 Nisan).++ Little Women (2019) genç kadın romantizminin şahikasıdır, neyi revize etmişler diye seyrediyor insan, ileri geri dürtmüşler hikayeyi, tek diyeceğim bu (2 Nisan).++ Spenser Confidential (2020) televizyon seriyali gibi duruyor (1 Nisan).++


Pazar, Mayıs 03, 2020

Arkaşlar ve Delihanlular (3)



Bir ebeveynle eşit ilişki kuramazsınız; yaş, tecrübe, itibar, konum söz konusu edilirse bunun neredeyse imkânı yoktur. Oysa arkadaşlık, tek kelimeyle eşitliğe dayanır, bu eşitliği sağlayan seçme imkânıdır. Evet, insan zorunluluklarla geçici olarak arkadaşlıklar kurabilir; o sokakta, o sınıfta, o işyerinde birileriyle kendiliğinden hempalık edebilirsiniz ama sonra o geçicilik biter, bir kez daha seçersiniz. Farklılıklar arttıkça arkadaşlığın ömrü kısalır, geçmişi yâd ettiğiniz, nostalji mezesi ettiğiniz birilerine dönüşür eski arkadaşlarınız. Ergenlik geride kalmış, dünyalar değişmiş, eski tanıdıklar ve hatıralar dışında konuşacak lafınız kalmamıştır. Yahu, “Bu çocuk şiir yazardı, nasıl esnaf oldu?” “Bu çocuk solcuydu, ne zaman Kürt düşmanı oldu?” “Nerden çıktı o sakal?” derken bulursunuz kendinizi… Birbirlerini eleştirebilenler daha yakın arkadaş olabilir, arkadaşlıklarını eskitebilir gibi gelir bana. “Dost acı söyler” misali bir hakkı vardır o yakınlığın, diyeceğini der ve o eleştiri kabullenilir.

İnsanın yaşadığı çevre, hayatını, tercihlerini ve arkadaşlıklarını etkiliyor. Ailemizle itişirken, büyümeye çalışırken, çevremizde bize arkadaşlık eden kim varsa, onlara sığınıyoruz. Sonra güç kazanınca, baş etmeyi öğrenince, bir yandan aileyle hesaplaşıyor diğer yandan arkadaşlık seçimlerimizi değiştiriyoruz. Ben yazar olmak istedim hep, çevremdeki arkadaşlarımın benzer bir hayali yoktu, uyum sağlamaya çalışarak bir flaneur gibi gezinip durdum aralarında. Mahallemden bile isteye koptum, delikanlılık defterini kapatmıştım. Akademisyenlik, editörlük, derken enikonu kitaplara gömüldüm, çok az insan gördüğüm bir hayat sürdürüyorum, başka bir tercihte bulundum demek istiyorum. İnsanların kavgacılığına, sertliğine, tahammülsüzlüğüne eskisi kadar katlanamıyorum. Yoğun bir kaçma arzusu duyuyorum. Bunun sonucu, çevremdekilerin seyrelmesi oldu ister istemez. Geçmişte, beni eğiten, beni sağaltan, beni koruyan arkadaşlıklarım oldu. Şimdi diyorum, arkadaşa ihtiyacım yok mu? Öğrenmeye, korunmaya, terapiye eskisi kadar gerek duymuyor muyum? Soru çok: İnsanlar, arkadaşa en çok ne zaman ihtiyaç duyuyorlar? Büyürken mi? Evet, bunu kendimden biliyorum, arkadaşlarım olmasa ebeveynlerle, pedagoglarla, öğretmenlerle baş edemezdim. Peki yaşlanırken? Bakımevlerinde yaşıtlarıyla bir arada yaşamak isteyenler tanıyorum. İleriki yaşlarda evlenenler, yalnızlık diyorlar ama arkadaşsızlıktan korkuyor olmalılar… Cevabı yok bu soruların… Kişisel bir inanışım var, naif gelebilir, ben insan, insanı iyileştirir fikrine inanırım. Malum, hepimiz, bizatihi faili olarak insan, insanın kurdudur fikrini yaşatıyoruz.

Related Posts with Thumbnails