Cumartesi, Ağustos 29, 2009

Dik Saçlı Haytanın Laneti


Kabız Kuğu yalanın (-miş gibi yapmanın) mikro düzeyde yeniden üretiminin, yani in­sanların birbirlerine karşı oynadıkları oyunun, maskelerin, klişelerin alaşağı edilmesinin anla­tışıdır. Kuğu gibi zarafetin, romantizmin, şi­irin, müziğin, aşkın sembolü olmuş bir canlı­nın suyun altında “ıkınması”, gösterilmek is­tenmeyen iğrençlikler olduğunu hatırlatır. Modern iletişim araçlarının -dolayısıyla iktida­rın- bizi gömdükleri klişe görüş ve düşüncelerin manipülasyonuyla Kuğu'nun her canlı gibi mesanesini boşaltacağını düşünmeyiz ya da verili olan, düşünmemizi engeller. Kuğu'nun göstergesi bir güzelleme olarak sabitlenmiştir. Öte yandan “ıkınma”, kabızlık ya da işin niha­yeti olan dışkı ise pis­lik, iğrençlik ve aşağıla­mayı tarifleyen bir gös­terge/anlam olarak kul­lanıma açılmıştır. “Ye­mek yerken şu da ko­nuşulacak şey mi?” ar­goda geçen “lağımcı­lık” ya da kötü olan herşeyin “bok gibi...” olması, bu kullanımın gündelik dildeki yansı­maları. Bu türden tezatlıklar Kabız Kuğu'nun yaratıcısı Bülent Üstün için “olmazsa olmaz” güzellikte mizah konusu­dur. Fiziksel orantısızlıklar, korkular, yanılgı­lar, “geyik”ler, kesişmeler ve “olağan” şiddet onun meramını anlatabilmesindeki en önemli başvuru kaynaklandır...

Kimi zaman komikli­ği, maskeleri takınmadan dürüstçe verilen ce­vapla bile sağlar. Bir çay bahçesinde güneşin batışını el ele göz göze seyreden çiftlerden kı­zın sorusu klasiktir -ama öncelikle öz-benin tatminine yöneliktir-; “Beni seviyor musun?” Erkek, rutin bir tonda, asıl niyetini hiç gizle­meden “yoo niye sordun?” diye cevaplar. Bülent'in derdi verilen cevaptan çok romantizm maskesi ve insanların nankör, olduğundan başka türlü görünen, düşüncesini gizleyen, kazançta aç gözlü doğasıdır. Bu yüzden olacak tüm tiplemeleri özellikle çirkindir. Erkekler façalı, sivilceli, kıllı, kirli yüzlü, kocaburunlu, iri gözlü asabi tiplerdir. Kadınlar ise daha narin görünmekle birlikte ne Ergün Gündüz'ün ne de Bedri Koraman'ın kadınlarına benzer. Özel­likli bir çirkinlik ön plandadır. Bülent'in top­lum eleştirisi doğal olarak öncelikle aktif (!) çoğunluğu oluşturan erkeklerle ilgili olduğun­dan, kadınlar ancak mağdur ya da seçmece olarak, seks delisi, harbi “motor kız”, barda ya­lancı kibarlıklarla sigarası için ateş bekleyen ti­ki kız, dullar, evde kalmışlar, aldatan-aldatılan tipolojisi üzerinden varolabilmektedir. Tüm tiplemelerin ortak noktasıysa şiddete olan temayül­lerdir. Sıkıntıya geldiklerin­de hemen şiddete başvu­rup karşılarındakinin kafa­sını, gözünü patlatırlar. Onun kahramanları canları­nı sıkan “şey'lere karşı “öl­dürme hakkı” taşır gibidir­ler. Ünlü İtalyan çizer Liberatore'nin antikahramanı Ranxerox kendisine çiçek satmaya çalışarak kafasını şişiren küçük kızın ellerini kırdığında, Amerikalılar şaşkına dönmüşler, üretici­si bunu şöyle açıklamak zo­runda kalmıştı: “...bu bence gerçekten mizah zira İtalya'da herkes bir satıcıya bunu yapmak ister.” Bülent, o kadar sert olmasa da komik çizgilerle benzer şeyleri hep anlatır. Omzunun üzerinden gazetesini okuyan adamı öldüre­rek, gazeteyi boylu boyunca yatan cesedin üs­tüne örten tiplemeleri vardır.

Kabız Kuğu'nun tüm tiplemeleri ve sıklıkla kullanılan malzemeleri şöyle özetlene­bilir: “Evde oturup televizyon seyreden -ya da gazete okuyan- had safhada sigara tüketen, atletli, pijamalı, kıllı biracılar, babalarına benze­yen fırlama veletler, ossuranlar, sıçanlar, kö­pekleriyle düzüşenler, çölde sürünürken önünden geçen kara kediye hayıflananlar, gizemli bar müdavimleri, çaldığını dinlemedik­leri için herkesi döven gitaristler, amcalara pipilerini gösterenler, “Cemil”ler, terlikleri ge­tirmeyen köpekler, hapşırdığında tüm iç organları dışarıya çıkanlar, geç geççiler, boynu­na asılı sapanla nöbet bekleyen askerler, küfür eden sümüklü böcekler, vs...

Tüm bunlar alt alta sıralandı­ğında Türkiye okuru için yeni olan, miladı ancak 1978 tarihli Mikrop dergisine götürülebilecek underground çizgi akımlarının çerçevesini belirler. Oysa bir akım olarak bu tür çizginin evveliyatı Amerika'ya dayanmakta, süreç içersinde oradan Avrupa'ya geçerek Fransa-Belçika ekolü içinde inanılmaz kat­kılarla çeşitlenmektedir. Özellikle altmışlı yılların ikinci yarısından itibaren Los Ange­les ve San Francisco çıkışlı underground dergi ve gazetelerin getirdiği zenginlikle, va­rolan ahlakçı çizgi paradigmasına saldırılar başlar. Yeni öyküler tabu olan herşeyle pervasızca ilgilenirler; uyuşturucu, seks, penisin, vajinanın vs gerçeğe uygun çi­zimleri de dâhil olmak üzere) bok, din, sıç­ma, politika vs. Daha da fenası öykülerin kahramanları herşeyi yapabilecek şeytanca isler çeviren tiplerdir, uyuşturucu kullanır­lar, seks düşkünüdürler, dinle alay edip, top­luma ve aktüel politikaya anarşist saldırılar düzenlerler. Üniformalarından, okullardan, patronlardan nefret ederler. Akımın bizde­ki tezahürleri ise Mikrop dergisi ile yaşandı. Dergi kadrosunun politik nedenlerle dağılmasından sonra Limon ekolü içinde kimi çizerler aynı çizgiyi fasılalarla sürdürdüler. Öte yandan bugün yayınlan­makta olan L-Manyak dergisi, akımın batıdaki örnekleri kadar “sert” olmasa da, eldeki malzeme ile yapılabilecek olanın başarılı bir örneğini oluşturdu.

Bülent Üstün, çok küçük yaşlardan itiba­ren mizah dergilerinde çizmekte olmasına kar­şın, dergi editörlerince yaşıyla çizdiklerini kar­şılaştırarak, okurları etkileyecek düzeyde “ola­ğanüstü”, “deha!”, bu yaşta bunu çiziyorsa ile­ride ohooo!” pohpohlamalarını, takdimlerini yaşamadı. Böyle bir başarı paradigmasına hiç dâhil olmadı. Kimi yaşıtlarına yapıldığı gibi on­ların imzalarının yanında belirtilen (18), (19) tü­rü yaş göstergesi traji-komik rakamlarla kapita­listçe “sunulmadı” ve “kullanılmadı”. Yani Bülent, hiçbir zaman “mucize adam balonu” olma­dı. Sessizce, kendince, reklamsız çalışıp durdu. Çalışma ortamı, kimi mizah dergilerinin aksine küçük yaşlarda kendisiyle yakından ilgilenen işi­nin ehli insanlarla doluydu. Gerçi Bülent'in mizahını etkileyen insanlar hep derginin dı­şındaki isimler ve çizgiler oldular. Ama mi­zah anlayışları, hayat gaileleri ve nihayetin­de yetişme tarzları kendisine göre hayli farklı olsa da iyi birer insan olan “usta-abiler”le çalıştı. Bu profesyonel çalışma koşulları, işe saygı ve olmazsa olmaz mesleki hassasiyetler onun çizgi üslubunun hangi doğrultu üzerinde gelişeceğini belirliyor­du. Bülent, çiniyle oynamayı seven, kontürleri, backgroundu özenle betimleyen çizerlerden. Etkilenmeleri üzerine düşü­nüldüğünde, onu, Kemal Aratan'ın Li­mon 'daki ilk dönem çizgilerine, Fransız Vilma'ya ve Amerikan underground çizgi­sinin olağanüstü zirvesi Robert Crumb'a yakın sayabiliriz.

Tüm çizerlerin, maddi anlamdaki profesyonel tatminlerinin dışında, üretim­lerini teşvik eden, yaptıkları işten zevk almalarını sağlayan “bunları yapıyorum ama asıl yapmak istediğim” diye süren bir ge­lecek tasavvurları vardır. Bülent'in de son dönem çizgilerinde beliren ayrıntı zengin­liği ve aksiyon üstündeki rahatlığı, onu giderek karikatürden uzaklaştırarak çizgi romana götürüyor.

[Bülent Üstün'ün Kabız Kuğu adlı ilk karikatür albümüne (4M Yay., 1996) yazdığım önsöz]

Cuma, Ağustos 28, 2009

Setne ve Taş Tanrılar


Setne ve Taş Tanrılar, yerli çizgi romanın daraldığı, hele ki serüven külliyatına dair handiyse hiçbir şey üretilmediği günlerde çıktığı için önemli. Bu kadar sayfalık bir çalışmanın, daha önce benzeri bir deneyim yaşamamış, bu denli sayfa çizmemiş birinin elinden çıkması bana heyecan verici geliyor. Meydan okuyucu olduğu kesin, onca özverinin, aylar süren emeğin karşılığını madden alamayacağını bilerek çalışılmış çünkü. Elinizdeki albümün herkesin paradan söz ettiği, geçim derdiyle savrulduğu bir hayatta üretildiğini, muhtemelen çabucak unutacağız. Türlü hayal kırıklıkları, inatlaşmalar, memnuniyetsizlikler, direnmeler var sözle anlatılamayacak halbuki.

Taner’i çok küçük yaşlarından beri tanıyorum. Bilemiyorum belki ilk kez görmüştü, bizim evde bir Moebius albümünün sayfalarını çevirirken başının döndüğünü hissetmiştim. Neler çizdiğini, ne yapıp ettiğini görmeye çalıştım o büyürken. Hemen dahil olunamayacak özgün bir çizgisi var Taner’in. Bakılması gerekiyor uzunca, fırçasına alışmaya zorluyor insanı. Öyle kareleri var ki memleket membaında eşi benzeri var diyemem, gerçekten yok. Çini bir sayfadan diğerine cıvalıymış gibi akıyor kimi zaman. İçinde Moebius, Milazzo ve Mignola’yı harmanlamış, her birinden izler taşıyor. Çizdikçe başkalaşacak, bu da görülüyor. İştahlı olduğu için olmalı, bir ayrıcalığı var: Kendine hayran değil; çizgisini saklamıyor, çalıştığını gizlemiyor.

Hikâye, Yener’e ait, Taner’in ağabeyi. O da çizgiyle uğraştı ama doğrusu çok az çizgi roman yaptı, sonrası malum: Meşguliyetler, geçim derdi ve saire… Okuyanlar fark edecektir, Miyazaki anlatılarını andırıyor hikâyesi: Sıcak ve serüvenci. Yavaşlamayı, şöyle bir soluklanmayı bile tercih etmeyen hızlı bir kurgusu var. Fantastik bir dünya yaratımına girmiş Yener; isimler, şehirler, deyişler, efsaneler. Hoş, yerli durmak gibi görünür bir tercihte bulunmamış ama meraklısı, Anadolu mitolojisinden beslenen incelikli ayrıntılar yakalayacaktır.

Bu kadar söz yeter, umarım, hayat bu yeni hikayecileri para ve menfaat kokan yerlere mahkum etmez de farklı işlerini görebiliriz.

[Setne ve Taş Tanrılar, Yaz. Yener Duran Çiz. Taner Duran, Kamra Yayıncılık, 2007 çizgi roman albümü için yazılan önsöz]

Perşembe, Ağustos 27, 2009

Her şey Olacağına Varır (mı?)

Son bir yıldır Türkiye’de çizgi roman satışları geriledi; yeni yayınların yaşama şansının azaldığı, hemen her yayın için kapanma riskinin arttığı bir dönem yaşanıyor. Karamsar olmak için çok sayıda neden mevcut. Yerli üretime dayanmayan bir piyasa olduğu için arz ve talebi belirleyen kıstaslar, satışları artırıcı bir değişim yaratamıyor. Mevcut çizgi romanlar aktüeli (ya da hayatı) izleyen yayınlar değiller. İthal edildikleri için ticari sorunlara tepki vererek kendilerini yeniden biçimlendirme imkânları yok. Türkiye’de çizgi roman, koleksiyoncu tercihleri ile kabız bir nostalji arasında sıkışmış durumda.

Ne yapılabilir? Çözüm, mutlaka hayatı ve günü yakalayan yerli üretimlerle gerçekleşebilir. Bu basit cevap sorunu çözmüyor elbette. Çizgi roman üreterek geçinmek mevcut koşullarda -ve bu satış rakamlarıyla- mümkün değil. Çizgi roman, ancak asıl iş yanında sürdürülebilir bir “uğraş” olmak zorunda.

Üstelik Türkiye’de çizerler maddi karşılık garantisi olmadan çizgi romanla uğraşmak istemiyorlar. Türkiye’de yazarların, romancıların yaptığını her nedense yapmaya yanaşmıyorlar. Bu üretimsizliğe ve kıtlığa rağmen üreticilerin para tercihini kapristen çok “ayıp” saymamız gerekiyor. Hem çizgi romanın küçümsenmesine kederlenip hem de önce parayı düşünmek ve özveriden kaçınmak ayıp değil de nedir?

Romancıların “yazmadan duramadıklarından”, “yazmazsa öleceğinden” söz ettiğini duyarız, okuruz. Oysa çizgi romancılar başka bir dünyanın insanlarıymışçasına telifi düşünüp çizmekten vazgeçebiliyorlar. Onların, edebiyatçılar gibi varoluşsal sorunları yok mu acaba? “Bu hikâyeyi çizmezsem hayatımda bir şey eksik kalır” diyemiyor mu çizerlerimiz. Hadi, “parayla saadet olmaz” diyen Yeşilçam yalan söyledi; eh, bu işin içinde hiç mi aşk yoktur alla’sen ? Parayı aklına getirmeden, anlatmaktan-çizmekten haz duyarak, işe kendini katarak bir albüm çıkartılamaz mı? Çok mu zordur bu?

Çizgi romanla ilgili yeni bir çıkış yolu üretilebilecekse eğer… Bu romancıların yaptığı gibi uzun soluklu, maddi çıkar beklentisiyle üretilmeyen çalışmalarla gerçekleşebilir. Şöyle söyleyelim: Türkiye’nin en önemli romanları telif düşünerek mi yazılmıştır. Elbette, hayır… Türkiye’de romancılar geçim sıkıntısı çekmemiş midir? Elbette, çekmiştir, çekiyorlar… Uzatmayalım, bırakın duyguyu, mantık da bunu gerektiriyor. Tefrika geleneği bitmiş, dergiler tıkanmış, alan marjinalleşmiş durumda. Çizgi romancılar, alışık olmadıkları kitap dünyasının koşullarına uyum sağlamak zorundalar…

Fedakârlık isteyen, zamanı tırmalayan, maddi karşılığı hatırlanmadığı için daha samimi ve heyecanlı olan albümler, çıktıkça-çoğaldıkça Türkiye’de çizgi roman yeni bir yola girebilir…

Hem ya tutarsa…

[Serüven Sonbahar 2006 için yazılmış, önsöz-takdim yazısı. Kapak Cem Dinlenmiş'e ait]

Çarşamba, Ağustos 26, 2009

Pilavdan Dönenin Kaşığı Kırılsın


“Bu çizgi roman değil”. En azından yirmi yıldır duyarım bu yargıyı. İnsanların beğenmedikleri çizgi romanları yok saymalarından başlarda rahatsızlık duyardım. Hala rahatsızlık duyuyorum ama doğrusu alıştım artık. Çizgi romanı bütünüyle kişisel beğenilere göre sınıflandırmak mümkün elbette. Satın alma ve koleksiyon/toplama kriterleri bu biçimde işler. Beğenmediğiniz ürünü satın almazsınız, olur biter. Ancak beğenmediğiniz bir çizgi romanı iddialı biçimde çizgi roman saymamak, onu küfürle özdeşleştirmek başka bir halet-i ruhiyedir. Çizgi roman okurları, üreticileri, koleksiyoncuları zaman zaman bu türden bir duygusallığa, evet hataya düşüyorlar. Çizgi tarzlarına veya türlere göre bir ayrım yapmak; örneğin mizah dergilerinde üretilen çizgi romanları, gazete bantlarını bir tarafa, foto realistik çizgilerle hazırlanmış çalışmaları bir başka tarafa koyarak “çizgi roman” tanımı yapmak yanlıştır.

Bu çerçevenin bir başka yüzü de var. Çizgi romanla ilgisini yazarak sürdürmek isteyenlerde rastladığım bir hassasiyet. Diyelim ki, Zagor’la ilgili bir yazı yazılacak, Zagor okurlarından özür dileyerek, sıkıntı içinde başlıyorlar satırlarına. Hani sanki Zagor, yazılanlara kızıp Çiko’ya “yürü gidiyoruz Türkiye’den” diyecek. İlginç olan, aynı insanların okumadıkları çizgi romanlar, çizerler ve biçimler hakkında fikir sahibi olmaları. Yerli çizerlerden söz edilecekse “hepsi kopya” veya mangalar için “ne o öyle kocaman gözler” ya da “kostümlü maskaralar” demekten çekinilmiyor. Elbette espriden anlamıyor değilim, ayrıca yanlış anlaşılmasın, çoğunluğuyla sohbet ettiğim insanlardan duyuyorum bu yargıları. Diyeceğim, bu türden tepkilerin açılımıyla ilgili: Beğeni tapınmaya, eleştiri de şeytan taşlamaya benziyor.

Serüven’de yapmaya çalıştığımız ise, serinkanlı bir mesafelilik inşa etmek. Hiçbir türe, çizgi biçimine, ekole, yayına veya üreticiye karşı önyargı taşımıyoruz. Kimselerle alıp veremediği olmayan, rekabet etmeyen, herkes kavga ederken uyumak, herkes uyurken konuşmak isteyen Bektaşi misali, neşeli kalmayı dileyen bir tartışmacı olmaya niyetliyiz. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın!

[Serüven, Çizgi Roman Araştırmaları Dergisi, Sayı:2, Yaz 2004 için yazılmış önsöz. Yukarıda kullandığım resim ise derginin ilk sayısının kapağını çizen Kenan Yarar'ın eskizlerinden biri]

Perşembe, Ağustos 20, 2009

Turkey discovers teenage emo counterculture

“They aren't visible, they mostly organize in Internet platforms, but now, after two girls have run away from home, everybody is learning about them,” says Dr. Levent Cantek, who is known for his expertise on popular culture.

He refers to teenage counterculture emos -- an abbreviation of the word “emotional.”

The story about two girls who ran away from their home in İstanbul dominated Turkish media last week and brought emos to the mainstream's attention. The 13 and 14-year old girls, who wore their bangs over one eye as the most significant sign of being emo, have been found safe in İzmir. They said that they left home for a holiday but were happy to return home.


As Cantek points out, until the story of the girls, society was generally unaware of this urban teenage culture, whose members wear gingham trousers and shoes, T-shirts and unbuttoned black shirts.


They often have long bangs brushed to one side of their face, dyed black hair but sometimes with purple or pink at one side, either straight or very teased. Although emo is a style of rock music, characterized by melodic music with often-confessional lyrics, according to members of this counterculture it is a lifestyle, too. “We are extremely emotional, and we are not hiding it; just the opposite, we are expressing our emotions very openly,” says a 15-year-old female emo, D. She adds that her peers who ran away were most probably bored, like many emos.


A counterculture on the Internet


She said that emos usually communicate with each other on the Internet and that in Ankara they meet either at Parliament Park or at Yüksel Sokak. “In İstanbul, emos meet in front of Galatasaray High School; they have some cafe houses they frequent over there, too,” she explained and underlined that the emos in İstanbul are more “real,” while most of the emos in Ankara are “fake,” just dressed up as emos, and don't even write poems.


Emos share their emotional poetry, usually about emotional sufferings, the pain of being left and loneliness.


D did not answer many questions about the philosophy of being an emo, but she says that she feels everything very deeply. “Like all the popular subcultures, emo culture does not have a coherent culture, and there are several variations of it. But usually emos are from the upper-middle class and deny the culture of their parents, which is based on making money for a better living,” Cantek explains. It isn't expensive to look like an emo, but it's not cheap, either: an emo pair of trousers cost around TL 80, but Converse or Vans shoes are around TL 100. To be considered emo in Turkey, it is necessary to have a guitar, preferably an electric one, and a skateboard, as D relates.


Modern begging, or ‘signaling’


Wherever emos are, in Ankara or in İstanbul, you may see them sitting at the side of the street in groups, asking for one lira, but just one lira. “They ask for one lira, not half a lira, not two lira. It is not traditional begging. They don't ask for one lira from everyone, either: only from people that they like, usually from well-dressed young ladies,” Cantek says.


According to Cantek, emos beg only from people they like, since they look down on most other groups and classes, as they think that they are different from and more clever than others. This is one of the reasons why they prefer not to call themselves to society's attention and prefer to hide in Internet chat rooms, although they make themselves obvious with their clothing.


“It is very complicated, but in short we can describe emos as a teenage movement whose members are not making long-term plans and are trying to live day to day, trying to not to think but to act in accordance with their heart and emotions,” Cantek says.


Emo D says that to ask for one lira from people is not a form of begging and explained that they call it “signaling.” She recalls that once, her group of emos “signaled” to a young man, probably a university student, who answered with sincerity that he did not have any money.


“We gave him five lira,” D giggles.


She says that most of their families do not understand their emo children and that society has a tendency to confuse them with Satanists, who wear totally black. “Most of our peers are unable understand us, either,” she complains.


Anti-emos have a following as well


As emos organize on the Facebook Web site, so do their opponents. There are many anti-emo groups in the Turkey network on Facebook, including “We don't want any emo in Taksim Square,” which has more than 4,000 members. Another group, which is named “We need people to beat up emos,” has around 150 members. Emre, 17, whose ex-girlfriend is an emo, is a member of one those anti-emo groups. “Turkish emos are just spoiled. They don't want to grow up, they don't stand for anything, even for themselves,” he says.


Cantek confirms that one of the characteristics of emos is the thought that resistance of anything is meaningless. “They are pacifists, but they don't have the resistance culture of pacifists. Instead of defending anything they just leave, and I think this attitude of theirs draws the anger of other youth groups,” he says.


Cantek underlines that like any other social group, Turkish emos have their own peculiarities, too: “Turkish emos are younger than other emos in the world, and since they are usually from the upper-middle class, until university exam time they continue to be emo, but after it, they usually give up being emo,” he says, but adds that since the story of the two runaway girls has brought emos under the spotlight, security forces might want to watch them more carefully.


05 July 2009, Sunday, AYŞE KARABAT, Sundays Zaman

link

Çarşamba, Ağustos 19, 2009

Yolunu Kaybeden Leman

Leman, uzun bir zamandır sağcılık yapıyor. İktidardaki sağ partiye muhalefet etmek en kolay solculuk makyajıdır. Temsili demokrasinin hükümet olan partisini eleştirmek hakikaten kolaycılıktır. Bu dergilerde çalışan hiç bir çizer örneğin sosyal demokrat bir partinin hükümet olduğunu görmemiştir ki...Hükümeti eleştirmek, dar ve kabız bir alanın garantisidir, giderek kendini tüketen bir yola girer ve sizi bütün o romantik "ülke elden gidiyor" söyleminize rağmen bitirir...Yukarıdaki kapak ilgimi çekti, bu yüzden yazıyorum. Popüler deyişiyle bir "Kürt Açılımından" söz ediliyor günlerdir. Katılırsınız katılmazsınız, samimidir değildir...Yok birisi, bir ülke şu bu falan filan emretmiştir de böyle olmuştur dersiniz vesaire...Ama bunun hayata, tezkerecilere, yoksullara, sıradan insanlara, cüzdanlara nasıl bir etki yapacağını düşünmek zorundasınız. Meseleyi Evet-Hayır, AKP'li olmak-olmamak meselesine indirgediğinizde medyanın diline eklenirsiniz. Leman, nerede durduğunu farkedemediği bir noktaya geldi, farkediyorsa bu daha da fena. Bir iddiası var ama bu iddia kendisine özgü değil. Bu kapakta söylenenleri örneğin Ülkücüler de iddia ediyor, hatta MHPliler İmralı'dan emir almakla suçlanıyorlar, astıramadınız diye eleştiriliyorlar... Bu kafa karışıklığı içinde Leman kendine ironik, mesafeli ve başka bir tarafta duracak yolu neden bulamıyor? veya neden bulmak istemiyor?

Dergi tükenme raddesinde az sattığı için bir çıkış arandığı düşünülebilir. Önemli üreticilerinin hiçbirisinde bir heyecan kalmadığı kolaylıkla görülebiliyor. Bağırırken rol yaptıkları, masaya vurarak konuşurken rating-satış aradıkları anlaşılabiliyor...

Seksenli yılların sonunu, Leman'ın ilk yıllarını düşünüyorum da Tuncay Akgün'ün bu noktaya gelebileceğini, linçci kültürü besleyen argümanların peşinden gideceğini, sukunetini bütünüyle yitirmiş böylesi kapaklar yapabileceğini tahmin edemezdim...Kendi adıma şaşırıyorum, onun şaşırmadığı, irkilme hissiyatını yitirdiği ortada...
Related Posts with Thumbnails