Pazar, Şubat 22, 2026
Cumartesi, Şubat 21, 2026
Performe edilen
![]() |
Cuma, Şubat 20, 2026
Güfteye Sığmayan Israr
![]() |
Ayaküstü bir şeyler söyledim ama soru evde öylece kaldı. Akşamüstü bir şarkı açtım, eski, damardan bir güfte. Kelimeler tanıdıktı ama ben başka bir zamandaydım, sanki insanlar aynı dili konuşuyorlar ama aynı şeyi yaşamıyorlardı.
O şarkılarda ayrılık olur, acı olur, beklemek olurdu filan ama mutlaka bir bitiş de olurdu.
Bugünse ayrılamama diye bir duygu var. İnsanlar ilişki yaşamıyor ama ilişkiden de çıkamıyor: mesajlar sürüyor, telefonlar silinmiyor, engeller açılıp kapanıyor, son konuşmalar bitmiyor. Üstelik bir teki bile romantik yaşanmıyor.
Bu sentimantal bir ısrar değil, psikolojik bir kuşatma. Klinik literatürde buna “ısrarlı iletişim” ve “ilişki sonrası taciz” diyen çalışmalar var. Eskinin dünyasında bu davranış “sevdiği için yapıyor” diye okunabilirdi. Oysa bir ilişki bittikten sonra sürekli mesaj atmak, açıklama istemek, sosyal medya üzerinden gözetim kurmak romantik değildir, çıkış bırakmayan bir baskıdır.
İlginç olan şu: taciz edilen taraf çoğu zaman kendini zalim gibi hissediyor. Çünkü taciz romantik cümlelerle konuşuyor: “Ben sadece konuşmak istiyorum”, “hiç mi hatırım yok”, “beni tanıyorsun.”
Romantik kültür bize “vazgeçmeyen kazanır” diye bir yalan öğretti. Oysa vazgeçmemek çoğu zaman gerçeği inkâr etmektir. Birini sevmeyi bırakmak zor olabilir fakat onun hayatından çıkmayı reddetmek artık sevgi değildir.
Eski şarkılar acıyı geçmiş zamana taşırdı. Hatıra güvenli bir mesafeydi, insan üzülür, sonra yaşadığı şey hikâyeye dönüşürdü. Şimdi ise hikâye oluşmuyor, sahne kapanmıyor. Aynı an küçük değişikliklerle yeniden kuruluyor.
Belki de o müzik eskimedi. O şarkıları mümkün kılan ilişki biçimi ortadan kalktı.
Perşembe, Şubat 19, 2026
Boks ve Fantezi
Çarşamba, Şubat 18, 2026
Yüksek Nüks
![]() |
O geceden bana kalan tek şey “nüks” sözcüğü oldu. Böyle bir kullanım varmış ve ben hiç bilmiyormuşum. Meğerse bir hastalığın tedaviye rağmen kısa sürede ve sık biçimde yeniden ortaya çıkma eğilimini ifade ediyormuş. Kanser hastaları (bunu mahcubiyetle yazıyorum) bunu iyi biliyormuş mesela. Nüksetmek anlamında relapse karşılığı olarak kullanılıyor.
Kurcalayınca şunu anladım: hastalıkta ya da kişilik bozukluğunda nüks, semptomların iyileşmeden sonra yeniden ortaya çıkması demek. Yüzeysel bir iyileşme olmuştur ya da kişi aynı koşullara geri dönmüştür, nükseder. Bazen de semptom kimliğin bir parçası hâline gelir, yine nükseder.
Şöyle anlatayım: tedavi edilen şey çoğu zaman sorun değil, sorunun verdiği rahatsızlıktır. Kanseri değil, kanserin verdiği rahatsızlığı tedavi etmek gibi yani. Rahatsızlık geçse bile sorun geri döner.
Şunu düşünün: sosyal medya çağında insanlar birbirinden ayrılıyor ama stalka devam ediyor, “bir daha bakmayacağım” dese de profiline giriyor, dijital detoksu üç günde bozup aynı polemiğe tekrar tekrar devam ediyor. “Bir daha asla” cümlesinin ne kadar güvenilmez olduğunu hepimiz biliyoruz. Buna irade bozukluğu mu diyeceğiz, yoksa normalleşmiş nüksler mi?
Memleketi ve popüler kültürü anlamaya çalışan biri olarak kavramı bu çerçevede düşünmeye başladım. Bir yere vardığımı iddia etmiyorum ama şunu fark ettim: terapötik alan artık tam iyileşme vaat etmiyor. “Bunu tamamen bitiremeyiz ama yönetebiliriz” deniyor. Terapi ve ilaç yardımıyla kontrollü bir hayat öneriliyor.
İronik elbette. Çünkü yönetilebilir sorun, sürdürülebilir sorun demektir.
Salı, Şubat 17, 2026
Yılan, Elma ve Havva
![]() |
Hikayeye göre Tanrı bahçesinde neredeyse her şeyi serbest bırakır, sadece tek bir sınır koyarak iyi ile kötüyü bilme ağacından uzak durulmasını ister. Bu yasak, ahlâk dışı bir davranışı değil, daha temel bir şeyi, bilginin sınırını tarif eder. İnsan cennet bahçesinde yaşayan bir canlıdır ama henüz kendini görmez, zamanın içinde yürür ama ölüm fikrini taşımaz vs. Masumiyet burada erdemden çok cehalete benzer ki bu sahiden de olağanüstü bir ayrımdır. Her bebeğe baktığımda aklıma bu gelir.
Yılan bu yüzden bir canavardan çok bir soru gibi girer sahneye. Mit tam da burada kırılır. Yılan bir tartışma açar: itaat mi etmeliyiz yoksa her koşulda anlamaya mı çalışmalıyız?
Popüler anlatılarda yılan şeytandır, yılan kılığına girmiştir. İlk metinlerde şeytan var mıymış pek soran yok. Yılanın yaptığı şey yalnızca emri tartışmaya açmaktır. Bana ilk okuduğumda tuhaf ve eğlenceli gelen soru cümlesi kurar: “yemeyecek misiniz gerçekten?” Kurnaz bir soru, çünkü yorum içeriyor. O yorumla beraber insan Tanrı’yı ilk kez düşünmeye başlar.
![]() |
Bu mesel, popüler hafızada bir “yasak elma” masalı gibi de dolaşır: bir elma, bir kadın, bir yılan, sonra ceza, utanç, kovuluş gibi anlatılır. Ne var ki metinler elma demez, sadece “meyve” der. Türü hiçbir yerde belirtilmez. Elmanın sahneye çıkışı Ortaçağ kilisesinin yorumudur. Elma (veya meyve) bir yiyecek değil, geri dönüşü olmayan bir bilgidir. İnsan onu yediği için değil, yedikten sonra masum kalamadığı için cezalandırılır.
Havva burada suçlu değil, yorumlayan ilk insandır. Merak eder, düşünür ve kendi bilinciyle karar verir. Onun kararıyla birlikte “kendini bilme” gelir, yapıp ettiklerinden dolayı mahcubiyet, pişmanlık ve vicdanen sorgulama gelişir.
Elma besin değildir, düpedüz bir zihinsel eşiktir. Yenilen şey bir lezzet değil, bir ayrımdır: İyi ile kötü, ben ile dünya, çıplaklık ile utanç, yaşam ile ölüm arasında farkı bilmeyen insanı tarumar edecek bir eşiği atlamaktır… Meyve insanın diline değil, zihnine karışır.
Yılan ve Havva bu yüzden bana ilk entelektüel tartışmayı yapan varlıklar gibi gelir. Mecazen söylüyorum, elmayı iştahla değil, merakla ısırırlar.
Cennetten çıkarılmak coğrafya değiştirmek değil, tür
değiştirmektir: doğanın saflığından kültürün yorgunluğuna geçilir. Yaşanan yer artık verilen
değil, kurulan bir yerdir. Doğum sancısı başlar, çünkü yaratmak bedelli bir
eylemdir. Ölüm fikri başlar, çünkü zaman artık yalnız akmaz, sayılır.
Siyasi Düşünceler Tarihi’nin bu meselle başlaması
gerektiğini düşünürüm. Yazmadan edemeyeceğim, Havva, yılan ve elmayı
konuşurken, adını hatırlayamadığım bir öğrenci muzip bir yorum yapmış, “anladığım
kadarıyla cennette kimse soru sormuyor” demiş, sınıfı güldürmüştü.
Kaşın gözün oynamasın Mıstık abi, yeri geldi anlattım, lütfen ama…
![]() |
Pazartesi, Şubat 16, 2026
Leaving Las Vegas
![]() |
Normalde bir aşk hikâyesi burada başlar, biri diğerini kurtarmaya çalışır. Bu filmde kurtarma filan olmaz. Kadın onu ayıltmaya çalışmaz, adam iyileşmeye söz vermez. Birbirlerinin sonuna müdahale etmemeyi seçerler.
Zamanla başka bir şey fark edilir: Birlikte olduklarında huzurludurlar, iyi oldukları için değil gerginlikleri azaldığı için bunu yapıyorlardır. Adam içtiğinde uysallaşır. Kadın adamın yanında sakinleştiği için onu durdurmaya çalışmaz. Çünkü adam değişirse ilişki de değişecektir. Filmin tuhaflığı burada: Birbirlerini değil, birbirlerinin işlevini kabul ederler.
Alkol bağımlıları, akademik ifadeyle söylersek, nöropsikolojik anlamda bizlerden farklı bir biçimde aşık oluyorlar. Bağımlılık alışkanlıklarını başka bir nesneye, bu kez bir insana yönlendiriyorlar.
Alkol, biliyoruz ki, bir bağımlı için kaygıyı düşüren, yalnızlık hissini geçici olarak azaltan ve kendisini yapay olarak değerli hissetmesini sağlayan bir “uyuşturucu.” Beyin bunu bir düzenleme yöntemi olarak kaydediyor, ezberliyor.
Aşk demişken, bağımlılık bir maddeye aşık olmak filan değil elbette. Bağımlılık, beynin ödül-rahatlama devresinin kısa yoldan çalışmayı öğrenmesi demek. Bağımlı insan ilişkilerinde de aynı duyguyu düzenlemeye çalışıyor. Onlar için sevgili (partner) bir insan değil bir regülasyon aracı oluyor.
Bir bağımlı için yakınlık sakinleştiriyor, ayrılıksa panik yaratıyor, sevgili tıpkı alkol gibi bir tür düzenleyici madde haline geliyor. İlişki, dopamin ve stres hormonlarının iniş çıkışıyla gelişiyor. Coşku ve tensel yapışmayla başlayan ilişki yaşanması kaçınılmaz olan bir krizle mutlaka kopuş ve çöküşe dönüşüyor. Terk edilme korkusu, kıskançlık krizleri, sürekli sınama ve sınanma, güven krizleri, barışınca aşırı rahatlama ilişkinin normalleri haline geliyor.
Mutluluk ile nörolojik rahatlama karışıyor diyelim. Böyle ilişkiler dışarıdan tutkulu görünse de içeriden oldukça mekanik gelişiyor. Bağımlı olan partnerini kaybetmekten çok kendini denetleyemeyeceği bir boşluğa düşmekten korkuyor. Bu yüzden ayrılıklar yas değil, yoksunluk krizine benziyor.
Alkol bağımlısının ilişkisi çoğu zaman sevgiye benzeyen bir şey üretse de bu bildiğimiz anlamda sevgi değil. Çünkü sevgi iki kişinin birbirini görmesini gerektirir. Bağımlılıkta ise biri diğerini görmediği gibi sadece ve sadece kullanır. Bazen merhametle, bazen çaresizlikle, bazen gerçekten iyi niyetle… ama yine de kullanır. İlişki bitince duyulan şey kalp kırıklığı değil, regülasyon sisteminin çökmesi olur. Ve kişi bunu aşk sanır.
Filmin başarısı tam da burada zaten, romantize etmeden o mekaniği göstermesinde. Anlamaktan yorulmuş, tekrar tekrar ilişki deneyimlemiş iki bağımlı, bile isteye süreci başka türlü yaşıyorlar. Birbirlerini kurtarmıyor, yalnız kalmamayı başarıyorlar.
![]() |
Pazar, Şubat 15, 2026
Chomsky
![]() |
Hedges, meselenin “yanlış kişiyle görüşmeye” indirgenemeyeceğini söylüyor ki gayet haklı. Chomsky’nin ömrü boyunca eleştirdiği iktidar ağının tekinsiz bir üyesiyle ilişki kurmasının (ve bu ilişkinin kendisine fayda sağlayacak bir yakınlaşmaya dönüşmesinin) iktidar eleştirisinin samimiyetine zarar verdiğini ve bunun bir tutarsızlık oluşturduğunu vurguluyor.
Diğer yandan tartışmanın aldığı biçim başka bir sorunu da görünür kıldı. Sosyal medya yargılamaları çoğu zaman eleştiriyi aşarak kamusal linçe dönüşüyor. Chomsky’nin hayatı boyunca ne yazdığı, ne söylediği bir anda önemsizleşiyor, tartışma bir düşüncenin değil bir figürün tasfiyesine evriliyor. Oysa biliyoruz ki, kamusal itibar (bir kere bile yitirildiğinde kolaylıkla inşa edilemeyen) geri kazanımı en zor sermaye türlerinden biridir.
Güç elitlerine ve popüler figürlere gösterilen “entelektüel merak” her zaman tek yönlü değildir. Onlarla flört etmek, hasbihalde bulunmak zarar verici sonuçlar içerebilir. Temas yalnızca meşrulaştırma riski taşımaz, aynı zamanda hiyerarşiyi ve eşitsizliği normalleştirir, doğal bir ilişki biçimi haline getirir.
Sosyal medya çağında entelektüeller görünür olabilir ama sahiden muhatap buldukları söylenemez. Gündemin kaotik hızında sakin ve mesafeli düşünceler bir karşılık bulmuyor, bağıran, alay eden ve hüküm veren sözler dikkat çekiyor. Okunma, "görülme" ya da işitilme ihtiyacı karşılanmadığında kamusal figürler giderek daralan bir çevreye hapsoluyor.
Bir parantez açıyorum, bugün 97 yaşında olan Chomsky bu ilişkiyi kurduğunda da genç değildi. Ahlaki sorumluluğu askıya almaktan söz ettiğim sanılmasın, insanî koşulları hesaba katmaya çalışıyorum.
Yaşlanan entelektüellerden söz ediyorum. Yaşlılık yalnızca biyolojik bir durum değil, bir tanıklık yoksunluğudur. Ders veremez, eskisi kadar yazamaz, çevresi seyrelir, izolasyon tercih olmaktan çıkıp zorunluluk haline gelir. Bu durumda yakınlık teklif eden kişiler (kim olduklarından bağımsız olarak) giderek orantısız bir yer kaplar. Güç sahibi bir finansör, meraklı bir zengin ya da genç bir siyasetçi entelektüelin itibarını kullanır olur, örnekleri çok, fakat çoğu zaman bu kullanım tek taraflı değildir, izin verilen bir yakınlıktır.
Bu nedenle meseleyi yalnızca bir ahlaki çelişki olarak göremediğim gibi onu da ortadan kaldırıyor demiyorum. Chomsky’nin hatası kamusal bir hatadır, ne ki, onu yalnızca ikiyüzlülükle açıklamak, yaşlılık, yalnızlık ve muhatap ihtiyacı gibi insanî boyutları görmezden gelmek olur. Bazı entelektüel kırılmalar çıkarın değil, kabul edelim, muhatap bulma arzusunun sonucudur.
![]() |
Cumartesi, Şubat 14, 2026
Hayat Kısa...
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Cuma, Şubat 13, 2026
Kopya Kağıdı
![]() |
Herkes kopya çekiyor ve kimse bunu sorun etmiyorsa, “kopya” artık başka bir anlama evrilmiştir. Çünkü kopya başkasına ait bir “eseri” kendine aitmişçesine üretmektir. Bu anlamıyla kopya, bir norm ihlalidir: başkasına ait bir fikri çalmak, onu kendininmiş gibi kullanmak ve ahlaki ya da hukuki sınırları aşmaktır.
Ama bu sorun edilmiyorsa, yani suç yoksa, doğal olarak ihlal de yoktur. Suçlama ortadan kalktığında, kopya bireysel bir ihlal olmaktan çıkar, kolektif bir üretim biçimine dönüşür. Böyle bir zeminde ne sanat üretilir ne de özgünlükten söz edilebilir. Utanılmıyorsa, mesele iş yoğunluğuna, vakitsizliğe ya da düşük kazançlara bağlanıyorsa, kimse özgünlük talep etmiyorsa, yapılan şey artık kopya değil, bir tür aktarımdır.
Burada sözünü ettiğim aktarımı, transmission anlamında bir dolaşım olarak tanımlayabilirim. Fikirlerin, biçimlerin, desen ve imgelerin serbestçe dolaşımda olduğu, kopyalanabilirliğin meşru kabul edildiği bir süreçten söz ediyorum. Suçlama içermediği için bu pratik, kopya olarak adlandırılmaz.
Bu aktarım rejimi, modern anlamda özgünlük fikrinin henüz yerleşmediği dönemlere ait bir pratiktir. Atölye sistemlerinde, ustadan çırağa geçen çizim kalıpları, ikonografik şemalar ve anlatı yapıları bireysel mülkiyet olarak değil, kolektif bir repertuar olarak kabul edilirdi. Burada değer, yenilikte değil, süreklilikte aranırdı. Dolayısıyla benzerlik suç unsuru değil, aidiyet göstergesiydi.
Modern telif rejimiyle birlikte bu aktarım biçimi ahlaki bir çerçeveye oturtuldu. Özgünlük, estetik bir ölçüt olmaktan çok hukuki bir zorunluluk hâline geldi. Bu noktadan sonra kopya, üretim sürecinin doğal bir bileşeni olmaktan çıkıp, gizlenmesi gereken bir kusur olarak kodlandı. Türkiye’de çizgi roman pratiğinin bu geçişi hiçbir zaman tam olarak içselleştirememesi, kopyanın hâlâ bir “suç” değil, bir “çalışma yöntemi” olarak görülmesine yol açtı.
Piyasa, özgün olanı değil, devamlılık adına üretilen “aktarımı” ödüllendiriyordu. Yabancı çizerlerden çalınan çizgi dili, estetik bir miras değil, hız, verimlilik ve tanınabilirlik üzerine kurulu bir görsel ekonominin sonucuydu. Kopya burada hırsızlık değil, mesleki refleks olarak görülüyordu. Kimse, kimseyi suçlamadı, akla dahi gelmedi. Ne üreticiler arasında bir tartışma yaşandı, ne yayıncılar ve editörler etik ve hukuki bir endişe duydular.
Tam da bu yüzden, mevcut üretimlerden estetik bir kırılma veya bize özgü bir çizgi roman geleneği çıkabildi. Dolaşımda kalan kalıplar ve durmaksızın kendini tekrar eden bir piyasa mantığından başka bir şey yaşayamadık.
Okuyana not: Bu yazıyı 1993 yılında Koloni fanzini için yazmışım. Yalan yok biraz elden geçirdim ama anafikri özellikle korudum. Çok uzun yıllar geçtiği için neyi önemsediğime daha çok dikkat kesildim. Genelleme yapmışım, asıl derdim çizgi romanla ilgili bir “tarihyazımı” kurabilmekmiş… Halen de çizgi romanla ilgili içime sinen bir şey yazabilmiş değilim. Metinle ilgili iki not düşeyim, birincisi, kopyayı bireysel bir ahlaki kusur olarak görmek, eleştiriyi kişiselleştirir, yapısal bir pratik olarak ele almaksa bana eleştiriyi genişletmek gibi gelir, halen de aynı fikirdeyim. İkincisi, bir üretim alanının genel karakteri, istisnalar üzerinden değil, baskın pratikler üzerinden anlaşılır ama metni yeniden okurken kopyayı bir “mesleki refleks” olarak tanımlayarak, özgün üretim çabası gösteren çizerlere karşı haksızlık etmiş olabilirim gibi hissettim. Yaşlanıyorum.
Perşembe, Şubat 12, 2026
A Short History of Comics in Turkey
![]() |
At the same time, the period witnessed the creation of
several influential works, including Karaoğlan by Suat Yalaz, Abdülcanbaz by
Turhan Selçuk, and Sezgin Burak’s Tarkan. In these decades, comics frequently
appeared in newspapers as daily comic strips and were later compiled into
book-length editions. Children’s magazines and other periodicals also provided
an important venue, and artists often adapted narrative length and format to
the editorial profile of each publication and its readership.
Across much of the twentieth century, Turkish comics and
comic strips were frequently associated with historical themes, heightened
prose centered on heroic figures, and varying degrees of erotic content. Many
major newspapers (Hürriyet, Milliyet, Akşam, among others) maintained
designated spaces for comic strips, including historical serials. Comic strips
also contributed to the broader visual design of newspapers. Before the 1970s,
printing constraints limited the routine use of photographs, and newspapers
relied heavily on drawn material-caricatures, vignettes, portraits,
illustrations, and decorative elements. Several artists worked across these
formats, including Suat Yalaz, Bedri Koraman, and Turhan Selçuk; within the
newspaper economy, comic strips could function as both high-visibility content
and a source of royalties for their creators.
From the 1970s onward, improvements in printing
technology and the increasing prominence of photography altered the visual
landscape of the press. Over time, this shift reduced the centrality of comic
strips in newspaper design and, in many cases, the economic conditions under
which they were produced. Although comic strips continued to appear, their role
and visibility within the newspaper industry changed relative to earlier
decades.
The magazine Gırgır is often discussed in relation to
these broader transformations in print culture. Its rise is frequently linked
to improved printing capacity, expanding distribution networks, and the
availability of financial backing from media owners. Developments associated
with offset web printing increased the feasibility of producing
high-circulation newspapers and magazines with extensive photographic and
illustrative content. In the early 1970s, Gırgır emerged as a humor magazine
combining comedic and, at times, political and erotic elements. Beyond its
cultural identity, Gırgır is widely recognized for its commercial impact and
for providing an institutional platform in which many artists developed
careers. Its success also coincided with the emergence of other humor magazines
that combined caricature with humorous comic strips.
In the last several decades, humor has been among the
most visible genres in Turkish comics. Examples frequently cited in this
context include Oğuz Aral’s Utanmaz Adam (“Shameless Man”), İlban Ertem’s Küçük
Adam, Bülent Arabacıoğlu’s En Kahraman Rıdvan, and Nuri Kurtcebe’s Gaddar
Davut. These works commonly employ irony and satire and often draw on adventure
structures and exaggerated character types. In accounts of the period, Gırgır
and other humor magazines such as Çarşaf, Limon, and Fırt are sometimes described
as reaching very high total circulation figures. In any case, their prominence
is widely considered to have expanded the range of visual styles and narrative
approaches visible in popular print culture. Artists frequently associated with
this productive period include Galip Tekin, Suat Gönülay, Kemal Aratan, and
Ergün Gündüz.
From the late 1980s into the 1990s, print media in Turkey
faced significant competitive pressure from television, including the expansion
of commercial channels. Several commentaries from the era describe sharp
declines in circulation relative to the previous decade. In this context, some
magazines repositioned themselves by emphasizing themes, language, and forms of
representation less likely to appear on television. This development shaped the
tone of certain comics and, in some strands of humor publishing, contributed to
an increased use of grotesque imagery and deliberately transgressive content.
A magazine often referenced in discussions of this period
is L-Manyak. It is typically characterized as a humor magazine oriented toward
buffoonery and provocation, including the use of obscenity and scatology as
stylistic devices. Its recurring targets include social predators, braggarts,
the wealthy, gluttony, aggressive ambition, and opportunism linked to sexual
attraction. Descriptions of the magazine also note a relative avoidance of
conventional political satire compared to some earlier humor periodicals, while
covers and interior material frequently foregrounded grotesque characters as
well as comedic depictions of violence and sexual practices. In interpretive
accounts, the magazine’s vulgar register is sometimes framed as a mode of
social critique, with recurring motifs such as hostility toward oppression,
fantasies of escape from mass society, suspicion toward agendas and
institutions, explicit desire, hedonism, generalized mistrust, and indifference
to money.
In later years, some contemporary Turkish comics—particularly within humor publishing—have been discussed as operating in the shadow of this aesthetic and editorial turn. Commentators often highlight shifts toward denser page layouts, highly detailed backgrounds, and a stronger emphasis on visual saturation, in contrast to the minimalist editorial sensibilities commonly associated with Oğuz Aral. Works often cited in this context include Bülent Üstün’s Kötü Kedi Şerafettin (“Şerafettin the Bad Cat”), the “Martyrs” series by Memo Termbelçizer, and Oky (Oktay Gençer) Cihangir’de Bi Ev (“A House in Cihangir”), which presents Cihangir as a bohemian’s district of Istanbul and foregrounds adolescents’ sexual and emotional relationships. Other examples include Cengiz Üstün’s grotesque works that invert horror-film logic, such as Kunteper Canavarı (“The Kunteper Monster”), and Gürcan Yurt’s Turkish adaptation of Robinson Crusoe (Robinson Crusoe ve Cuma, ). In more recent discussions, artists such as Bahadır Baruter, Kenan Yarar, and Ersin Karabulut are also frequently mentioned.
It is also useful to note several creators whose works
have remained prominent across decades of local production. Suat Yalaz’s
swashbuckling serial Karaoğlan (1962) and Turhan Selçuk’s Ottoman-era figure
Abdülcanbaz (1957) became long-standing reference points and circulated across
multiple platforms. Sezgin Burak’s Tarkan is often singled out for its
imaginative settings and distinctive visual approach. Ratip Tahir Burak is
widely regarded as a highly skilled draughtsman, sometimes discussed as exerting
influence through drawing rather than through narrative construction; he is
frequently identified as a model for artists associated with the Gırgır
generation. Oğuz Aral’s Utanmaz Adam is similarly cited for its scripting and
story construction. Engin Ergönültaş (b. 1951) is often discussed as
influential for his use of the figure of the hınzır—a boorish, unfeeling
trickster—and for a mode of “literary visuality” combining verbal and graphic
registers. Many accounts of contemporary Turkish comics situate current
production within the longer lineage shaped by these figures.
![]() |
Çarşamba, Şubat 11, 2026
Algoritmanın Mahkemesi
![]() |
Epstein sadece bir isim. Tehlikeli ve tekinsiz biri, fakat asıl mesele, dahil olduğu networkle ilgili. Suçun kendisi kadar, o suçun sürdürülebildiği (suçluya dokunulamayan) bir yapıdan söz ediyoruz. Skandalı ortaya çıkartan medya bu yapıyı görünürleştirebilir ama sonlandıramaz. Çünkü medya okur için değil, reklamveren için “çıkar”, her koşulda sermaye ve siyaset baskısı altındadır.
Mahkemeler de o networkü yargılayamaz. Hukuk, iddialarla değil, açık, ispat edilebilir ve tahrif edilmemiş delillerle ilerler. “Bulunamayan” görüntülerle, “herkes biliyordu” türü iddialarla karar veremez. Bu tür dosyalar ahlaken yıkıcıdır ama hukuken kırılgandır. Panama Papers ya da WikiLeaks’te ne olduğunu hatırlayalım: büyük ifşalara karşın yapısal bir sonuç alınamadı.
Gerçek bir adaletin bir meşruiyet krizi yaratacağını kabul edersek, neden bir yere varılmadığını da anlarız. Adalet, siyasi ve iktisadi güçle karşılaştığında ürkekleşir. Dikkat ederseniz, kimse gerçeği doğrudan inkâr etmiyor, onu bir gürültüye boğuyor.
İddialar sürerken ve çoğalırken, yeni skandallarla odak dağılırken “nasıl olsa bir şey çıkmayacak” duygusu yerleşir. Şimdiki zaman gündemlerinin “kısa” olduğunu bilen siyasi iktidarlar, geçen zamanı doğal bir sansür aracı olarak kullanır, her şeyin “geçip gideceğini” bilirler. Birkaç mahkûmiyetle, birkaç günah keçisiyle dosyalar kapatılır.
Buraya kadar söylediklerimle çelişkili gibi görünen bir soruyla devam edeyim: Epstein öldüyse ya da öldürüldüyse, bu skandallar yıllar sonra neden yeniden konuşuluyor? Bu sorunun cevabı, içinde yaşadığımız zamanın ruhuyla ilgili.
Yeniden gündeme gelişini sadece Trump’a yönelik haklı hoşnutsuzlukla açıklamak yetersiz olur. Asıl mesele şu ki Epstein’in dahil olduğu networke fiilen hiçbir şey olmadı. Kimse bedel ödemedi. Bu yüzden arşivler tek tuşla paylaşılıyor. Eski videolar, demeçler, çelişkiler hatırlatılıyor. Dosya bu defa kamusal alanda yeniden “yargılanıyor.”
Bugünün insanları, anlatılanla yaşanan arasındaki farkı gördükçe fazlasıyla “dürtüselleşiyorlar”, lütfen şu iki cümlenin neden her dilde yaygınlaştığını düşünün: “öyle hissediyorum” “[gerçeği, ruhu, esası] görüyorum” cümlelerinin bu kadar popülerleşmesi tesadüf değil. İnsanlar artık daha az kanıtla ikna oluyor, öfke algoritmalarının normalleştirdiği bir ortamda daha kolay hesap soruyor ve resmî açıklamalara her zamankinden az güveniyor.
Epstein dosyasının adaletin sınırlarını ve “gerçek” denen şeyin kim tarafından tanımlandığını gösterdiği için küresel bir kriz olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu dosya kapanmayacak, hatırlatılarak yargılamaya devam edilecek. Bu nedenle önümüzdeki on yıl içinde epeyce şeyi değiştirecek bir eşikte olduğumuzu düşünüyorum. Bu baskı karşısında “oyuncular” mutlaka değişecektir. Cinsel istismarda bulunan elit suçlular ve onlara dokunamayan yargı zaafiyeti siyaseti ve haliyle popüler kültürü fazlasıyla hırpalayacaktır. Yeni bir “gerçek” tanımı yapılacak ister istemez.
![]() |
Salı, Şubat 10, 2026
Seyrüsefer Defteri 176
![]() |
Pazartesi, Şubat 09, 2026
Yahu!
![]() |
“Ya hu” neden ayrı yazılmalı diye sormadım, sorsam saldırı gibi görebilirdi, sınandığını sanabilirdi, üstelik bu yeni vurgu o öğretmene özgü bir ayrıksılık da değil, pek çok yerde rastlıyorum. Eskiden böyle bir hassasiyet yoktu, bunu içinde yaşadığımız din temelli dönüşümle ilişkilendirmek gerekiyor.
Görünen o ki, bir yanlış, gerekçelendirilerek “kural” gibi dolaşıma sokulmuş.
Anladığım kadarıyla birileri, hep olur, bir köken fetişizmiyle bir çıkarımda bulunmuş, demişler ki bunun aslı “ya hu”dan geliyor. Etimoloji ve imla, etimoloji ile gündelik dildeki söyleyiş kolay karıştırılıyor. Malum, “ben böyle hissediyorum”u artık “ben böyle düşünüyorum”dan daha sık duyuyoruz. Oysa “hissetmek” norm üretmez.
Pazartesi için “Pazar ertesi” demiyoruz mesela. “Yahu” Türkçede ünlemleşmiş, anlamı dünyevileşmiş, fonetik olarak tek kelime olmuş bir sözcük. Yani “yahu” derken “Ey O [Allah]” denmiyor. Bu bir ünlem, bir hitap değil. Çizgi romanlarla büyüyenler o ünlemi iyi bilir. Balonun içindeki sestir o, dua filan değildir. Sokağın diliyle tekkenin dili karıştırılıyor. Espri olarak “yuh” diyeceğim, yetmiş yıl önce “yuha” yazmam gerekirdi. Dil böyle bir şeydir.
Yahu’nun başına gelenleri imla tartışması sanmayın. Bu, dil üzerinden yürüyen daha geniş ölçekli kültürel ve politik konumlanışın bir sonucu. Büyüdüğüm yıllarda (bugün de büyük ölçüde öyledir) sağcılar “halk”, solcular “millet” demezdi, kelimeler tarafını belli ederdi. Burada da benzer bir şey oluyor. Günlük dilde yaygınlaşmış bir ünlem, kutsallaştırılıyor, seküler bir kullanım, tasavvufi bir kökene bağlanıyor. Ortada dili koruma çabası yok, estetik bir poz var. Etimoloji, anlamı açıklamak için değil, bugüne ait bir hassasiyeti meşrulaştırmak için araçsallaştırılıyor. Yani tartışma dil hakkında değil, dil bahane.
![]() |
Pazar, Şubat 08, 2026
İyi İlüstrasyon
![]() |
“İlginç ve iyi” olanı nasıl ayırt ettiğimi biri bana sorsa ne cevap veririm diye düşündüm. İyi bir ilüstrasyonu nasıl tanımlarım? Pek yapmadığım bir şeyi yapacağım, akademik olarak ne denmiş, nasıl denmiş diye bakmadan, kendimce mantık yürüteceğim. Affola.
Öncelikle baktığımız şeyin anlamlandırılabilir olması gerekir. İlüstrasyonun odağı net ve okunabilir değilse, baştan kusurlu bir iş çıkmıştır. İkincisi, kompozisyon ve resim içi istif bir dengeye dayanmalıdır. Ne fazlalık ne eksiklik hissi vermemelidir. İyi bir ilüstrasyon bilinçli bir kalabalık ya da bilinçli bir tenhalık içerir: işi olmayan oraya giremez. Üçüncüsü, ışığın nereden baktığı iyi belirlenmelidir. Işık, formu tarif etmek içindir. Yanlış ışık, güzeli öldürür.
Dördüncüsü, kime sorsanız “anatomi” der ama söz konusu olan sadece kas bilgisi değildir. Mesele yapısal tutarlılık ve devamlılıktır. Bilerek bozulmuş anatomi tarzın işaretidir, bilmeden bozulanı tarif etmeye gerek yoktur. Beşincisi, işçilik bir zanaat tutarlılığı gerektirir. Kararsızlık anlatıyı düşürür. Çizgi, doku, renk ve fon aynı geminin yolcuları olmalıdır. Altıncısı, ne anlattığını bilme meselesidir. Niyetiniz, ne anlattığınızı belirlemiyorsa o ilüstrasyon olmamıştır. Ne söylediğini bilmeyen iş, sadece dekor üretir.
Ve bence en önemlisi şu: iyi bir ilüstrasyon bir gerilim yaratmalıdır. Merak uyandırmalı, hatırlanmalı, tekrar baktırmalıdır. Bakarken geçip gittiğimizin farkındayım. Her şeye bakıyoruz, neredeyse hiçbir şeye odaklanamıyoruz. “Bir ilüstrasyona neden vakit ayıralım ki?” diyebilirsiniz. Görünce anlarsınız. Çünkü iyi bir ilüstrasyon baktırır.
Söyleyeceklerim bu kadar Romalılar. Dağılabiliriz.
Cumartesi, Şubat 07, 2026
Yağmacılar
Yataktaki çiftimiz konuşuyorlar, galiba erkek soruyor ve cevaplıyor: "Gece sokağa çıkma yasağının en çok neye faydası olacak dersin?" diyor ve espriyi yapıştırıyor "Nüfusumuzun çoğalmasına!"
İnsanlar katledilmiş, evleri yağmalanmış, tecavüz, hırsızlık, darp olmuş, bu sebeple şehirde gece sokağa çıkma yasağı getirilmiş...Akbaba, paralel evrende kıkırdıyor...
Mağdurlar Türk olsaydı, bu espri yapılabilir miydi?
Acaba diyorum, olup bitene karşı ırkçı bir sevinç de var mı işin içinde? Nüfusumuz filan demişler çünkü...
Yazıya "Yağmacılar" ismini seçtim, kim onlar diye sormaya gerek var mı, e işte yağmacılar bu espriyi üretenler, yayanlar, gülenler ve umursamayanlar, unutanlar desem, ne kadar abartmış olurum...
Cuma, Şubat 06, 2026
Perşembe, Şubat 05, 2026
Ayna değil Mecra
![]() |
İnternet öncesi dönemde, siyasi otoritenin denetimi altında ama yine de belirli bir özgürlük alanına sahip popüler bir mizah vardı. Bu mizah daha çok yazılı basında yaşar, devlet televizyonunda sınırlı biçimde yer bulurdu. Gırgır bunun tipik örneğidir; çok satardı ve yaygındı, çünkü Türkiye’nin en büyük basın grubunca yayımlanırdı. Hatırlarsanız, özel televizyonların ortaya çıkışıyla birlikte mizah dergileri hızla tiraj kaybetti ve birer birer kapandı. Ardından gelen internet çağı, bu dergileri nostaljik birer hatıraya dönüştürdü. Artık mizah, özel televizyonlarda ve internette varlığını sürdürüyor. Dergiler ne yazık ki, satmıyor artık.
Sansür ise her dönemde, anayasal çerçeveye, ceza kanununa ve kamusal alanın eleştiriye bakışına göre değişen biçimlerde uygulandı. Her zaman değişti yani. Gırgır, Haldun Simavi’nin gücü ve 1961 Anayasası’nın fikir özgürlüğü teminatı sayesinde büyüyebildi. “Yasama, yürütme, yargı ve Simaviler” denilen bir dönemdi o. O yıllarda çok satan Hürriyet ve Günaydın gazeteleri her gelen siyasi iktidara muhalefet edebiliyordu. Bugün ise ne Simaviler var, ne de bağımsız bir basın. Anayasa Mahkemesi bile artık bir erk gibi algılanmayabiliyor. Dolayısıyla dava ve mahkûmiyet sayılarına bakmak, bugünün sansür tablosunu anlamak için yeterli.
Mizah hâlâ toplumu yansıtan bir ayna işlevi görebiliyor mu?
Ben mizahı çok da “ayna” olarak görmüyorum. Çünkü esprilerinizin ve söyleyebileceğinizin sınırlarını, içinde bulunduğunuz yayın mecrası belirliyor. Popüler mizah, çoğunluğun değerlerine yaslanmadan var olamaz. Eskiden seküler ve milliyetçi bir mizah egemendi; Gırgır da bunun ürünüdür. Bugün ise kamusal ruh, dindar ve milliyetçi bir damara sahip. Buna hassasiyet göstermeden geniş kitlelere ulaşamazsınız.
Elbette internette ya da küçük mekânlarda bu çizginin dışında işler yapan, stand-up yapan insanlar var. Ama bakmayın siz, onlar ulusal anlamda popüler değiller, o espri evreniyle de olamazlar; popüler oldukları anda ceza ya da linç riskiyle karşılaşırlar. Bu yüzden bugünün mizahçıları topluma ayna tutmuyor, hatta tutamıyor. Kendi otobiyografik nitelikli evrenlerinde, kendilerine benzeyen seyircilere konuşuyor, kıyılarında dolaştıkları (hatta korktukları) bir toplumdan aralıklarla söz ediyorlar.
Baskı dönemlerinde mizahın rolü değişiyor mu? Daha muhalif mi, daha çekingen mi oluyor?
Mizahçılar da bizim gibi insanlar: ürküyorlar, korkuyorlar, çekiniyorlar. Bir hayatları, aileleri, geçim dertleri var. Onları siyasetle meşbu süper kahramanlar sanmayalım.
Sosyal medya, YouTube ve bağımsız dijital platformlar sansür karşısında yeni bir alan açtı mı?
Evet, açtı. Çünkü siyasi otorite genellikle popüler olana tepki gösterir. Popüler olamayan mecralar onun ilgisini ya da öfkesini o derece çekmez. Bu da oralarda çalışan mizahçılara görece bir özgürlük alanı sağlar. Dikkat ederseniz, televizyona çıkamayan ama internette çok izlenen, daha okur-yazar bir seyirciye hitap eden bir mizah türü gelişti. Bu platformlarda var olma ihtiyacı, yeni isimler ve biçimler doğurdu.
Bugünün mizahında halkın ruh halini ya da kaygılarını temsil eden bir isim veya akım var mı?
Sosyal medya çağında böyle bir “isim”, “akım” ya da “ruh”tan söz etmek güç. Çünkü ortam son derece heterojen, doğası gereği parçalı ve aşk-nefret ikiliğinde aşırı uyarılmış durumda.
Önümüzdeki dönemde Türkiye’de mizahın özgürlük alanı sizce nasıl şekillenecek?
Soru sansür ve yargılamalarla ilgiliyse, bunun cevabı, ilk demokratik genel seçimden sonra verilebilir.
![]() |
Çarşamba, Şubat 04, 2026
Crumb, Tekvin’i Niye Çizdi?
![]() |
The Guardian birkaç yıl önce Crumb’ı ayrıntılı olarak anlatan bir yazı dizisi yayınlamış ve şu spotlarla sunmuştu: “60’ların hippilerinden 90’ların film yapımcılarına ve 21. yüzyıl küratorlerine, her nesil seks saplantılı, beşeriyet düşmanı Rober Crumb’ı yeniden keşfediyor”. Aynı sayfalarda eleştirmen Simon Hattenstone, “Crumb kırk yıldır en aşağılık arzularımızı çiziyor. O profesyonel bir sapık, çizgilerinde boy gösteren utanmaz bir canavar” diye yazmıştı. Kendisi gibi çizer olan karısı Aline’e göre, gülerek söylediğine bakmayın, “cinsiyetçi, ırkçı, Yahudi, kadın düşmanı” olan birinden söz ediyoruz. Altmışlı yılların ortasından beri çiziyor, bir aralar LSD bağımlısıydı, her türlü otoriteye karşı çıkan çalışmalar yayınladı. İri kıyım kadınlar, abazan erkekler, edebsiz edebiyat, grotesk olan her şey hikâyelerinde yer aldı. Kendinden sonra gelen kuşakları -bizdeki çizerleri dahi- derinden etkiledi. Bugün Grafik Roman adlı bir ardışık sanattan söz ediliyorsa Crumb’ın sahiden katkısı büyüktür. Samimiyetle saplantılarını, açmazlarını resmetti. Devlet, kilise, bürokrasi, polis, politikacılar, ebeveynler, aile başta olmak üzere bütün emredenlerle alay etti. Küçük bir anekdot aktarmalıyım, çizgilerini ve neler anlattığını bilenleri şaşırtmayacaktır: Janis Joplin ve Robert Crumb birbirleriyle tanışmak istiyormuş, ortak bir dostları varmış. Davulcu Dave Getz de Crumb’ın onlar için bir albüm kapağı yapıp yapamayacağını merak ediyormuş. Ortak dostları konuyu Crumb’a açınca Crumb, “Tamam, albüm kapağınızı yaparım, ama tek şartım, Janis’le tanıştığım zaman göğsünü mıncıklamak istiyorum” demiş. Albüm çıktıktan sonra verilen bir partide Joplin’le Crumb tanıştırılmış. Crumb, Joplin’in göğsüne yönelmiş ve arzusunu aynen dediği gibi hitama erdirmiş. Joplin, Crumb’a bakıp “Ah, tatlım” demiş. Bu Crumb’ın çok hoşuna gitmiş. Başa dönelim, evet böylesine ergen zekâlı, arzularına gem vuramayan ve ne yalan söylemeli komik, hınzır ve “ahlaksız” biri Tekvin’i çizgi romana uyarlıyor. Vallahi neden diyeceğim, ama kesin cevabını bilmiyorum.
Geçen yaz başlarında ilk kez, Crumb’ın böylesi bir uyarlama üzerinde çalıştığı haberi çıkmıştı. Kendi adıma ironik, eleştirel bir hikâye olacağını düşünmüştüm. Neredeyse eş zamanlı olarak yayıncısı, benim gibi düşünenleri ters köşeye yatırdı: Hayır, Crumb bütünüyle aslına sadık bir uyarlama yapıyordu. Doğrusu kitap çıkana kadar bu sadakat iddiasını ciddiye al(a)madım. Üstelik Tekvin, epeyce zürriyet meselesiyle ilgili olduğu için başka çizer ve mizahçılar tarafından hicvedilmiştir. Velâkin, albüm çıktığında gördük, Crumb yaratılışın ilk 50 bapını bire bir uyarlamış. Bol isim ve aile seceresi vardır, onları dahi o sevimli kaligrafisiyle aktarmış. Âdem ile Havva’nın kandırılmaları, ağaçtaki meyveyi yediklerinde çıplak olduklarını fark etmeleri, örtünmeleri, utanmayı öğrenmeleriyle başlıyor albüm. Habil’in cinayeti, İbrahim’in İsak’ı kurban etme ritüeli, Lut’un kızlarıyla sevişmesi, Sodom ve Gomorra üzerine yağan kükürt ve ateş, Rebeka, Yakup, Hacer, Nuh vd. Gerçekten iddia edildiği gibi sadakatle anlatmış yazılanları. Yine de bir ilginçlikten söz edilebilir: Tekvin’de geçtiği biçimde aktarayım “Tanrı adamı yarattığı günde, onu Tanrı benzeyişinde yaptı”. Crumb, asıl olarak Tanrı’yı çizmiş, öfkelenen, cezalandıran, akıl veren ve plan yapan biri olarak resmetmiş onu. Hakkını yemeyelim, cinsellikle ilgili ölçülü davrandığı, hele geçmiş işleriyle kıyaslandığında hayli sakınarak çizdiği iddia edilebilir ama bu uyarlama yine de her ülkede yayınlanamaz.
Crumb’ın bu uyarlamayı yapmak istemesi, sadakat göstermesi dilimizdeki klişe karşılığıyla “hidayete erdiğini” mi gösteriyor. Bir yaşlanma emaresi, pişmanlık içeren bir hezeyan ya da af dileme mi? Global ölçekli bir din ilgisinin sonucu olarak değerlendirilebilir mi veya. Sanıyorum, Crumb’ın ilk olarak ilgisini çeken şey, sapkın şöhretini bilerek yapılan uyarlama teklifi olması. Bunun cezbedici ve meydan okuyucu bir yönü olduğu muhakkak. Sadakati, profesyonelliğin bir parçası olarak görerek sorun etmemiş, bu da anlaşılıyor. Kafka ya da Bukowski uyarlaması yaparken de benzer bir itina göstermişti. Crumb, albüm hakkında konuşurken agnostik olduğunu söylemiş, anlattıklarından anlayabildiğim kadarıyla dinlere olmasa bile Tanrıya inanan biri. Israrcı da değil, hep öyleydi zaten, başka yönlere ilgi gösterdi çoğu zaman. Yoğunlaşmalardan sıkıldı, “Tanrı”yı uzun uzadıya konuşabilecek biri olmadı. Belki bu konu açıldığında yine ailesinden söz edebilirdi veya dönüp dolaşıp Amerika’ya olan nefretini anlatabilirdi, konuyu başka taraflara çekerek bile isteye dağıtırdı.
[Bu yazı ilk kez Birgün Kitap’ın 29.5.2010 tarihli yazısında yer aldı, blogta tekrar yayımlarken bir kez daha elden geçirdim. Yazıda yer alan alıntı ve anekdotları Serüvenci arkadaşlarımdan Şenol (Bezci) ve Can'a (Yalçınkaya) borçluyum.]
Salı, Şubat 03, 2026
"Etkilenmek" (2)
![]() |
Dün yazdıklarıma devam ediyorum. Tekrara düşmek pahasına
yineleyeceğim: İnsanlar fikir değiştirebilir. Buna itirazımız olamaz. Ama fikir
değiştirirken dil sertleşiyorsa, ses yükseliyorsa, orada artık düşünceden
değil, bir savunma refleksinden söz ediyoruz demektir. Ya da doğrudan
agresyondan.
“Etkilendim” cümlesi sahiden önemli. Masum görünüyor ama
çok şey anlatıyor. Etkilenmek, çoğu zaman düşünmenin yerine geçen bir şey.
Zahmetsiz, hızlı, konforlu. Soru sormak yorucu, etkilenmekse rahatlatıcı. Çünkü
etkilenirken sorumluluk duymuyoruz. Kararı sen vermiyorsun, sana verilmiş,
paketlenmiş, servis edilmiş oluyor.
Lisede münazara yapılıyordu, ben de konuşmacılardan
biriydim, “para saadet getirmez” gibi aslında savunulması zor bir tezi savunmam
istenmişti. Heyecanla ve iştahla konuştuğum için kazanmıştık. Hitabetin ve lafazanlığın,
geniş anlamıyla güzel konuşan insanların ne kadar riskli olabileceğini o
vesileyle tecrübe etmiş ve anlamıştım. Doğruyu söyledikleri için değil, doğruyu
söylüyormuş hissi verdikleri için tehlikeliydiler. Hitabet içeriğin önüne
geçtiğinde, akıl geri çekiliyor. İnsan kendini ikna etme işini bir başkasının
sesine devrediyor.
Münazara, seyirci alkışlarıyla ilerlediği için sadece bir
fikir savunmamıştım, bir kimlik de sunmuştum. “Biz”i tarif ediyor, “para saadet
getirir” diyen “onlar”ı (kötüleri) işaretliyordum. Beni dinleyenlere kimle konuşacaklarını,
kimden uzak duracaklarını, hatta kimi küçümseyebileceklerini söylemiş oluyordum.
Abarttığımı düşünmeyin. Bu tehlikeli bir eşik. Çünkü insanı
hakikatin peşinden değil, aidiyetin içine doğru sürüklüyor. Bu yüzden “güzel
konuşuyor” cümlesi küçümsenecek bir şey değil. Tam tersine, ciddiye alınmalı. Çünkü
orada aklın yorgunluğu, sabrın tükenişi ve teslimiyet var.
Belki de asıl sorun şu: düşünmek yalnızlık gerektiren bir
eylem. Etkilenmek ise kalabalıkla olur. İnsan bazen yalnız kalmamak için
düşünmekten vazgeçebilir. Bir cümlenin sıcaklığı, bir grubun güveni, bir sesin
kararlılığı, o yalnızlığı geçici olarak unutturur.
İnsan her şeyi bilemez, her şeyi tartamaz, her konuda
kesin fikri olamaz. Bu da normal. Ama düşünmeyi tamamen devretmek başka bir
şey. O noktada inanç artık bir arayış değil, bir sığınağa dönüşür. Arkadaşımın,
güzel konuşulduğu için değil, ihtiyaç duyduğu için etkilendiğini şimdi daha iyi
anlıyorum.
Kendi adıma hep şunu yapmaya çalışıyorum (buraya dikkat, yapabiliyorum demiyorum, bir ideal olarak deniyorum) Kendimi fazla haklı hissettiğimde şüphelenmek istiyorum. Etkilendiğimiz anlarda durabilmek, ses yükseldiğinde geri çekilmek demek bu. Aydınlanmacı görünebilirim ama inanın tam öyle değilim. “Ignoramus” hissiyatına inanırım. Düşüncelerimiz en çok kendimizden fazlasıyla emin olduğumuz anlarda zaaf gösteriyor demek istiyorum.
![]() |
Pazartesi, Şubat 02, 2026
"Etkilenmek" (1)
![]() |


































