Çarşamba, Eylül 05, 2012

Kışkırtmak


[Okuyucuları] kışkırtmayı seviyorum (...) Nehirden enerji almak gibi, o nehir olmak istiyorum; hızlı, akıntılı, çağlayanı olan, girdapları olan nehirler gibi. [Okuyucular benim orada olduğumu bilsinler istiyorum] Çizgi romanlarımın bir minyatür tren seti gibi olmasını istemiyorum. Ben çocukken, parmaklarımın askerler olduğunu varsayıp, yastıkların üzerinde -ki onlar karlarla kaplı dağlardı- yürütürdüm. Fakat her zaman kendi varlığımın farkında olurdum (...) Bir dalganın tepesindeki sörfçü gibi olmak istiyorum ve zirvede olmalıyım. Herkese anlaşılır olmak gibi bir kaygım olamaz. (...) İkiyüzlü olmak istemiyorum, ama benim dileğim bu. Bir süre önce tek düşüncem, bir sürü para kazanmak, meşhur olmak, muzaffer olmaktı. Fakat şimdiki isteklerim bunlar değil.

[Moebius, okuyucuları memnun etmek için çizmediğini anlatıyor]

Salı, Eylül 04, 2012

Serin...Çok Serin...
















Köy Manzaraları




Turhan Selçuk'un ilk yıllarında yaptığı işlerden, 1947 tarihli Sizin İçin dergisinde çizdiği ilüstrasyonları gördüm birkaç gün önce. Dergiyi Akbaba'nın yayıncısı Yusuf Ziya Ortaç çıkartmış, o sebeple mizah dünyasının aşina olduğu pek çok isim kadroda yer alıyor. Turhan Selçuk'un çizgileri karikatürize değil, ilginçliği bu yüzden. İster istemez dergideki bir başka ismi, dönemin gözde çizeri Şevki'nin [Çankaya] etkisinde bir çizgi bu. Hikaye ya da roman resimlemelerinde bu türden foto-realistik bir tarz (daha doğrusu bütün çizerlerden Şevki ve Sururi gibi çizmeleri) istendiği için Turhan Selçuk da buna uygun bir çizgi kullanmış.

Resmedilen köy oldukça romantik... güzel kadınlar, yakışıklı çobanlar, şırıl şırıl pınarlar, yeşil ovalar.... O yıllarda köylü kızlar benzer biçimlerde resmedilmiştir... Esmer genç kızın başında, Cahide Sonku'nun meşhur ettiği Aysel eşarbı var örneğin...En azından andırıyor...Mahmut Makal'ın Bizim Köy'ü henüz yayınlanmamış.

Pazartesi, Eylül 03, 2012

Seyrüsefer Defteri 26



Yine bir İstanbul seyahati. + Büyülü Rüzgar, 118-119'u birarada okudum. Keşke 118 olmasaymış, 119 genişletilerek iki albümde anlatılsaymış dedirti bana. + Ersin (Karabulut), Amatör'de bu hafta da ilginç bir şeyler yapmış. Hem mizah dergisi magazini hem de soft sore soap opera...Güzel güzel... (31 Ağustos). + Sinbad, tv dizisine baktım. Efektler bazen çok sırıtımış, teenage işi olmuş, o bakımdan iyi (30 Ağustos). + Fuego, İsabel Sarli kültünü seyretmek için katlandım. Yetmişli yıllar Yeşilçamı neyse Arjantin popüler sineması da oradaymış. Sarli ekzantrikmiş (29 Ağustos). + Cold Fish, sado-mazoistik bir Japon hikayesi, seri katiller, cinsellik, kan revan ve abartı (28 Ağustos). + İşten güçten fırsat buldum ve Radikal Kitap için Gazze'nin Dipnotları'nı yazdım (27 Ağustos). + Tepenin Ardı, dinamik bir film olmuş, kıt kanaat iyi iş çıkmış. Japon kırsalı diyelim. Güzel. Uzaklık ve tenhalık, şayia ile kızartılınca iyi film çıkıyor (26 Ağustos). + Kichka'nın İkinci Kuşak-Babama Söylemediklerim grafik romanını okudum. İlginç, sevimli, türün hakkını veren bir albüm. Bir şeyler yazacağım (25 Ağustos). + Polanski'nin Che? (1972) filmini seyrettim, bilmiyordum. Manara'nın referanslarından biriyle karşılaştığınızı anlıyorsunuz, o açıdan ilginç (23 Ağustos). + Whores Glory, global alt kültürlerü anlatan bir belgesel, bazen çok enformatik bazen gereksiz uzun (22 Ağustos). + My week with Marilyn, merak ettiğim bir filmdi, beğendim. MM mitini işlemişler ama asıl oyuncu dünyasını iyi resmetmişler (21 Ağustos). + Safe House, finalde fena tavsıyor, e konu klişe filan ama başarılı bir aksiyon, tempo harika (20 Ağustos). + The Cabin in The Woods film öyle bir yere geliyor ki hey millet efekte doyacaksınız iddiasına giriyor, ne konu ne de derinlik var tabi, hepsi varmış gibi...Geeker filmleri ep.2489 (19 Ağustos). + [REC]³ Génesis, Malthus nüfus tahminlerini zombiler üstünden yapmalıymış, seyrediyorsun sürekli aksiyon ve telaş var, ama film yok be Ahmet abi (18 Ağustos). + Yongseoneun Eupda, yine bir Kore thriller'ı. Yine kan yine revan, yıkılıyor...ama vasat. Meraklısı için: I Saw the Devil'in çok gerisinde... (17 Ağustos). + Tajomaru'yu seyrettim, epeyce kötü ama yine de bir şey var diyorsun, gelenek vehmi, derinlik vs meğer Akutagawa uyarlamasıymış (16 Ağustos). + Tuhaf filmmiş, Takeshis'... Komik sahneler ve tekrarlar var (15 Ağustos). + Scalene, altı okka dramdan iki çekirdek iki çıt çıt sinema (14 Ağustos). + İstanbul yolculuğu, dört toplantı. + Haywire, oyuncuları için seyrettim, meğer Soderbergh filmiymiş, güzel aksiyon var ama çoğu zaman inandırıcı olamamış, hikaye hiç anlaşılmıyor (13 Ağustos). + Flying Swords of Dragon Gate, uçuşan kılıçlar, bale, bir sahne çekeceğiz kırk yıl konuşulacak hayranlığı (12 Ağustos). + The Hunger Games, yok medya eleştirisi yok Survivor izlencesi şu bu...Benim ilgimi taktik ve tetkik çekti, o aşk ve manevralar olmasa, çekilmezmiş (11 Ağustos). + Wrath of the Titans, kaslı oyuncular, orta yaşlı tiyatro kökenli baba star, güzel kız, bir çocuk oyuncu, haset ve kan, kılıçlar efektler (10 Ağustos). + Get the Gringo, hikayenin geçtiği hapishane mekan olarak enfes, başroldeki küçük çocuk harika, gerisi aksiyon klişesi..Mel Gibson eğlencesi (9 Ağustos). + Fetih 1453, senaryo mühim değil, asıl maharet efektlerde fikri üstüne kurulmuş (8 Ağustos). + The Flowers of War, yer yer harika sahneleri var, film çok duruyor bazen, klostrofobik ama bu hissi vermiyor, anlatıcının sesi olmasa da olurmuş (7 Ağustos). + Journey 2 The Mysterious Island, 3D ticareti, hemen unutulacak çocuk ergen filmi (6 Ağustos). + Superman vs The Elite, "Ben senin gibi değilim, kimseyi öldürmem", Süpermen kötüleri finalde yüksek binaların altında, caddede döver! animasyon teknik olarak iyi değil, hikaye pedagojik (5 Ağustos). + This Means War, İki ajan, sarı kız için kavga eder komedisi ve çat çut aksiyonu, geçelim (4 Ağustos). + Jurassic Shark kötü film ve cavs kontenjanı, traş! (3 Ağustos). + I Spit on Your Grave, Boris Vian uyarlaması, ilginçmiş, beklentilerim yüksek değildi, beğendiğim sahneleri çok oldu (2 Ağustos). + Sevimli Kahraman, klişe bir animasyon, aptal erkek, erkeksi kararlı kıza gönlünü kaptırır (1 Ağustos).

Pazar, Eylül 02, 2012

Dünya Turu
















Gazze Siyaha Boyalı Bir Ev




Sacco, "çizgi roman gazeteciliği" olarak Türkçeleştirilebilecek  Comic Journalism türünde albümler yapan bir auteur. Kendini tanımlarken gazeteciliğini mutlaka vurgulamayı tercih ediyor zaten. Hakkında yazılanlara bakılırsa, Aziz Nesin iyi değil çalışkan bir yazar olduğunu vurgulardı ya hep... Sacco'nun da iyi bir çizer olduğundan hiç söz edilmiyor.  Böyle bir beklenti de yaratmıyor. Röportajlarında sanat ya da estetikten ziyade siyasete ve habere ilişkin konuşuyor. Çalışmalarının bütününe bakılırsa, kendini her albümünde geliştiren bir çizer, belgeselci bir tutumu olduğu için sayfalarını teferruatçı bir titizlikle kuruyor. Mekân, kıyafetler, yaşanan yere ait detaylara (duvar yazıları, reklam panoları, diyalektler) başvuruyor. Kolay çizen-ilk bakışta kendine hayran bırakan çizerlerden değil. Sacco anlattığı hikâyelerle hatırlanan bir çizer. Gerçeğin, haberin, savaşın ve dramın yanı başında durarak zaten ne denli cesur olduğunu gösteriyor bize. Bir tür savaş muhabirliği denebilir yaptığına. Bosna ya da Filistin gibi savaş bölgelerine giderek sıradan insanlarla uzun uzadıya röportajlar yapıyor. Onlarla yaşıyor, gündelik hayatı paylaşıyor. Fotoğraflarını çekiyor, ses ve görüntü kayıtları yapıyor. Sonra o oluşturduğu arşivden faydalanarak bir çizgi roman albümü çıkarıyor.

Gazze’nin Dipnotları’nda daha değişik bir şey denemiş. 1956 yılında yaşanmış, bugün hatırlanmayan bir katliamı araştırmaya koyulmuş. O günlerin tanıklarını bularak konuşmuş. Yaşanmış ama unutulmuş bir olayı eskilerin deyişiyle dökü-drama biçimde hikâyeleştirmiş ama bunu düz bir biçimde yapmamış. Bir yandan anlatılanların doğru olup olmadığını sorgulamış diğer yandan günü yaşayan Filistinlilerin gündelik sorunlarına kendilerini tanımlayış biçimlerine odaklanmış. Ahalinin öfke, hezeyan ve yakarışlarını anlatmış bize. Bu İntifada, Gazze şeridi, Arap tarihi, İsrailli askerler, FKÖ ve cenazeleri resmetmek anlamına geliyor. Doğrusu diğer albümleriyle kıyaslandığında kendiyle alay eden, insan olarak hikâyenin bir parçası olabilen Sacco’yu göremiyoruz pek. Sarkastik, kaçmaya hazır, başka dertlerini önemseyip hatırlayan Amerikalı gazeteci karikatürünü ötelemeyi tercih etmiş. Gazze’nin Dipnotları kolay okunmuyor, okurunu zorlayan, emek isteyen türden bir albüm. Anlatılan hikayelerin (röportajların) ve anlatıcıların ana hikayenin önüne geçmesini istememiş Sacco. Kendisini de bir “karakter” olarak hikayesiyle birlikte metne katmadığı için albüm, yarı akademik bir belgesele dönüşmüş. Bir sözlü tarih çalışması, siyasi antropolojiye özgü sahanın içinde olma arzusu ve gazetecilik birarada duruyor demek lazım. Kim doğruyu söylüyor? Benimle konuşan insan ne kadar doğru hatırlıyor? sorularını mühimseyen Sacco, bu noktada kendini de zorlamış. Nesnel olmaya çalışmak ister istemez hikâyeyi öteler çünkü. Anlaşılan o ki, özellikle Yahudi medyasından gelen eleştirilerden hayli etkilenmiş. Gerçeği aradığını göstermek istemiş. Anlaşılabilir bir çaba ama bir handikap olmuş bazen...

Filistinlilerin unuttuğu ya da hatırlayamadığı bir katliamı anlatıyorsunuz, öyle ki, hikâyedekiler dahi sizi umursamıyorlar. Bir Amerikalı aralarında dolaşıyor ve onlara geçmişle ilgili sorular soruyor. Bu noktada güvenilmediğini şüpheyle kendisine bakıldığını ya da bazen hiç önemsenmediğini iyi betimliyor. Filistinlilerin aktüel dertleri var, didişiyor, öfkeleniyor ve mutlak bir huzursuzlukla yaşıyorlar. "O zaman da kötüydü şimdi de kötü" derken bile günü yaşıyorlar. Herkes duvar dibine sıralanan cesetleri, cenaze törenlerini, nişancıları, bombaları, tankları iyi biliyor. Batı tarafından aldatıldığına inanan, kızgın, yaralı, ölümün eşiğinde duran insanlar hepsi. Eylemin ahlakı dendiğinde karşı tarafın gaddarlığından söz açıyorlar. Savaş hikâyesini anlatmak hep zordur, yas süreci bitmemiştir. Her iki tarafta da acılı hikayeler ve türlü gayri insani eylemler vardır. İnsanlar ne kadar haklı ve acılı olduğunu tekrarlar. Kitleler intikam hisleriyle size bakarlar ve iletişim imkansız ölçüsünde kıtlaşır…Sacco hikayelerinde de hemen hiç kimse başka bir hayatı hayal edemiyor, ölümler ve öldürülmeler rutin bir edayla anlatılıyor. İntikam konuşmaları, beddualar, mülteci kampları, kimlik kontrolleri, gece vakti atılan silahlar, pencereden uzakta oturmak, ağlayan kadınlar, kesilen kulaklar, yakarışlar normalmişcesine hayatın içinde akıyor. Sacco, birileriyle konuşurken insanların evlerde toplandığını, çay ve sigara içerek konuştuklarını, bağdaş kurarak uzun oturarak kahırlanarak lafladıklarını betimliyor. O sayfalarda gri ve siyahı, anlatılan atmosferi ve dramatik hatıraları pekiştirecek ölçüde maharetle kullanıyor. Yer sofralarını, kilimleri, terlikleri, minderleri, fincanları televizyonun yerini doğru istifliyor. Belgeselci hassasiyetini eksik etmiyor metninden.

Sacco, asıl hikayesinin epeyce etrafında dolaşmayı tercih etmiş, hatta o hikayeyi farklı biçimlerde yeniden ve yeniden kurmuş. Hafıza ve hakikat meselesini bilerek öne çıkarmış ama asıl hikayenin sarsıcı yönü ne yapılsa eksilmiyor. İsrail askerlerinin yetişkin erkekleri meydanda, bir okul bahçesinde toplayarak yaşattıkları ölümcül şiddet insanın içini sızlatıyor. Korkunç olan şu, acı ve korku hiç azalmış değil bugün. O günleri anlatanlar aralıklarla gözyaşı dökseler de onları dinleyen, bugünü yaşayan Filistinliler kemikleşmişler, dram için ayıracak vakitleri yok, intikam diyorlar, nasıl kazanırız, nasıl canlarını yakarız? Ne desek az, Gazze siyaha boyalı bir ev. 

Radikal Kitap, 31.8.2012

Cumartesi, Eylül 01, 2012

Ölüsü Bile Para Eder

















Pulp edebiyatı, ölümü sever. Ölüm ve cinayet olmadan hikaye anlatmaz. Güzel bir kadının ölecek olması mutlaka ilgi çeker ve o güzel kadın ölecekse de ölürken erotik çağrışımları olan bir biçimde ölür. Ölüm ve şehvet bu dünyanın hempalarıdır.
Related Posts with Thumbnails