Pazartesi, Haziran 08, 2020

Çizgilere Derkenar 17


Gazetelerin-dergilerin popüler kültürün hayati bir mecrası ve yönlendiricisi olduğu günlerden kalma bir ilan... Sinema ve güzellik yarışmalarının "patladığı" bir dönemde Sezgin Burak'a Pazar dergisinin duyuruları için ilüstrasyon çizdirmişler. Burak'ın Avrupalı bir çizgisi vardı, çizdiği kraliçeyi görünce bir kere daha anladım ki kadınları da erkekleri de herhangi bir "Viking" hikayesinde rahatlıkla  kullanılabilirmiş. Kraliçe, Türk değil de bir Alman veya İsveçli gibi duruyor... Sonuçta, reklam ilüstrasyonu bir cazibe ve hayal "satar", Sezgin Burak tahayyülündeki güzeli mi çizmişti, yoksa ondan özellikle mi böyle bir şey çizmesini mi istemişlerdi...


Çizgileri ilk gördüğümde Suat Yalaz çizmiş sandım, değilmiş, Suavi Süalp absürd reklamlarında galiba uygun görmüş veya bilmiyorum etkilenmiş-denk düşmüş benzer bir çizgi paylaşmış...  Diğer yandan mizah nasıl da değişiyor: "Hepsi Kola'nın terkibinde zamk-karbonat kireç bulunur... Hem için hem de gömleğinizi kolalayın" esprisi zamanında da inanılmaz komik değildi ama revaçtaydı. Acaba diyorum, beklenmedik mi geliyordu insanlara, ondan mı komik sayılıyordu. Asistan olduğum ilk yıllarda, insanların nelere güldüğünü tarihsel olarak tespit etmek istiyordum, zihin açıcı bir çaba olmakla birlikte nafile olduğunu çalıştıkça anladım. Mizahın tuhaf bir geçiciliği ve an'a teyellenen garip bir ruhu var, zaman geçtiği an kayboluyor ve hatırlanmıyor.


Karikatür, ellili yıllardan Semih Balcıoğlu'ndan.  Eşkıyalar, kaç ikiyi öldürdüklerini sayıyorlar, fıkra gibi, fıkranın sonunda Kürtajcı doktor yaptığı işi söylüyor, katiller hemen secde ediyorlar. Dönemin mizahı açısından, hele zanaat olarak doğru bir klişe kurulmuş. Oysa esere bugünden bakıyor ve gülmüyoruz, çünkü artık kürtaj suç değil-yasak değil... hayat başka türlü gelişti, "katil" vurgusu unutulup gitti. İspat edemem ama Balcıoğlu'na çiziminden yirmi yıl sonra bu karikatürü göstersek, o da çok memnun kalmazdı. Zamanelik telaşı, gazeteci tepkileri karikatürün hem gücü hem de zaafı...


Avni İnsel'in romanının kapağı, en azından yazarının iddiasına göre Cemal Nadir'in çizdiği son çalışmasıymış. İç sayfalarda özellikle belirtilmiş. İlginç olan Nadir'in imzasına bir de tarih eklemesi...Kapakta yazarın ismi yok, buna karşın çizerin imzası, çizim tarihi var, ilginç diyelim, geçelim.


Cahit Uçuk'un (Cahide Üçok) Siyah Dantelli Şemsiye (1954) kitabına çizilmiş iç resimlerden biri. Yalçın Çetin çizmiş. Kitapta Suat Yalaz'ın da çizimleri var, benim anladığım birinden biri işi eksik teslim etmiş, diğeri sonradan gelip tamamlamış. İlüstrasyon, Yalçın Çetin'in bildiğimiz karikürist çizgisinin dışında olduğu için ilginç geldi bana...

Pazar, Haziran 07, 2020

Bu Hayat bir Cehennem Yoldaşlar!



‘Ne Tanrı Ne Efendi’ sloganını duymuş, protestolarda, pankartlarda, duvar yazılarında ve sair yerlerde görmüş, okumuş olabilirsiniz. Kimin söylediğinin önemi olmayan zamana sirayet etmiş sözler vardır, yaygınlaşıverirler. Bu da onlardan biri... 19. yüzyılın efsanevi devrimcisi Auguste Blanqui’ye ait bu slogan, aynı isimle bir dergi de çıkarmıştı. Dünyayı değiştirmek için, hemen şimdi, mevcut adaletsizliğe son vermek gerekiyordu. Muktedirlere biat etmeye, hiyerarşiye teslim olmaya gerek yoktu, kurtuluş, inkârla reddederek gelebilirdi.

Blanqui, bizde, Marksist literatür içinde Marx gibi öncüllerin nitelemesiyle hatırlanan, romantize edilerek anlatılan ve işin doğrusu, pek de bilinmeyen bir eylemci, bir siyasetçidir. Büyük bir hatip, usta bir polemikçi, karizmatik bir sokak eylemcisi, her zaman genç kalan enerjik birinden söz ediyoruz. Ömrünün kırk üç yılını hapiste geçiren, Fransız hükümetlerinin tekinsiz bulduğu, alenen çekindiği bir devrimci, üstün zekâlı bir heccav, hudutsuz bir cesaret timsali de denilebilirdi. Polemikleri, genç ve iddialı fikirleri, sokağı ve devrimi resmeden özgürlükçü yazıları kuşaklar boyunca Fransızları ve bütün radikalleri etkilemiştir.

Blanqui hakkında biyografik bir çizgi roman yayımlandı geçenlerde. Güzel çizilmiş, iyi hikâye edilmiş başarılı bir çizgi roman olduğunu hemen söylemek gerek. Blanqui, dört duvar arasında yaşamak zorunda bırakılan, yazarak kendini ifade eden biri olduğu için biyografik bir anlatının hantallaşması, doğal ve yüksek bir ihtimaldir. Albümün üreticileri Kournwsky ve Le Roy, bunun üstesinden gelmişler. Akıllı bir tercihte bulunup, tarihî bir gelişmeyi, Blanqui‘yi Fransa’ya daha yakından tanıtan bir röportajı çıkış noktası olarak kullanmışlar. Blanqui, bir düşünce suçlusu olarak habire hapsedildikçe, modern gazeteciliğin liberter eğiliminin ilgisini çekmeye başlamış ve daha yaşarken merak edilen, siyaseten romantik bir muammaya dönüşmüştür. Mecliste, gazetelerde, okullarda, siyasetin ziyadesiyle çok konuşulduğu her yerde ismi zikrediliyordur. Ölümünden birkaç yıl önce gazeteci Marcadet, gerekli izinleri alarak onunla cezaevinde görüşmeye gider. Blanqui, ilk günlerde gazeteciye soğuk davransa da giderek kendisiyle ilgili merak edilen soruları cevaplamaya, siyasi hatıralarını anlatmaya başlar. Marcadet’in yazdıkları, onun ağzından çıktığı için, bugün dahi biyografisinin temelini oluşturmaktadır.

Kournwsky ve Le Roy, fikir olarak bu röportajı, tanışma faslını, gazeteci ile Blanqui arasında gelişen ve dostluk içeren hasbihâli çizgi romanları için maharetle temellendirmişler. Hızlı bir hikâye olmuş, konuşurken hatibe, yazarken feylesofa dönüşen Blanqui’yi süratle anlatmak az şey değil. Blanqui gibi hemen akla gelen eylemcilerin dikkat çekici ortak bir karakteristiği var: davaya adanmışlık. Hapse giriyor, yazı yazıyor, sokakta eylem yapıyor, cevap yetiştiriyor ve direniyorlar, bunları yaparken aileleri, aşkları, yakın çevreleri çoğu zaman önemsizleşiyor. Siyasi mücadeleleri hemen her şeyin önüne geçiyor. Blanqui’nin severek evlendiği karısı kısa sürede, o hapisteyken hastalanarak ölüyor, öksüz kalan oğlunu annesi büyütüyor. Yıllar sonra hapisten çıktığında, köyde mütevazı bir hayat sürdüren oğlu, ondan yanına yerleşmesini ve siyasetten uzaklaşmasını öneriyor: ‘Politika anlamsız bir iş, sonsuz bir zaman kaybıdır. Bırakın onu, ben size bakarım.’ Blanqui, bir cevap veriyor ki bu cevap, bence albümün okuru etkileyen başarılı bir sahnesi: ‘Yapamam, yapamam.’ Tutku dolu marazi bir inadı, belki başka türlü bir hayatı bilmemenin tedirginliğini işaret eden bir cevap bu… Belki teslimiyet de içeriyor, geçiştiriyor zira. Bir başka güzel sahne, Blanqui hapisten kaçtığında yaşanıyor. Bütün hayatını halka adayan, kendini proleter sayan Blanqui, karşısına çıkan bir balıkçıdan yardım istiyor. Balıkçı, yardım edeceğini söyleyerek önce onu güvenli bir yere götürüyor ve sonra askerlere ihbar ediyor. Hayal kırıklığı bundan daha iyi anlatılamaz. Şuna da yarıyor: Halkla bir tür aşk-nefret ilişkisi yaşayan bir devrimcinin savruluşunu isabetle betimliyor. Biyografiler, ekseriyetle başarı hikâyesine dayanırlar; her türlü zorluğun üstesinden gelen önemli adamların hayat hikâyeleri bu yüzden sevilir. İlginç olan ve anlatıya derinlik katan şey ise onların zaafları ve kapıldıkları hırsı sorgulayan, deyim yerindeyse insan olduklarını gösteren lahzalardır. Bu anlatılabilirse, o biyografi güçlenir.

Önsözü Le Roy yazsa da Kournwsky çizgileriyle albümde daha belirleyici olmuş. Hikâyenin sessizlik kareleri göz alıyor, bazen hareket halindeki karakterleri başka türlü mizansen edilebilirmiş hissi vermekle birlikte o eskizvari çinilemeler, okuru etkileyerek belirlemeyi başardığı için bir devamlılık sorunu yaratmıyor. Çizgi roman için basit bir kuraldır, üreticisi kendini unutturabiliyor ve okurunu hikâyesiyle baş başa bırakabiliyorsa o çizgi roman başarılıdır, başarılı da olur. Metinle, çizgiyle, mesajla biteviye ‘ben buradayım’ demek, hikâye için handikaptır; çok az yazar-çizer böylesi bir sorunun üstesinden gelebilir. Seyirci kamerayı fark etmemeli gibi bir şeydir bu… Ne Tanrı Ne Efendi, tempolu, yalın anlatımlı başarılı bir çizgi roman. 

Radikal Kitap,  18.3.2016

Cuma, Haziran 05, 2020

Van Gogh Tarihi



Seyrüsefer Defteri 118


Somersault (2004) güzel bir ergen savrulması, olamama gerginliği (31 Mayıs).++Flowers for Algernon  Ep.1 ve 2'yi seyrettim (30 Mayıs).++ Fantasy Island (2020) ne çıkacağını bilerek izledim, beklediğimin altında buldum, seksenli yılların Amerikan serüven dizilerinin gerisinde (29 Mayıs).++ Gece (2014) sanki otuz yıl önce çekilmiş gibi, biraz plastik, biraz teatral duruyor (28 Mayıs).++ Snowpiercer Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (27 Mayıs). ++ Alef 7 ve 8'inci bölümü seyrettim (26 Mayıs). ++ Tarzan İstanbul'da (1952) bir montaj başarısı, Jungle Jim (Bay Tekin) ve Tarzan elele, ilginçmiş, long live pulp! (25 Mayıs).++ Gretel & Hansel (2020) renkleri ve tasarımı çok başarılı, hikayesi, temposu ve gerilimi o ölçünün hakkını verebilmiş değil (24 Mayıs).++ Babylon Berlin Sea 3 Ep.11 ve 12'yi seyrettim (23 Mayıs).++ Guns Akimbo (2019) filmin içinde bilgisayar oyunu, bilgisayar oyunun içinde filim mi demeli, buna odaklanıp iyi film çıkartılamaz (22 Mayıs).++ Mortal Kombat Legends Scorpions Revenge (2020) çizgisi ve iddiası yeni olmayan bir animasyon (21 Mayıs).++ White Lines Ep.1 ve 2'yi seyrettim (20 Mayıs).++ Babylon Berlin Sea3 Ep. 9 ve 10'u seyrettim (19 Mayıs).++ Stand Storm (2016) bildiğimiz bir konuyu işliyor, derinleşemiyor, Netlfix'e ilginç gelmiş (18 Mayıs).++ Ruben Brandt Collector (2018) görsel olarak çok başarılı bir aurası ve göndermeleri var, hikayesi derinleşemiyor (17 Mayıs).++ Babylon Berlin Sea3 Ep. 7 ve 8'i seyrettim (16 Mayıs).++ The Man Who Killed Don Quixote (2018) merak ettiğim filmdi, bazen karnavalesk olmuş, finaldeki "çycle" esprisi bana fazla geldi (15 Mayıs).++ Koleksiyoncu (2002) onbire on kala'nın öncesini-esasını seyrettik diyelim, girizgah (14 Mayıs).++ Alef 5 ve 6.bölümü seyrettim (13 Mayıs).++ Babylon Berlin Sea 3 Ep. 5 ve 6'yı seyrettim (12 Mayıs).++ Akinjeon (2019) kalabalık ve odaksız gibi... temposu düşüyor bir yerden sonra (11 Mayıs).++ Capone (2020) Ünlü haydutun hastalıkla geçen son günlerini anlatıyor ama hikaye olarak bize ne anlatıyor belirsiz (10 Mayıs).++Babylon Berlin Sea3 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (9 Mayıs).++ The Painted Bird (2019) başarılı bir uyarlama olmuş, Kosinski'yi global şöhrete dönüştüren "ağır roman" (8 Mayıs).++ Cities of Last Things (2018) Sf başlıyor, bugüne doğru geliyor, iddiası kadar iyi olmasa da garip ve çekici bölümleri var (7 Mayıs).++ Aşk 101 Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (6 Mayıs).++Babylon Berlin Sea3 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (5 Mayıs).++ The Age of İnnocence (1993) yavaş geldi önce, anlatıcı sesi Truffaut etkisinde olmuş, içli ve güzel (4 Mayıs).++ The Mire Ep. 3, 4 ve 5'i seyrettim (3 Mayıs).++ Jules et Jim (1962) edebiyata yaklaşmak istemiş, bazen arkaik kalmış, görseli teatral duruyor falan filan ama güzel (2 Mayıs).++ 


Perşembe, Haziran 04, 2020

Bozkırdaki Çekirdek


Yukarıdaki görsel altmışlı yıllarda Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen Bozkırdaki Çekirdek romanının ilk sayfadan çıkan duyurusuna ait. Romanı biliyorsanız, ister istemez nasıl takdim edilmiş merak ediyorsunuz... sonuçta meselesi olan, siyasi bir kutuplaşmayı merkezine alan tartışmacı bir romandan söz ediyoruz. 

Görsel okunuyor mu emin değilim, o sebeple ilandaki metni aynen aktarayım: "Türk öğretmeni günlük yaşantısı, iç mücadelesi dış alemin etkisiyle renkli bir tablodur. Bu tabloda genellikle keskin ve hırçın tonlar hakimdir. Bu yüzden Türk öğretmeninin hayat hikayesinde insan dramını sulusepken romantizm dışında tutmak gerekir. İşte Kemal Tahir, bu romanında Türk öğretmeninin dertlerini, sevinçlerini, umutsuzluklarını ve mücadele gücünü ortaya koymaktadır."

Biraz karışık yazmışlar...bunu geçelim.

Takdimde yapılan betimleme ve vurgularda Kemal Tahir'in bile isteye "kışkırtmak" istediği eksene hiç mi hiç değinilmiyor siz de göreceksiniz. Galiba bir tek, "sulusepken romantizm" olmayacağını belirtmişler, ha diyorsun "doğru, Kemal Tahir'in hayal ettiği bu"...

Soru şu, neden Köy Enstitülerinin kuruluşunu anlatıyor dememişler? Gayet doğrudan bir betimleme olurdu... Bir iki tahminde bulunacağım, hemen diyeceğim şu, Cumhuriyet romanı tefrika ederek riske girmiş, çünkü o yıllarda köy enstitülerini eleştirmek kolay değil, bir köy romanı modası da var. Enstitülerden yetişen öğretmen yazarların hatırı sayılır bir itibarı var.  Husumet çekeceklerini bile bile kabul etmişler yani. 

Tabii şu olmaz değil, Kemal Tahir, ne anlatacağını önceden kaba taslak söylemiştir, roman bitmemiştir, bölüm bölüm yazdıkça göndermiş de olabilir. Yani gazete, gerçekçi bir köy romanı diyerek işi satın almıştır da "karamanın koyunu sonra çıkar oyunu" hesabı şaşırıp kalakamışlardır.  O kadarını bilemiyorum.

Diğer yandan hadi cesaret göstermişler diyelim takdime bakıyorsun ürkmüşler de...Pıyy, sahiden etrafından dolanmışlar.

Bir de söylemesem olmaz, takdimdeki "Türk Öğretmeni" ibaresi ve ısrarı önemli... Türkiye'de öğretmenler özellikle edebiyat okuru olarak ağırlıklı bir yere sahipler, satışlar gösteriyor ki yeni yazarlardan çok önemli eserleri 1950-1980 aralığında çıkmış yazarlara meylediyorlar... Demek ki, Bozkırdaki Çekirdek yayımlandığında çağdaşlarını okuyorlarmış ve Cumhuriyet doğru bir kararla onların merakını celbetmek istemiş... 

E peki öğretmenler çağdaşlarından ne zaman kopmuşlar? Öğretmen yazarların etkisi azaldıkça mı... 

Salı, Haziran 02, 2020

Çizgi roman ve tercüme


[İlk dönemlerde çevirmenlerimiz kimlerdi] İlk dönem derken ben ister istemez 1930'ları aklıma getiriyorum, öncesinde bir yoğunluk olmasa da mizah dergilerimizde, çocuk dergilerimizde ve hatta geniş anlamıyla "magazin" içeren süreli yayınlarda birbirini takip eden-ardışıklık içeren epeyce resimli anlatı var. İlk çevirmenlerimiz gazeteciler gibi duruyor. Gazetecilik derken geniş bir çerçeve düşünmek lazım. Tercüme para edecekse önce gazetelerde sonra dergilerde ediyor. Oralarda bulunacaksınız ki, bir basın yayın pratiğinin içinde kalarak para kazanın...

[Telif] O pratiğin içinde değilseniz usanıp uzaklaşıyorsunuz. Çünkü gazeteler peşin ödeme yapmıyorlar, çalışanlarının alacağı, içerde kalan parası oluyor, para kazanabilmek için sürekli yeni iş yapıyorsunuz. Eski tercümanlarla konuşunca, hep para konuşan insanlar sanıyorsunuz, e alamadığı, süründürüldüğü için konuşuyor...

[Frankofon] Evet ilk gazetecilerimiz frankfondur, biz Amerikanlaşmayı bile Fransa üzerinden yaşadık... bu durum, 1960'lara kadar sürüyor... Sonrasında İngilizce etkili olur. yine otuzlu yıllarda Alman dergilerinden de faydalanıyoruz. Biraz dergi ve gazete yöneticilerinin hangi dili bildiğiyle alakalı veya bu söyleyeceğim abartılı gelmesin, İstanbul'da hangi yabancı dergi ve gazetelerin satıldığıyla da ilgili... Yakınlarında ne varsa onu taklit ediyor, apartıyor veya devşiriyorlar.

[Neden otuzlu yıllar derseniz...] Önce Amerika'dan dünyaya yayılan global bir ilgi var, Amerikan çizgi romanları her dilde popülerleşiyor, biz de kayıtsız kalamıyoruz. Ama bizim de özel bir durumumuz var, alfabeyi değiştiriyoruz, eski yazı dilini bilmeyen bir kuşak yetiştiriyoruz, o bakımdan çocuk dergileri çok önemseniyor. o yıllardaki dergilerde hep öğretmenler editör ya da yönetici oluyorlar. Endoktrinasyonla ilgili bir dikkat olunca, tercümeleri birebir kullanmıyor, kahramanları Türkleştiriyoruz, ahlaki ve milli vurgular ekliyoruz. O bakımdan çevirmenin bir hükmü yok, üstüne ilave yapan, Türkçe söyleyen çok daha önemli...sayılıyor.

[Sıfır] Bir de tabii, sadece tercümeyle geçinen birileri varmış gibi düşünmeyin, hele 1960 öncesinde,  telifler düşük olduğu için genellikle öğrenciler ya da başka işlerinin yanında şıpın işi karalayan gazeteciler var ortada. Asıl önemli olan mantık zaten, bir metni birebir tercüme ederseniz halka iyi gelmezden başlayıp halk beğenmeze varan garip bir tutum var. Yaptıkları tornistanı meşrulaştıran bir tutum bu. Kimseye garip gelmiyor. Türkçe söylenmeli, milli söylenmeli gibi bir zihniyet...O yüzden ucuz çeviri, o yüzden şu işin profesyoneli olsun gibi bir algı yok... Nasıl anlatsam, dil bilen kadınlara yaptırıp ünlü bir erkeğin adını koyabiliyorlar mesela. Çünkü o şöhretli ve kuş konduruyor. Çünkü o daha politik, daha çok biliyor falan filan... bahane çok. Yanlış oldu, bahane değil bu, bahane bir şeyi bilirsin de geçiştirmek için bir gerekçe bulursun... Burada kimse yanlış yaptığını düşünmüyor, ya bildiğin uyduruyorlar, kimseye tuhaf gelmiyor bu... Çizgi romanları kimin çevirdiğini o sebeple bilmiyoruz, tercümanın değeri sıfır çünkü...

[Evet, en azından bilenler çizgi roman tercümesinde Halit Kıvanç'ı anıyor ] 
İsim olarak daha önce de belirtildiği olurdu, Vahdet Gültekin mesela pek çok çeviri çizgi romanda isim olarak yazılırdı... Gazeteleri söylüyorum. İnsanlar ne kadar küçümsese de tercüman, duyulmak ve yeni iş alabilmek için adını yazdırmak istiyor... Halit Kıvanç meselesi ise ilginç... Siz de mesela onu biliyorsunuz, televizyonda izlemişsiniz. Yanlış anlaşılmak istemem, azımsamak gibi bir derdim yok...Zihniyeti konuşuyoruz. Asteriks  Fransızca, Kıvanç'ın o dili bildiğini düşünmüyorum, kişisel kanaatim herhangi bir yabancı dili tercüme edecek kadar bildiğini düşünmüyorum. Nüktedan,  hazırvecap, muhakemesi ve sezgisi olan, aktüeli ve mizahı bilen biri olması çeviriyi garantilemiyor. Hatta Halit Kıvanç'ın kendisi de bir yerde yaptığı işe çeviri veya tercüme değil uyarlama deme gereği duymuş. Şöyle düşünün, başka çevirisi var mı, yapabilseydi, gazeteci olarak maddi getirisi olan bir iş bu, yapardı... bugün, o dili bilmeyen birine çeviri teslim edilmez. Herkese İngilizce öğretiliyor, bir dili biliyor olmakla çeviri yapmak... aynı şey mi?

[Türkçe söylemek] Bir ara "Türkçe Söyleyen" gibi de bir şey vardı... İşte çeviriyi, ne demekse, dilimize uyarlıyorlar... Can Yücel yaptı diye o iş doğru ve şahane olmuyor ki...Çizgi roman, çocuklar için üretiliyor diye, çocuksu diye çevirisi geçiştirilecek bir şey gibi algılanamaz.

[Baloncular] Bakın şöyle bir sorun vardı eskiden, çevirinin balona sığmadığı olur, anlamı koruyarak kısaltmak zorunda kalırsınız... o işler kaligrafiyi yapan, bizim baloncu dediğimiz insanlara kalırdı... Denk düşürürseniz eski baloncularla konuşun ya da yapılmış röportajlara bakın... Mutlaka şöyle bir hikayeleri var, işte tercüme gecikmiş, kendisi kafasına göre uydurarak doldurmuş filan... sahiden bunu anlatıyorlar. Tabii ki yalan olabilir, ne kadar maharetli olduğunu anlatmak için abartıyor olabilir, sonuçta insanlar önemsenmek istiyorlar. Doğru ya da yalan olmamasıyla değil, bu durumun kimseye garip gelmemesinden bahsediyorum. İş yetiştirmek için başka bir çizgi romandan kopya çektim, çeviriyi uydurdum... anlatıyorlar. Şimdi yapılmıyor, çünkü bilen çok, etkileşim kolay, internet var, rezil olursun... E o zaman kim bilecek diyerek bizi salak yerine koyuyorlardı. Bu koşullarda ne bekleyebiliriz ki? bir döneme kadar evet çeviriler iyi değiller... Çocuktuk, anlamıyorduk o ayrı bir mesele...

[Ters köşe] Kervan Yayınlarının çıkarttığı dizinin efsane bir çeviri olduğu mu söyleniyor. İnanın bilmiyorum, bana nostaljik bir iddia gibi geldi, o baskı o gün için çok nitelikli bir baskıydı, renkliydi, ciltliydi, biz tabii alışmışız, ucuz baskılara...o versiyon bizi şaşırtmış etkilemiş olabilir... Çeviri için bir şey diyemem, kimi tanımlamaları ben de seviyor ve kullanıyorum ama bu da başka bir şey... Lütfen şöyle düşünün... Madem efsane Asteriks çevirisi deniyor, tekrar baskılarında niye kullanılmadı o zaman... Yayıncı için kolaylık aslında, bilinen bir isim de tercüme etmiş, alır kullanırlardı...Evet, çevirinin dili geçen zamanla birlikte eskiyebilir, o revize edilebilir ama doğruluğu değişemez.

[Karşılaştırma] Hayır, özel olarak ilgi duymadım, çevirileri kıyaslamak gibi bir işe kalkışmadım. Yani eski çeviri nasıldı yenisi nasıl gibi çizgi romanları ele alıp incelemedim. Çok gözüme çarparsa bakmışlığım olmuştur da.. Ha bir ara oyuncu olarak tanıdığımız Füsun Demirel, çevirmen olarak Tay Yayınlarında çalışmış, İtalyanca'dan çeviri yapıyormuş... Bir röportajında işte yayıncı sağcıydı, ben Ken Parker'a orijinalinde olmayan "solcu" teferruatlar kattım filan demişti. Neyi nasıl katmış merak ederek kendisine telefonla ulaşıp sormuştum, "hatırlamıyorum ama kattım" demişti. İnandırıcı bulmamıştım, ayrıca bir şey kattığını da görmedim. Yanlış hatırlıyor diyelim kibarca. Dileyen bakabilir. Bu tür karşılaştırmaları dil bölümlerinde yapıyorlar, çeşitli yüksek lisans tezleri de okudum, yapılmalı, hem meslek itibarı ve hem iş ahlakı adına önemli.

[Nasıl?] Editör olarak çalıştım ama okur olarak fikrimi söyleyeyim... Ben çevirmenin yazarın önüne geçmesinden, tarz olarak kendisini çok belli etmesinden hoşlanmıyorum. Yazarın diline ve genel üslubuna özen göstermek gerekiyor. Çizgi romanlar genellikle pulp metinlerdi, az sözcükle ve basit anlatılırlardı. Çok değişti tabii, çok çok ilginç metinler çıkıyor, grafik romanı edebiyatın bir parçası olarak gören çok fazla eleştirmen var ve hiç yanlış değil...

[Çevrilemez] bir çizgi roman olduğunu düşünmüyorum, akademik bir cevapsa istediğiniz her şey tercüme edilir ama ticari olarak bir karşılığı olmayan işler olabilir elbette, kalkışmazsınız... Yerel ve milli işlerin tercümesi her zaman zordur...Mizahi çizgi romanlar aktüelle bir bağ kurdukları için eskiyebiliyorlar filan...

[2018 yılında Bilkent'ten yüksek lisans öğrencileriyle yaptığım söyleşiden]
Related Posts with Thumbnails