Pazartesi, Mayıs 06, 2024

Durumlar, yazmalar

Duyurmuş olayım, senaryolar yazdığım-birlikte çalıştığım dijital platform Blutv bir süre önce Warner Bros. Discovery tarafından satın alındı. Ve şirketin yeni yönetimi geçen ay bir karar vererek, bu yıl içerisinde yayımlanacak yerli üretimleri lansman yılları olan 2025'e, gelecek seneye ertelediler. Böyle olunca, ağustos-eylül aylarında çekimleri olacak biri Bozkır üçüncü sezon olmak üzere iki ayrı işimiz  ertelenmiş oldu. 

Planlı yaşamaya çalışırım, şu ay çekim, şu ay kurgu, sonra yeni senaryo şu bu derken... hepsi bir anda değişiverdi. Hayat bu...

Genel olarak televizyondan uzak durmaya çalışıyor, bana daha uygun hikaye tercihleri olan dijital platformlarda kalmak istiyorum. O sebeple bu erteleme beni önce bir boşluğa düşürdü, sonra yeni bir arayışa yönlendirdi. Hayatımda ilk kez televizyon için büyük firmalarla görüşmeye başladım. Sonu nereye varacak, içime sinecek bir iş çıkaracak mıyım sahiden bilmiyorum. Halen konuşuyorum. 

Televizyona iş yapmak, ömürden götüren uzunlukta, kalabalık ve stres dolu aylar yaşayarak çalışmak demek...Özgün ve seveceğin bir hikayen bile olsa bölümler ilerledikçe acı çekmeye başlıyorsun... İyi tasarlamak, ruhen iyi hazırlanmak, iyi ekip arkadaşları seçmek gerekiyor...  Gerçi ilk günlerdeki kadar telaşlı değilim, giderek sakinleştim, gerekirse bir ara verip, hayal ettiğim kitap işlerine yönelip, gelecek yılı (başka türlü işlere yaparak, başka şeyler çalışarak) bekleyeceğim. 

Pazar, Mayıs 05, 2024

Çizgilere Derkenar 36


Geçenlerde denk geldim, müzayedelerden birinde Abdülcanbaz puluyla ilgili bir açıklama notu yazılmış. Hata her zaman olur ama bu komik olmuş...

Oğuz Aral'ın ellili yıllarda çizdiği "Veremle Savaş" kartpostalları. Kartpostalların bir ilginçliği, o yıllar için yenilikçi ve teknik olarak baskısı bir zor olan bir yönü var. Çocuğun gözlerinde gerçek bilye kullanılmış, kartı hareket ettirdiğinizde gözbebeği yerindeki bilyeler de oynuyor... 

İlk önemli sinema magazinimiz olan Yıldız'dan dönemi için ilgi çekici bir kapak...Tom ve Jerry, o yılların ünlü oyuncusu Esther Williams'ın resmini çiziyorlar... Dangerous When Wet (1953) filminden olmalı... Döneminin yüksek maliyetli gişe filmlerinden, reel kamera çekimleriyle animasyonu birarada kullanan öncü çalışmalardan biri.  Fotoğrafla çizgiyi birarada kullanmak isteyen genç çizerlere ilham verdiği tahmin edilebilir. 

Doğrusu ismen bildiğim ama okuyamadığım bir çizgi romandı. Kopya çizgilere sahip, hikayeler pek parlak değil ama çocuklar için üretilmiş olması nedeniyle önemli. Siyasi bir hiciv bekliyordum, çocuklara yönelik olması beni şaşırttı. 

Cumartesi, Mayıs 04, 2024

Kökü dışarıda!

1946 yılında Cemit Sait Barlas, bir meclis konuşmasında -mealen yazıyorum- ülkede demokrasi olduğunu, öyle ki, Markopaşa gibi "kökü dışarıda" solcu gazetelerin bile yayımlanabildiğini söylüyor. 

Bilmeyenler olabilir, Markopaşa, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin'in birlikte çıkardıkları bir mizah gazetesi... Çıkar çıkmaz yüksek satış rakamlarına ulaşan, popülerliği nedeniyle endişe yaratan bir muhalif yayın... 

Barlas da bu sebeple diline doluyor zaten... Bu konuşma, Markopaşa'ya yönelik resmi baskıların miladı oluyor. O tarihten sonra sıklıkla toplatılıyor, kapatılıyor, hakkında davalar açılıyor, üreticileri hapsediliyor...

"Kökü dışarıda" nitelemesinin siyaset literatüründe yaygınlaşması böyle başlıyor, memleket solcuları "yerli ve milli" olmamakla suçlanırken, bu suçlamalara cevap yetiştirmek zorunda kalıyorlar. Hatırlayanlar olabilir,  Melih Cevdet'in "Düzenli Dünya" şiiriyle bu manzarayı parodileştirir : "(...) Yahut akasyanın biri / Başını toprağa daldırdığı gibi / Bir gezintiye çıksa / Merhaba kestane, merhaba çam / Selâmün aleyküm, aleyküm selâm / Kimsin nesin nerelisin derken / Laf açılır mı bizim akasyanın kökünden / Bir uğultudur başlar rüzgârda  / Kökü dışarda, kökü dışarda..."  Melih Cevdet, solculara ve farklı olana yönelik korkuyu, anti entelektüelizmi muzipçe diline doluyor aslında. 

Yukarıda kapağı şu sebeple paylaştım, kimi kaynaklarda şiirin ilk kez Rahatı Kaçan Ağaç (1946) kitabında yer aldığı iddia ediliyor. Doğru değil, söz konusu kitap, Barlas'ın konuşmasından önce yayımlanıyor. Düzenli Dünya şiiri ise 1952 tarihli Telgrafhane kitabında çıkıyor. 

Yeri gelmişken, Rahatı Kaçan Ağaç'ın kapağı Abidin Dino imzalı, içerde de bir çizimi var ama iç resimlerin çoğunu Bedri Rahmi çizmiş... O tarihlerde çıkan şiir kitaplarında büyük ressamlarımızın ilüstrasyoncu olarak katkıları cidden ilginç ve göz alıcı...

Cuma, Mayıs 03, 2024

Ahtapot gezintisi

https://www.deviantart.com/jaxintaiwan/art/Voming-1043831057

Yukarıdaki ilüstrasyon rüyama girdi, yazıyı o sebeple yazıyorum... Arada yazarım, ilgilerim dolayısıyla çizgili sanatlardan pek çok sanatçıyı düzenli bir biçimde takip ediyorum. Ne düşünüyor, nasıl yorumluyor, neyi iyi yapıyor, nerede tekrara düşüyor gibi pek çok sorum ve cevabım oluyor. Hemen her gün, yüzlerce ilüstrasyona bakıyorum. Hal bu olunca o kadar çalışma arasında bu ahtapot ne diye rüyama girdi diye düşünmeye başladım. 

Bilinçaltımızın oyunlarını rasyonalize etmek çoğu zaman beyhude bir çaba oluyor ama eğitimimiz gereği gerekçe aramaktan vazgeçmiyoruz. Sakin bir şehir manzarasının üzerinde-gökyüzünde uçarak salınan bir ahtapot hayal etmek bana enteresan gelmiş olabilir dedim önce... Dev bir uzay gemisi olsa,  o kadar bakmaz ve üstüne düşünmezdim. 

Sonunda şuna karar verdim, o ahtapot, çocukluk korkularımı "kışkırttı", dürttü... 

Ahtapotlar, ben büyürken öyleydi, serüven literatüründe canavar statüsünde kullanılırdı, halen öyle, hatırlayın, kahramanlar denize "düşerlerse" mutlaka ya ahtapotla ya da köpekbalığı ile ölümüne dövüşür. Okuru-seyirciyi canavara karşı kahramanı tutmaya yönelik bir mizansen kurulur. E o sebeple, Pavlov'un köpeği misali yılların tekrarıyla, ne zaman ahtapot görsem "irrite" oluyor ve bir saldırı bekliyorum... Saçma olduğunun farkındayım ama ahtapotları, örümcekleri, köpekbalıklarını bir türlü sevemiyorum... 

Aslına bakarsanız özellikle ahtapot ve örümceklerin garip bir sakinlikleri, aheste vücut salınımları çok ilgimi çekiyor, kimseye bir şey yaptıkları filan da yok...Korkuyu büyüten, onları korkunçlaştıran yönleri çok kollu-ayaklı olmaları... Masallardaki canavarlar da benzer bir çoklukla anlatılırlar. Üç başlı devler, yedi başlı ejderhalar malumunuz. Modern dönemde, çok başlılık-çok kolluluk metafor olarak enflasyona, ideolojilere filan atfedilir. Canavarlar ve ürkünç yaratıklar görünüm olarak bu ölçülerde hayal edilirler. 

Atatürk'ün inkılap düşmanlarıyla savaşını anlatan ünlü karikatürünü (!) hatırlayalım... Şeriatçılar ile komünistler, rejimin ezeli-ebedi düşmanları olduğundan bu türden çok başlı canavarların içinde mutlaka yer alırlar. Ne ki, kahraman bir kere daha çok başlı bir canavarla savaşıyor...



Laf lafı açtı, paylaşmasam olmaz, Umut Sarıkaya, aynı karikatürün bir çeşitlemesini yapıp tatlı bir şimdiki zaman eleştirisi çıkarmıştı. Atatürk'ün elindeki inkılap kılıcının yerini kahramanın "yaşama sevinci" kılıcı alıyordu.: "Bir gün bir kahraman gelecek... Ve halkın moralini bozan bu canavarı öldürüp herkesin huzurla yaşamasını sağlayacak...

Başa döneyim, şehrin üzerinde gezinen sekiz kollu ahtapot'un kendisi değil, kişisel ve toplumsal bilinçaltımız korkunç...Bastırıyor, birbirimizi korkutuyor, düşmanlaştırıyoruz...Olan bu...Hani, Sartre, cehennem başkalarıdır diyor ya... Cehennemden çıktığına inandığımız canavarlar da biziz. Kendi kendimizin canavarıyız, yeraltındaki ve yerüstündeki her şeyi duyan ve bilen, yüzlerce gözü ve kulağı olan korkuların faili, mağduru ve mümini biziz. 

Perşembe, Mayıs 02, 2024

Yaş ve Baş


Kırklı yılların ikinci yarısında çıkan, kısa ömürlü erotik-mizah magazini Çapkın'dan bir karikatür, orijinali yataydı, bölerek kullandım. Buna göre kadınlar, yirmisinde aşk, otuzunda mal-mülk, kırkında makyaj, ellisinde galiba -diyorum çok anlaşılmıyor çünkü- dedikodu düşünüyorlarmış. 

Mizah dergilerimiz, hele o yıllarda, kimseye tuhaf gelmeyen bir mizojinik (kadın düşmanlığı) tutuma sahip... Karikatür o bakımdan ilginç ya da "yeni" değil, yani kadınların erkek düşkünlüğü, evlenme arzusu, zengin koca tutkusu, aldatma iştahı, makyaj merakı-iştahı ve dedikoduculuğu zaten verili görülüyor, ve hemen her sayılarında espri olarak tekrarlanıyor. İstismar, ihmal, önyargı, tezyif filan sayılmıyor.

Benim ilgimi çeken, elli yaşla meseleyi kapatmaları... Eskilerin deyişiyle ellili yaşında birisini "kocakarı", "cadı-cazu" gibi resmetmişler... Burayı gülerek yazıyorum elliden sonrası mezara yakın görülüyor anlaşılan... Günümüzde insan ömrü takviye ilaç, vitamin ve cerrahi yeniliklerle öyle uzadı ki, artık kadınlar ellisinde böyle görülmüyor-çizilmiyor. Oysa o yıllarda, örnek olsun diye yazıyorum, en şöhretli karikatürcülerimiz Cemal Nadir 45, Ramiz Gökçe 53 yaşında vefat ediyorlar...Normali bu demek istiyorum, abartmıyorlar. 

Çarşamba, Mayıs 01, 2024

Aşk, Devrim, Edebiyat ve Blam!










Sindirirella

Kapak, 1952 yılından... İtalyan Grand Hotel dergisinin Türkçe uyarlaması Yelpaze'den. Ülkesinde Cineromanzi denilen bir akımın öncüsü olan yayın, çizgi olarak keşke bizi etkileseymiş, geçmiş-gitmiş... Seçilen hikayeler "kadınsı" ve "romanesk" olduğundan galiba, "ilgilenmemişiz."

Aralıkla paylaşıyorum, derginin hikayesi olan kapak ilüstrasyonlarını oldum olası severim. Bir kadınla erkeği resmeden, bir aşk ihtimalini esprileştiren içerikleri vardır. Yukarıda tramvay rayına sıkışmış, bir topuklu kadın ayakkabısının hikayesini (!) betimlemişler. 

Erkek ve kadın karşılıklı gülümsüyorlar, flörtöz bir cilve, dokunma ve yakınlaşma gösterilmiş. İkisi de genç ve güzeller, üzerlerinden kıyafetler a la mode elbette. Tam bir soap opera klişesi...Bu yüzden iyimser, bu yüzden ışıl ışıl renkler kullanılmış. 

İlk gördüğümde Sindirella-Külkedisi çeşitlemesi sanmıştım, değilmiş... Ama bütün başarılı klişeler gibi bunu da akla getiriyor, yüzyıllardır biliyoruz, sindire sindire öğrenmişiz, yine bir prens "prensesine" ayakkabısını giydiriyor filan...

Yelpaze'de bazen içerde, genellikle arka sayfasında dehşetli haber ilüstrasyonları kullanılırdı. Daha karanlık ve kaotik renklerle mizansenler seçilirdi. Şöyle düşünün, tramvay yine geliyor, çocuk sıkışmış, anne afallayıp kalmış, bir başkası çığlık atıyor gibi bir istifleme yapılır, okurun merak etmesi için uğraşılırdı. Reel haber gibi sunulurdu ama bir kurgu olduğu belliydi, maharetli ressamlar eliyle "uydurulmuş" olağanüstü bir olayın gerilimli anı çizilirdi. Yani ön kapaktaki romantik nağmelerden arka sayfadaki dehşete geçiş yapardık. Aşk, kan ve gözyaşı makarası, o bakımdan Yelpaze'ye pek yakışırdı.

Related Posts with Thumbnails