Çarşamba, Kasım 13, 2024

Çizgilere Derkenar 39

Duymuş ama görmemiştim, kimi sayıları Tüstav arşivinde paylaşılınca Selçuk Demirel'in çizgi ve kaligrafisinden oluşan sendika yayınını görebilmiş oldum. Henüz 21 yaşındayken bütün gazeteyi tasarlamış, ilginç ve az rastlanır bir emek göstermiş...

Faruk Alpkurt'un hazırladığı düğün davetiyesi, eskiden, insan hayret ediyor, çizerler, o kadar çok çeşitli işler yaparak geçinirlermiş ki, sırasıyla fotoğraftı, bilgisayardı, yapay zekaydı azala azala mı demeli, bu çeşitliliği kaybetmişler. Alpkurt, iyi yaptığı portreciliğine başvurarak damadı esprileştirmiş...Davetiye metnindeki bir ifade bana komik geldi, "saat 20.20'dan sabaha kadar kadar yapılacak düğünlerinin" denmiş... Sabaha kadar eğlenceye bugün izin veriliyor mu bilmiyorum...

Celal Koç'un "Vamp" çalışması, sıfırıncı sayı olduğuna göre bir deneme yapılmış, arkası gelmemiş, ilk yayınında kaçırmışım. Celal, erotizme meyli olan çizerlerden, "kadın" çizmeyi seviyor...Yurt dışına işler yapıyordu, eksik biliyor da olabilirim ama sanki hep bu yönde bir yoğunlaşması oldu. Vamp da bu fikrin etrafında geliştirilmiş, kısa hikayelerden oluşturulmuş bir albüm... Balon ve anlatım kutusu kullanmadan Vamp kadınların kötüleri alt etmesini anlatmak istemiş... Ne ki kahramanlarını okura yaklaştırmamış, biri birilerini pataklıyor ama kim kime ne yapıyor merakını o yakınlık olmadan kuramıyor... 

Salı, Kasım 12, 2024

Romantik

Romantik dergisinden söz edeceğim. Aynı isimli ve temalı altmışlı yıllarda çıkmış bir dergi daha vardır, ben o sanıyordum, değilmiş... Bu yetmişli yıllarda Şilliler tarafından çıkartılmış olan Romantik'miş... Çizgi roman, daha çok erkek çocukları üretildiğinden bu türden "teen age girl" hikaye ve serileri ister istemez istisnailer, az satıyor ve kısa ömürlü yayınlar olarak kayboluyorlar. Romantik de öyle olmuş. 

Altmışlı yıllardan başından itibaren, yani bizdeki çizgi romanın satış ve çeşitlilik bakımından altın yıllarında, genç kadınlar için aşk ve romantizm temalı yayınlar çıkmaya başlıyor. Bizden söz ettim ama çizgi romanın endüstri olduğu her yerde benzer bir değişim yaşanıyor, global bir etki olarak bize de sirayet ediyor...

Niye o yıllar diye sorulursa eğer...Bizde yeni anayasanın özgürleştirici etkisi ve siyasi iyimserlik, karayollarının gelişmesi, matbaa teknolojilerinin değişimi, ülke çapında satılan yayınların maddi getirisini filan sayabiliriz. Okur çoğalıyor, pazar büyüyor, çeşitlilik ihtiyacı hasıl oluyor diyelim.

Dünyada ise kadın hareketinin yükselişine ve 68'in radikalliğine bağlı bir dönüşüm var. Kadınlar sadece gündelik hayatta değil çizgi romanlarda bile aktifleşiyor ve daha çok görünür oluyorlar. Sadece "kaçırılan kadın", "sevgilisini kıskanan kadın" veya "erkek kahraman için rekabet eden kadın" klişesi olmaktan sıyırılıyorlar.

Romantik çizgi roman dergileriin bizdeki en ünlü örneği ve en uzun ömürlüsü Tina'dır, onun kadar olmasa da Çiğdem akla gelir...Bu Romantik ise Amerikan menşeli imiş, Tina ve Çiğdem Britanya kökenli işlerden oluşuyordu. Romantik'te Stan Lee senaryoları, Conan'dan bildiğimiz John Buscema çizgileri filan varmış, o bakımdan ilginçmiş, onların ilk işlerini Romantik'te okumuşuz-görmüşüz meğer... Tek duyguya indirgenmiş, seviyor-sevmiyor ekseninde yaşayan kadınların kahramanı olduğu (bugün için arkaik kalan) mutlu son'lu kısa aşk hikayeleri okuyoruz. Dergiyi bu yoğunlukta görmemiştim, hoşuma gitti. 

Pazartesi, Kasım 11, 2024

Konuşturan fotoğraf familyasından

Konuşkan fotoğraflar familyasından tatlı bir örnek. Taburede oturan adamın bıyıklarını dikkate alırsak, otuzlu yıllarda çekilmiş bir stüdyo fotoğrafı bu. Bir baba-oğul fotoğrafı gibi görünüyor. Onlar mı seçmiş, yoksa fotoğrafçı mı hayal etmiş muğlak olmakla birlikte defaatle kullanılmış bir sahne istifi gibi duruyor... Okur yazarlık az bulunduğundan fotoğrafçımız müşterilerinin eline bir kitap tutuşturuyormuş sanki.. 

Önce görüneni konuşalım, fotoğrafın istifi kesin bir hiyeraşiyi, babanın aile içindeki rehber otoritesini vurguluyor... Oturması bile bir ağırlık sembolü... Baba "olmuş-bitmiş" ve duruyor, oğul ise hareket halinde ve öğreniyor... Baba, kitabı elinde tutarak, bilgiyi, otoriteyi ve rehberliği temsil ediyor...O kitabı  "henüz" vermediğine göre oğlunu olgunlaşmamış sayıyor..

Fotoğrafın konuşkanlığı şuradan, bir Kürt arkadaşım, taburede oturanın TC olduğunu söyledi gülerek...Genç feministlerden bir başka arkadaş ise "ataerkillik" üstüne bir yorum yaptı, "neden kızıyla fotoğraf çektirmiyor, her şeyin temelinde erkeklik sıkıntısı var " dedi. 

Fotoğrafta ergen erkek yerine aynı yaşta genç bir kadın olsaydı, baba-kız eksenini nasıl yorumlardık diye ister istemez düşündüm...Öyle olsaydı, "koruma-kollama" dönemsel olarak daha belirginleşirdi galiba... Anne kız olsalardı mesela sanki daha nezaketli, erkeklik karşısında daha muhalif bir duruş-birliktelik olarak okunabilirdi... Hoca öğrenci olsalardı, eğitimdeki saygı ve kabul görmüş bir otoriteyi niteleyebilirdi. Patron ve işçisi olsalardı, yönetme gücünü ve bağımlılığı, izne bağlı olarak öğrenmeyi işaret ederdi...

Ayaktaki genç, oturan Türk patrona karşı Kürt işçi olsaydı daha da farklılaşırdı söyleyeceklerimiz, kitaptaki "bilgi", ulaşılması zor bir kültürel sermayeyi nitelerdi... Türk patronun oturması ile Kürt işçinin ayakta kalması arasındaki mesafe, etnik ve sınıfsal olarak daha da derinleşirdi... Azınlığın da azınlığı var diyerek Kürt-Alevi kadın  işçi olsaydı diye uzatmak istemiyorum...

Her yorum tartışmaya açık... Herkes baktığı yere göre dünyayı yorumluyor, arada yazıyorum, üniversite eğitimi en çok bu yorumlarla karşılaşabilmek, yaşadığımız dünyada ne kadar çok "gerçek" olduğunu anlayabilmek, farkındalık yaratabilmek demek...

Bir yorumu sona sakladım, bir arkadaş "kimse sınıf temelli bir yorum yapmıyor değil mi? diye sordu. Ona göre fotoğraftaki baba, ticaretle uğraşıyordu- oğlunu büyük şehre ve iyi bir okula gönderecekti, burjuvaziyi temsil ediyordu, elindeki kitapla ve oğluyla fotoğraf çektirerek seçkinleri taklit ediyordu filan... Arkadaşımın derdi, kimlik siyasetinin sınıf siyasetinin önüne geçirilmesiydi, bu yüzden Trump bir kere daha seçiliyordu, popülist sağ her yerde kazanıyordu vs... 

Sınıf temelli bir yorum, bir kesinlik içeriyor ve net bir cevabı olduğu için insanı rahatlatıyor ama (romantize ederek aksini iddia etsek de) yetmediğini-yetemediğini hepimiz biliyoruz-yaşıyoruz. Genç feministler "dünyanın ezilen sınıfının, kadınlar" olduğunu "bütün kadınların birleşmesi" gerektiğini söylüyor-sloganlaştırıyorlar mesela... Demek istediğim, bu bir süreç ve bir anda olmadı, göz ardı edilerek bir başka şeyin yerine ikame edilmedi. Cevap olamadığı için yeni sorular sorulmaya başladı. 

Pazar, Kasım 10, 2024

Hep şiir hep şiir

Ofisimin olduğu binada yaşayan, dört beş yaşlarında Genco diye hafif yaramaz bir oğlan çocuğu var, bana çok kitap gelip gittiği için, dikkatini çekmiş olmalı ki, kapının önünden geçerken "hep kargo, hep kargo" diye söyleniyor, benden de sakınmıyor üstelik. 

Suut Kemal, Türk Dili dergisine gelen yazılardaki şiir çokluğuna bakıp hayıflanırmış... "Hep şiir, hep şiir"... Şimdi ne kadardır bilmiyorum ama ben gençken "şair nüfusu" sahiden çoktu, eski dergilere bakıyorum, daha eskiden daha da çokmuş... İnsan bu çokluğu anlamlandırmak istiyor.

Bu çokluk, sadece şiir sevgisiyle-edebiyat tutkusuyla açıklanamaz gibi geliyor bana... Bir arkadaşım, bu çokluğu patolojik ve patetik bulur, bu topraklarda yaşayan insanların kavramsal düşünememesine bağlardı. Abartıyorsun canım benim derdim ona, buraya da yazmış olayım, kendine çeki düzen versin.

Hatıratlara bakarsak eğer, polis memurundan ka'vedeki arkaşa varıncaya kadar halkımız şiirle uğraşanları "solcu" sayarmış, e diyecekseniz bu kadar solcu var mı? Yok. 

Şair çokluğuyla solcu azlığını aynı kefede şey etmek doğru olmayabilir, son sözüm bu...  

Not1: Sana ne lan Genco!

Not2: Barda şiir okuyan şair bizden değildir demeyeceğim, ben tanışmayayım yeter...

Cumartesi, Kasım 09, 2024

İnstoş

Instagram hesabım yok, yaptığım işler nedeniyle olmamasına çok şaşırılıyor, "görünür" olmakla ilgili bir hata yaptığım düşünülüyor. Doğrusu buna doğru ya da yanlış diyemiyorum, bilmiyorum çünkü... Anlıyorum ki, film ve dizi sektörü orada "yaşıyor"... 

Nerde okuduğumu hatırlamıyorum ama instagram kapatıldığı sırada hissettiklerini anlatan bir genç, mealen söylüyorum, "yaşadıklarımı anlatmak değil göstermek istiyorum" demişti. Görsel içeriğin yazıdan daha etkili olduğu bir hayatın içindeyiz, o bakımdan ifadesi yaşanan zamanı doğru niteliyordu... İnstagram gibi bir mecrayı anlamıyor değilim, çok kullanılıyor çünkü hepimiz onaylanmak ve takdir edilmeye ihtiyaç duyuyoruz, ilişki kurmak istiyoruz, yaşadığımızı göstermek, hatıralarımızı kayıt altına almak ve saire...

Ne ki bir de fomo diye bir hissiyat var, "bir şeylerden geri kalma" korkusu (fear of missing out) diye çevriliyormuş, olup bitenlerin uzağında-gerisinde kalma endişesi olarak özetlenebilir. Moda olanı izlemek, en çok yapılanı yapmak gibi gibi... Instagram'da olmam gerektiğinin söylenmesi, tam da böyle bir şey aslında... Yaygınlaştırılan ve normalleştirilen bir endişe bu, kimseye garip gelmiyor... Orada olmazsam kaybedebilirim (!)...

Böyle bir hissiyat karşısında düşünmek, kendimi ve geleceğimi tartmak durumunda kalıyorum. Fomo bitimsiz bir izleme ve karşılaştırma üretmemize neden oluyor, izolasyondan korkuyoruz, bu bizi sürekli izlemeye, popüler tepkilerin ne olduğunu anlamaya itiyor. Kaygı üretici-zorlayıcı bir durum bu...

Bununla nasıl başa çıkılır çok bilmiyorum, genellikle djital detokstan söz ediliyor, sosyal medyayı az kullanmak filan öneriliyor... Olup bitenlere farkındalıkla ve kabul ederek bakabilmek de bir yol olabilir gibi geliyor bana... 

Pek çok insan, bana İstanbul'da yaşamam gerektiğini söyledi yıllarca, içime sinmediğinden hiç yanaşmadım, kapitalizme bu denli yakın yaşamamayı tercih ettim hep... Doğru olan,  yapılan işin hakkını vermek ve anlamlı ilişkiler kurabilmek gibi geldi bana... Instoş ile İstanbul'u aynı cümlede boşa kullanmıyorum, arz ederim.

Cuma, Kasım 08, 2024

Soyadı

Benim az bulunan bir soyadım var, insanlara da ilginç geldiğinden olabilir, hayatım boyunca, pek çok arkadaşım bana soyadımla hitap etti, ediyor... Dedem, öksüz ve yetim olduğu için, kader birliği ettiği, tamamı öksüz ve yetim olan arkadaşları gibi durumunu anlatan bir soyadı seçmiş... 

Bir farkla, pek çoğu, "Tekcan, Bircan" gibi bir şeyler seçiyormuş, dedem ya da oradaki memur, "benimki de" veya "seninki de" tersi olsun de(n)miş ve soyadımız "Cantek" oluvermiş... Dedemin bunu uzun uzadıya düşündüğünü ya da sonradan az bulunduğunu fark ettiğini sanmıyorum. 

Oldum olası Cantek soyadına bakınırım, bu yaşa kadar ailem dışında birileriyle karşılaşmış değilim. Yanlış anlaşılmasın, gururlanıyor filan değilim, değiştirmek için özel bir çaba göstermezseniz, o soyadı size miras kalıyor, kullanıp gidiyorsunuz. Bana da bu geldi işte...  

Yukarıdaki listeyi görünce ister istemez bir kere daha düşündüm, Tekcan'ı Cantek yapınca az bulunur bir soyadına ulaşıyorsanız, bu durum, bir tık farklı olmanın bu kadar kolay ve zor olduğunu gösteriyor. 

Perşembe, Kasım 07, 2024

Son Okuduklarım 97

Her iki albüm, mimarlık tarihiyle ilgili bir proje kapsamında üretilmiş çizgi romanlar, animasyonları da varmış, onları görmedim. Meraklısı için not düşeyim, aynı seriden iki ayrı albüm daha önce çıkmıştı. Bir yanıyla özellikle Batı Avrupa müzelerinde satılan türden çizgili kılavuzları andırıyorlar. Diğer yönü ise akademik bir tutarlılık iddiaları, ki genel üsluplarını  daha çok bu hava belirliyor. Zamana, tarihe ve kişilere gösterilen hassasiyet, tahkiyenin önüne geçebiliyor. Yüzen Köşk'ün Anahtarı için dizinin en iyi hikayesi denebilir, Bahadır iyi çizmiş albümleri.

Tatlı Limonlar, annesinin yasını tutan, o süreci henüz atlatamamış genç bir kadının hatırladıklarından oluşuyor. İyimser, trajedisini koyulaştırmamayı tercih etmiş, dokunaklı bir "kadın" anlatısı. Akışkanlığı iyi kurmuş, kanırtmamış, didaktik ve "pop" olmamış başarılı bir grafik roman. Türk-Almancı hikayesi de denebilirdi, Almanya'da yayımlanıp buralara gelen albümlerden. Bulut Bebek, Nuray Çiftçi'nin bant karikatürüydü, Güneş ve Cumhuriyet'te yayımlanmıştı. Kitap olarak kaçırmışım, yayınından birkaç yıl sonra 1994'te çıkmış. Aralıklarla yineliyorum, bizim çocuklar için üretilmiş çok az çizgi dizimiz var. Haliyle çocuk kahramanımız da yok. Bulut Bebek, mizahi bantların klişelerini iyi kullanıyor. Bebeğimiz, bir yetişkin gibi düşünerek espriler de yapıyor, anlamlandırmaya da çalışıyor. Espriler, üzerinden zaman geçtiği için aktüele yenilmiş olsa da, orta sınıf dünyasından çıkarımları var, mizah dergilerinde yayımlanamazmış mesela... Masumluğa, saçmalığa, kontrastlara gülüyoruz. Yetişkinleri görmeden-bazen de duymadan izliyoruz olup bitenleri. Bant karikatürümüzün kısa ömürlü işlerinden, devam edebilirmiş, üzücü.
Related Posts with Thumbnails