Pazar, Ekim 18, 2026

Metre Golden Mahir

Galip Tekin, Gırgır’ın kadro olarak kalabalıklaştığı seksenli yıllarda çizmeye başladı. Dergide düzenli bir yer edinebilmek, mevcut köşelerden birinin boşalmasına, önemli çizerlerin yorulmasına ya da ekonomik nedenlerle ayrılmasına bağlıydı. Doğrusu, o yıllardaki üretimlerinden bile anlaşılıyor ki Tekin'in asıl ilgisi mizahta değildi, Gırgır'a uygun biri gibi görünmüyordu. Ondan ve derginin genç çizerlerinden beklenen, aktüel gündemi, özellikle spor ve televizyon magazinini komikleştiren işler üretmeleriydi.

Oğuz Aral, beşinci sayfada kullanmak üzere, kenarda bekleyen genç çizerlere ısrarla bu çerçevede çizgi romanlar ürettiriyordu. Bu sayfada daha önce bazen Tekin Aral, bazen Altan Erbulak, popüler isimlere odaklanan karikatür sayfaları ve çizgi romanlar hazırlamışlardı. Mikrop kapandıktan sonra Gırgır'a dönen Engin Ergönültaş da aynı sayfada Zalim Şevki ve Kelek Osman'a yeniden başlamış, ancak bu dönüş pek de uzun ömürlü olmamıştı. Galip Tekin, o sayfada, o ihtiyaca denk düşen bir çizgi roman yapma şansını 1982'de yakaladı. Henüz 24 yaşındaydı.

Dünyanın En Dökülen Film Şirketi: MGM (Metro-Goldwyn-Mayer'dan ilhamla Metre Golden Mahir) isimli çizgi romanı beklentilere uygundu. Yeşilçam ve ucuz film üretimi komikleştirilerek anlatılıyordu. Çizgiler ve espriler Oğuz Aral etkisindeydi: hareket komiğinden yararlanılıyor, Utanmaz Adam havasında bir akışkanlık kurulmaya çalışılıyordu. Dizinin kahramanı Mahir, ufak tefek, gözlüklü, kepçe kulaklı, klark bıyıklı, sigara tiryakisi biriydi. Oğuz Adam’ın Şeref Haktanır’ı ile İlban Ertem'in Küçük Adam'ı arasında bir yerdeydi. Düşük maliyetli trash filmler çekiyor, sürekli maliyet hesabı yapıyor, önce filmi bitirmeye, sonra satmaya uğraşıyordu. Döküntü nitelemesi de buradan geliyordu. Kurnazlığına ve meslek tecrübesine güvenen küçük bir yapımcıydı. Şöyle takdim ediliyordu: “Abisinin Almanya'dan gönderdiği torna tezgâhı Gümrük'te filim makinesiyle karışınca tesadüfen sinemacı olmuş, Yeşilçam'ın en gaddar yapımcısı.”

Gırgır kahramanları tesadüfleri severdi. Hiç beklenmedik bir anda zengin veya şöhret olur, olağanüstü bir hayat yaşamaya başlarlardı. Birine benzetilir, umulmadık bir muammanın parçası olur, yanlışlıkla kaçırılıp maceranın içine düşerlerdi. Mahir de tesadüfen sinemacı olmuş, üstelik Yeşilçam'ın en gaddar yapımcısı diye nam salmıştı. Gaddarlığı, hikâyelerde başına gelenlerle birlikte düşünüldüğünde ironik bir nitelemeydi. Başkalarını kullanmayı, işi ucuza kapatmayı biliyor görünse de kendi hesaplarının açığını bir türlü göremiyordu.

Mahir'in sağ kolu Tahir, “annesi Beyoğlu'nda camii bulamayınca bir film şirketinin kapısına bırakıp kaçtığı” bir çocuktu, sinemacılar arasında büyümüştü. Şirketin senaristi Nadir ise kaleminden gözyaşı ve hicran damlayan, Nobel alamayınca Oscar'ı kafasına koyan bir yazardı. Daktilosuyla dolaşıyor, senaryo neyi gerektiriyorsa süratle sahneleri sıralıyordu. Pos bıyığı, cebindeki yarım Güzel Marmara şişesi ve boynundaki fularıyla ünlü Yeşilçam senaristi Bülent Oran'ı andırıyordu. Mahir, Tahir ve Nadir'in isimlerinin kafiyeli olması bile çizgi romanın komiklik mantığı hakkında fikir veriyordu.

Hikâyeler mutlaka hüsranla sonlanıyordu. Mahir'in yapımcı pozları ve işbilirlik iddiaları, ne sanatta ne ticarette başarı getirebiliyordu. Yardımcısı Tahir de onu taklit ediyor, işi bağladığını, problemi çözdüğünü söyleyerek patronunun gözünü boyasa da her defasında çuvallıyordu. Kendilerinden emin konuşmalarıyla yapabildikleri arasındaki mesafe, dizinin başlıca komiklik kaynağıydı. Hep birlikte uğraşıyor, makûs talihlerini bir türlü değiştiremiyorlardı.

Bunlar, Gırgır çizgi romanlarında sıkça görülen bir formülün tekrarıydı, MGM bu bakımdan yenilik getirmiş değildi. Ancak birkaç sayı sonra diziye, Tekin'in başka türlü hikâyeler anlatmak istediğini düşündüren acayiplikler katılmaya başladı. Tahir, “modaya uyup şöyle bir uzay filmi de biz çevirelim mi?” diye soruyor, Nadir hemen bir konu uyduruyordu: “Inının ının… Recep, sevdiği kızı almak için Merih'e çalışmaya giderek başlık parası biriktiren güzel sesli bir gençtir.” Sırtında tüpgaz, gözünde sualtı gözlüğüyle dolaşan jön, sazlı sözlü bir bilim kurgu filminin kahramanı oluyor, saçma uzay dekorları önünde iple sallanarak türküler söylüyordu.

Bir başka bölümde Nadir, “Size King Kong ve Javs’tan sonra son canavarı takdim ediyorum. Dev sivrisinek Sink Kong. Çünkü artık yaz geldi ve herkesin gıcık kaptığı sivrisinekler ufak ufak ortaya çıkmaya başladı” diyor, Mahir fikri heyecanla kabulleniyordu: “Başrolde sivrisinek oynayacağına göre star istemem. Tahir sivrisinek, (sekreter) Ayten de ilk kurban olur”. Tahir’in kostümü, Tekin’in sonraki yıllarda geliştirerek resmedeceği yaratıkların handiyse öncüsüydü.

Başlangıçta ucuz film üretiminin bir parçası olan bu acayiplikler, giderek hikâyenin dünyasını da değiştirmeye başladı. Nadir, bir bölümde hücre büyütme makinesi icat ediyor, “bunun sayesinde küçük canlıları büyültüp, korku filmlerinin Allahını çekeceğiz. Hilesiz, hurdasız” diyordu. Artık mesele, eldeki imkânlarla bir canavar kostümü hazırlamanın ötesine geçiyordu. Nadir'in uçan kamera yaptığı, elektrikle uğraşırken oyuncuların gaiplere karışmasına neden olduğu da görülüyordu. Film çekmek için başvurulan yollar, başlı başına fantastik olaylara dönüşüyordu.

Tekin'in aklı hep fantastikteydi. MGM'ye bu gözle bakınca, sonraki hikâyelerinin izlerini görmek mümkündü. Derginin beklediği Yeşilçam esprilerini üretirken, anlatmak istediği başka unsurlara da yer açıyordu. Oğuz Aral'ın bu kaçamaklara alan tanımasında Tekin'e duyduğu kişisel sempatinin veya Nuri Kurtcebe'nin fantastik türünde daha önce ilgi görmüş olmasının payı bulunabilir. Sebebi ne olursa olsun, Tekin sonunda MGM'yi bırakarak bütünüyle fantastik hikâyelere yönelebildi.

1983 başında Tekin, Acayip Hikâye adlı çizgi romanının ilk karesinde kendini anlatıcı olarak sunuyor, biraz da iddialı bir girizgâh yapıyordu: “Bu hafta çok acayip bir hikayemiz var. Birkaç yıldan beri bir kurgu bilim modasıdır gidiyor, şeytanlar, yıldız savaşları gibi bir sürü saçma sapan şeyler seyrettik. Hiçbirini beğenmeyip Frenk milletine kurgu bilim hikâyesi nasıl olur öğretmek için bu hikayeyi çizdik. Hikayemiz, Eyüp'te yeni kiralanan bir evde geçiyor.”

Acayip Palas Oteli, Acayip Arif, Acayip Hafiye gibi ilk dönem hikâyelerinde sıkça karşılaşılan acayiplik vurgusu, komik çizgilerine karşın pek de komik olmayan hikâyeleri hem mizah gibi gösteriyor hem de ayrıksılıklarını belirginleştiriyordu. Çizgiler hâlâ Gırgır'ın bildik dünyasına aitti ama anlattıkları giderek başka bir yere gidiyordu. Okurun karşısına artık yalnızca gülünecek tuhaflıklar çıkmıyordu: tedirgin eden, ürküten, sonu bir espriyle bağlanmayan hikâyeler de çıkıyordu.

Gırgır, mizahla ilgili iddialarına karşın her zaman bir çizgi roman dergisi oldu. Tekin'in açtığı alan, bu dergide çizgi romanın mutlaka güldürmek zorunda olmadığını göstermesiydi. Sonraki yıllarda mizah dergilerinde komik olmayan çizgi romanlara yer açılabildiyse, bunda onun hatırı sayılır bir payı vardır. 


Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails