Salı, Eylül 08, 2020

Mutlu muyuz gençler?




"Mutlu bir toplum muyuz?" diye soruluyor, biz de sormuş olalım, kahırlanma gösterisini bir kenara bırakalım, pandemiye ilişkin cendereyi unutalım... ne cevap alırız. Muhtemelen "mutsuz" olduğumuzu söyleyenler, aksini söyleyenlerden fazla çıkar. 

Diğer taraftan şunu aklımızda tutalım, dünyanın her kültüründe, her toplumunda mutsuz olduklarına inananlar her defasında daha fazla çıkar. Üstelik bu modern bir serzeniş de değildir, antik dönemde dahi benzer (kadim) şikayetlerle karşılaşırız. 

İnsanın bencilliğine inanarak büyürüz, "insan, insanın kurdudur" misali hepimiz insan tekinin acımasızlığından şikayet ederiz. Eğitim, "İnsan, insanı iyileştirir" fikrine dayalıdır, dinler ve milli kimlikler, dayanışma öğretisine dayanarak kendilerini bu yönde var ederler. 

İnsanın iyicilliğine (özgecilik-diğerkamlık) bir türlü inanmayız ve mutsuzluğumuzu buna bağlayarak hayatta kalmaya çalıştığımızı söyleriz. Kendimizi kimliklendirirken kurduğumuz "kurucu öteki" olan karşıtımız mutlaka bencildir, gündelik dildeki "imanlı gençlik-tinerci gençlik" filan hep buralardan çıkıyor, işte sağcılar söyledir, solcularsa böyledir, laikler, yerli ve milli olanlar böyleyken böyledir...liste uzar gider. Her topluma göre ayrı ayrı çeşitlenen kategoriler demek istiyorum....

Toplumlar kaotiktirler, iyicillikle de karşılaşırsınız, bile isteye egoizmle de... Toplumları kolay tarif edemezsiniz, hakikat ve kesinlikle bakılamayacak kadar karışık bir düzenleri vardır. Benciller, bencillerle savaşırlar ama hayat, savaşarak sürdürülemez, şahinler güvercinlere ihtiyaç duyarlar, ne dersek diyelim, daimi bir denge arayışı vardır... Yani, demem o ki, toplumlar insansılaştırılarak, tek bir bireye indirgenerek mutluluk ve mutsuzlukla tartışılamazlar. Yapmayın Romalılar...

Pazartesi, Eylül 07, 2020

6-7 Eylül ve Mizahçılarımız


6-7 Eylül, cumhuriyet tarihinin devlet eliyle tezgahlanmış en önemli linç eylemlerinden biri... O tarihte yaşayan mizahçılarımız, dergilerimiz, karikatürcülerimiz olayları nasıl yorumlamışlardır sizce? 

Ne desem, eksik kalacak da, günü, başka şeyler çizerek geçiştirmişler demem gerekiyor. 

Malumunuz, Demokrat Parti, eylemlerin komünistler eliyle başlatıldığını, vatandaşların kışkırtıldığını, manipüle edildiğini iddia eder, geçer gider... Kamuoyu, meselenin hiç de öyle olmadığını, 27 Mayıs sonrasında, Yassıada duruşmalarında öğrenir. 

Yukarıdaki görsel, Yusuf Ziya'nın o güne dair sıcağı sıcağına yazdıklarından bir bölüm. "Sokak" başlığı altında olup bitenleri anlatıyor, sahiden dehşete kapıldığı anlaşılıyor... ama yazı, lümpenlerle gelişiyor çat diye "kızıllara" bağlanıyor... Üstelik, 6-7 Eylül sorumlusu olarak tutuklanan Aziz Nesin, Akbaba'da "gizli saklı" çalışıyor...

Mizahçıların suskunluğunu (resmi ağzı yinelemesini) nasıl yorumlayacağız? 

İlk olarak fazlasıyla "gazeteciler", günü yaşıyor, ötesine geçemiyor, gazete gündemini aşamıyorlar gibi bir yorum olabilir. Sağcılık, milliyetçilik, memurluk, entelektüel vizyonsuzluk, angaje olmak diyebiliriz, rejimin "sevdiğini sevmek, kızdığına kızmak" gibi bir siyasetleri olduğundan söz edebiliriz. Siyaseten romantik bir havada kahredebilir, onları korkaklıkla suçlayabilir, muhalifliklerini baştan ayağa eleştirebiliriz. 

Ben mizah tarihine ve popüler kültüre bu karakteristiğin farkında olarak bakmaktan yanayım. Elbette ayrıksı üreticiler veya dönemlerden (kimi üreticilerin kimi dönemlerinden)  söz edebiliriz ama bu onları her zaman, her koşulda bir "iktidar karşıtı" yap(a)maz. Rejimi yanlış kişilerin yönettiğini düşünmekle iktidar tahakkümüne külliyen karşı çıkmak başka başka şeyler...

Mizah dergileri çoğunluk değerlerini hitap ederek satarlar ve bu sebeple popüler olurlar. Bu, onları daha en baştan "milliyetçi" ve rejim yanlısı yapar, aksi de mümkün değildir. Yoksa satamazlar. Kamusallığı belirleyen neyse, popüler kültür onun savunucusudur. Korkaklık ya da cesaret vurgusunun, bu çerçevede kullanılması gerekir. Yani, onları hiç olmadıkları bir şeyle (solcu olmamakla örneğin) suçlamak enikonu abes olur. 

Cumartesi, Eylül 05, 2020

Aydın Doğan Vakfı Ulusal Çizgi Roman Ödülü (2020)






Türkiye'de ilk kez, devamlılığı ve itibarı olan,  yarışma olarak- yarışmalarıyla kurumsallaşmış bir vakıf, çizgi romana ödül vermeye karar verdi. Her yarışma, her jüri, her ödül spekülasyona açıktır ama o alana saygınlık ve değer katması bakımından her başlangıç önemlidir, devamının gelebilmesi daha da önemlidir. Çizgi roman ödülünün kalıcılaşmasının sonuçları olacaktır, yeni çalışmaları teşvik etmesini ve alanda ödül verebilecek başka kurumlara örnek olmasını dilerim.

Cuma, Eylül 04, 2020

Bir Temaşa Olarak Gurur


Hepimiz birbirimize hikayeler anlatıyoruz. Çocukluğumuzu, çektiklerimizi, yaşadıklarımızı sıralıyoruz. İster istemez kendimizi, çevremizi, şehrimizi, ait olduğumuz memleketi bir şeyle niteliyoruz. İyi ve kötü ekseninde kendimize ve diğerlerine karakter özellikleri atfediyoruz. Doğru mu bunlar? Bu kadar çok hikaye olunca bu kadar doğru olmayacağı aşikardır.

Şöyle düşünün, dünyanın bütün kültürleri, bütün milletleri kendilerini diğerlerinden üstün görürler. Bu da doğru değil tabii ama eğitim sistemleri bunun üzerine kuruludur. İnsanlar büyürken ve öğrenirken "bir milli gurur" ekseninde dönüştürülür. Irkımızdan, devletimizden, tarihimizden gurur duymamız beklenir.

Gurur, büyüklenme hissi ve benliğinle övünme demek... Sırf bu nedenle gurur, tevazuyla karşı karşıya getirilir. Örneğin sahte bir tevazu derken onun altına gizlenen kibirden söz edilir. Gurur, olumludur, kibirse olumsuz. Etnik kökenimizi gururla, karşıtımız olan etnisiteleri kibirle adlandırırız.  Biz hakedilmiş bir gururla, onlar yersiz ve zararlı bir kibirle varlardır. Tuttuğumuz takımlar, yaşadığımız şehirler, bitirdiğimiz okullar, çalıştığımız kurumlar, inandığımız ideolojiler ve dinler... Say say bitmez.

Bence, gurur, insanın en büyük gösterisi. Bu kadar poz, bu kadar palavra, bu kadar çok adamlık edebiyatı, gurur ihyasından başka bir şeye yaramıyor. En çok tartıştığımız şey, gururun sahiciliği ya da gerçek dışılığı. Hem inanmıyor, hem de sürekli inandırmaya çalışıyoruz. "Kimsin sen?" derken gurur tokuşturuyoruz.

"Gurursuz" diye ilgi çekici bir hakaret var. Herhalde cennetten kovulan Adem'le başlamıştır gurursuzluk. Bu kadar gösterisi olduğuna göre o kadar eski ve ezeli olmalı...

Dario Fo, bir temaşa olarak gururun nafileliğine işaret etmek için söylemiş, "gırtlağımıza kadar boka battığımız için başımızı dik tutuyoruz," demişti.

Perşembe, Eylül 03, 2020

Sütsüz Koyun Meleğen Olur


Bu sabah öğrendim, matrakmış. Meleğen meğer, çok meleyen demekmiş. Süt vermeyen koyunlar, süt verenlere göre daha çok melermiş... Mee mee diye bağırıp duranlar süt vermeyenlermiş... Tecrübe etmiş değilim, hakkaten öyle mi emin değilim  ama hoşuma gitti.

Yıllardır tekrar edip dururum. "İnek süt içmez" diye bir söz var, bazıları okumaktan, öğrenmekten, amatörlükten vazgeçer, "oldum"derler, üretmekten çok konuşmaya başlarlar, onlar için kullanırım. Hepimizin "cahil" olduğu bir dünyada yaşadığımızı unutarak kibirle büyüklenmeye başlarlar. Mezacen, artık süt içmelerine gerek yoktur, çünkü kendileri süt üretiyorlardır.

Sütsüz koyun meleğen olur da böyle bir şeymiş... Gürültüyü, süt vermeyenler çıkarıyormuş...

Çarşamba, Eylül 02, 2020

Melih Cevdet


Garipçilerden. Otuzlarda Ankara’ya gelen İstanbullulardan. Önce şair sonra sanat-edebiyat sayfasında gazeteci, ardından romancı. Şairanelik karşıtı. Geliyor Garipçiler süpürmeye kıyıyı köşeyi, kafiyeyi, alımlı çalımlı sanat beyliğini… İlk şiirler, Oktay Rifat ve Orhan Veli’yle Lise’nin duvar gazetesinde. Varlık’ta şiirin çıkmış müjdesi. Gül ile bülbül, hadi birlikte gülelim meselesi. Islık çalarak, geleneği alın götürün şuradan neşesi. Yalın, alabildiğine yalın. Rahatı kaçan ağacın baladı. Gemisiz, iskelesiz yeni edebiyat. Melih Cevdet, aç kalmış sözcüklerin tesellisi. 


 

Salı, Eylül 01, 2020

Seyrüsefer Defteri 121


The King of Staten Island  (2020)  sevdiğim türden ergen hallenmeleri, beğendim (31 Ağustos).++ Penny Dreaful City of Angels  Sea1 Ep. 7 ve 8'i seyrettim (30 Ağustos).++ The Deadly Affair (1967) iyi bir karışımı var: Carre,  Lumet, Mason, Signoret... ve adı başka olsa da Smiley... Daha gergin olabilirmiş ve yavaş (29 Ağustos). ++ While The City Sleeps (1956) karışık bir hikayesi var, çok kalabalık, odağı tutturamamış Lang, ilginç olan katilin çizgi roman okuru olması, Wertham'dan etkilenmiş belli ki (28 Ağustos). ++ Avanti (1972) Wilder yetmişli yıllara uyum sağlayamamış sanki, oyunu da iyi seçememiş bu defa ve Lemmon yalnız kalmış (27 Ağustos).++ The Loudest Voice Sea1 Ep. 5, 6 ve 7'yi seyrettim (26 Ağustos).++ One Two Three (1961) Soğuk Savaş, Coca Cola ve Broadway mizahı, başka oyuncularla daha hatırlanır bir Wilder filmi olurmuş (25 Ağustos).++ The Night of the Hunter (1955) gerilim sinemasının ilham kaynaklarından biri, dehşetli bir kötü adam gösterisi (24 Ağustos).++ Some Like it Hot (1959) çağının ilerisinde komedi temposuna sahip, BW eliyle karmaşası güzel ama filmi sürükleyen oyuncu enerjisi (23 Ağustos).++ Artemis Fowl (2020) parlak bir hikayesi yok, görsel olarak ilginç çıkarımları olmuş o kadar (22 Ağustos).++ Stalag 17 (1953) yine bir sahne uyarlaması, Wilder ironiye yine yüklenmiş, iyimser büyüsünü katmış filan, gerçekçi mi, hiç değil, güzel (21 Ağustos).++ Rio Bravo (1959) çocukkene heyecanla seyrettiğimi hatırlıyorum, şimdi bakınca, temposuz ve finalsiz geldi , ayın westerni (20 Ağustos).++ Cactus Flower (1969) yine bir Broadway oyunu ve yine bir Diamond mahareti, Goldie Hawn'ı büyüten filmlerden biri (19 Ağustos).++ Irma la Douce (1963) geçen yüzyılın en tatlı oyunlarından biri olabilir, Wilder olmasa bu kadar ünlü olur muydu orası meçhul (18 Ağustos).++ Kiss me Stupid (1964) Wilder iyimserliği ve hınzırlığında gevşek ve edepsiz bir altmışlı yıllar filmi (17 Ağustos).++ The Private Life of Sherlock Holmes (1970) Wilder'ın en iyi filmi değil, bence temposuna da uygun değil, daha cesur olabilirmiş, finalsiz kalmış (16 Ağustos).++ The Front Page (1974) Wilder filmlerine devam, Jack ve Walter döktürüyor, yine çok güzel sahnede sıkışma anları var (15 Ağustos).++Sunset Blvd (1950) bir kez daha tek mekan, yine arızalı birileri, tasarım ve ilerleyiş enfes, daha en baştan nereye varacağını gösteriyor halbuki (14 Ağustos).++ The Fortune Cookie (1966) Walter Matthau performansı, Wilder iyimserliği ve teatral entrikası (13 Ağustos).++ Witness for the Prosecution (1957) Billy Wilder'ı istediği biçimde mekana sıkışan bir hikaye  daha, yine ayrıntılar, muziplikler ve bir Agatha C. finali (12 Ağustos).++ Baba Parası (2020) , gişe komedisi, holivut komedisi filan ama ben fazla kalabalık buldum (11 Ağustos).++ Perry Mason Sea1 ep. 7 ve 8'i seyrettim (10 Ağustos).++ The Apartment (1960) Billy Wilder izliyorum, o teatral akışkanlık, o akıllı "saflıklar", o tatlı iyimserlik ve sıcaklık, leziz.. (9 Ağustos).++ Ghosts of War (2020) bir hikaye iddiası var ama hakkını veremiyor (8 Ağustos).++ Pinocchio (2019) güzel uyarlama olmuş, farklı bir estetiği olmuş (7 Ağustos).++ Oscuro Deseo Sea1 ep.1, 2 ve 3'ü seyrettim (6 Ağustos).++ Une fille facile (2019) Zahia sebebiyle frapan ama sınıf çatışmasını ve o hayatın izlerini iyi veriyor, kimi sahneler ve diyalogları çok beğendim (5 Ağustos).++ Yok Artık 2 (2016) Serkan Altuniğne için seyrettim, iki tık mainstream dışına kaçılabilirmiş (4 Ağustos).++The Players (2020) eski tarzda bir kadın erkek hikayesi, çok güçlü değil, oyuncu enerjisiyle yürümüş (3 Ağustos). ++ Dark Desire Sea1 Ep.1, 2 ve 3'ü seyrettim (2 Ağustos).++ Journey to China The Mystery of Iron Mask (2019) masalsı, bu kadar kalabalık olmasa iyi serüven çıkarmış (1 Ağustos). ++


Related Posts with Thumbnails