Cuma, Ekim 10, 2025

Rakı notları

Rakı, malumunuz, sadece alkollü bir içecek değildir; bir inat ve nefret nesnesi, bir vergi tartışması, “eski Türkiye”nin sembolü, gecenin parçası, müziğin yoldaşı, balığın mezesi, feleğin sillesi, Bektaşi fıkrasının ruhu, hesap pusulasının lekesi… Bana kalırsa, hepsinden çok, bir memleket hikayesidir.

Rakı neden bu kadar dillerde, akıllarda? Galiba, çok engellendiği, çok yasaklandığı için. Altı üstü bir eğlence aracı - içtin, bitti, geçti gitti diyemiyoruz; çünkü mesele içki değil, hayat tarzı. Hoş, eskiden de öyleydi. Ölçüler farklıydı belki ama rakı her zaman siyasetin ve popüler kültürün mezesi oldu. Gazete fıkralarında, mizah dergilerinde, karikatürlerde öyle çok karşımıza çıkar ki, bana hep gündelik hayatın sekülerleşmesine dair bir cephane gibi gelir. Rakı masaları ve Bektaşi fıkraları, bilerek ve iştahla anlatılırdı. Tersi de vardı tabii: “Devleti rakı masasından yönetmek”, “iki sarhoşun insafına kalmak”, “resepsiyonda içki verildi mi verilmedi mi” tartışmaları…

Eskiden de böyleydi dedim; biraz açayım. Cumhuriyetin ilk yıllarından birkaç örnek: 1923’teki rakı yasağına ilişkin bir karikatürde, garson müşteriye “Bira yasak değil ama rakı yasak efendim” diyor. Müşteri hınzırca karşılık veriyor: "Üzüm suyuna izin vermeyip de arpa suyuna izin vermek hakaret değil mi?" (Akbaba, 15.10.1923) veya bir Akşamcı da hayıflanıyor:  “İki günden beri yarım kadeh rakı bulup içemedim… Öyle sarhoşum ki ayakta duracak halim yok!” (Akbaba, 31.5.1926).

Sarhoş Karagöz ve Kavuklu bizi güldürür; Bekri Mustafa’nın rakıyla gelen cesareti ve hazırcevaplığı hoşumuza gider. Ama şunu unutmayalım: gülme, bizi birbirimize yaklaştırdığı kadar uzaklaştırır da. Gülerek safları sıklaştırır, gülerek düşmana saldırırız. Babıâli’de muhaliflerle alay edilmek istendiğinde, rakıdan medet umulmuştur hep. Çünkü siyasi tarihimizde değişmez bir kalıp vardır: muhalif partiler ve seçmenleri, “ayyaşlıkla” suçlanarak küçümsenir, marjinalleştirilir.

1923-50 arası dönem, bugün de sıkça “rakı masalarıyla” özdeşleştirilir; aktörleri ayyaşlıkla itham edilir. Oysa o yılların muhalifleri de aynı şekilde hicvedilmiştir. Tek parti döneminin muhalifleri genellikle “lümpen”, “ayak takımı” olarak karikatürize edilir: öfkeli, kültürel sermayesi olmayan, işsiz güçsüz, bıçkın erkekler… Ellerinde rakı şişesi, kızarmış burunları, çökmüş avurtları, baygın gözleriyle çizilirler; bellerinde bıçak, muşta, altıpatlar eksik olmaz. Serbest Fırka kurulur kurulmaz, destekçileri “komünist, şeriatçı, ittihatçı ve sarhoşlar” olarak resmedilir.

Cumhuriyetin sekizinci yılı için yapılan bir karikatürde, Serbest Fırka’yı temsil eden bir sarhoş CHP binasının kapısını yumruklayarak bağırır: “Çocuğumu (Cumhuriyet’i) verin be! Biraz da tahsiline terbiyesine ben bakayım!” (Akbaba, 31.10.1930). İzmir mitingindeki olayları çıkaranlar da, ellerinden silah ve rakı düşürmeyen Serbest Fırkalı seçmenlerdir (Akbaba, 8.9.1930). Dönemin muhalif yazarı Arif Oruç da karikatürlerde hep rakıyla anılır; içmesini bilmez, kusar; hatta loğusa yatağında bile rakı şişesini bırakmaz (Akbaba, 8.1.1931; 2.7.1931).

Rakı, bu dönemde sadece bir içki değil, bir “ahlak testi”ne dönüşür. Komünistler memleketi “rakı masasında kurtarır”; şeriatçılar ise bütün sofuluklarına rağmen evlerinde gizlice rakı içerler. Takiyye, sahtekârlık, içkiyle simgelenir.

Kırklı yıllarda bu imgeye bir yenisi eklenir: muhalif seçmenlere “İspirtocu” denmeye başlanır. Rakıdan bile daha aşağılayıcı bir ad arandığı bellidir. “Rakı içmek için bir terbiye gerekmez mi?” diye ima edilir. Bu arada rakı ucuzlamıştır, o bile endişe yaratır. Akbaba yazarı, rakının ucuzlamasının cinayetleri artıracağını öne sürer (Sayı:149, 1947). Ayaktakımı, “içmesini bilmeden” ucuz rakıya saldıracak, suç oranı artacaktır. Elbette maksat bağcıyı dövmektir. Laf döner dolaşır Demokratlara gelir. Yusuf Ziya Ortaç şöyle yazar: Ağızlarında hürriyet nağralaşır, adalet yalpa vurur, musavat [eşitlik] şapkayı ayağa, pabucu başa giydirir. Bağırır ispirtonun hiddetile... Güler: İspirtonun neşesiyle... Ağlar: İspirtonun rikkatile [kibarlığıyla]" (Akbaba, Sayı:106, 1946).

Devam ederim diye umuyorum.

Perşembe, Ekim 09, 2025

Derken 83'te

Çok sevdiğim bir kapak bu. Popüler bir mizah dergisinin güncel siyasete takılıp kalmayan, zamana ve memleketin kamusallığına dair derin bir yorum taşıyan nadir örneklerinden. Çizgili mizahın rağbet gören bir espri klişesini temel alıyor ama orada durmuyor; seks işçilerinin müşterileriyle kurduğu yalan-dolan iç dökmeyi, sosyolojik bir tahlile dönüştürüyor. O yüzden mizah dergilerinden söz açıldığında hep bu kapağı hatırlatırım.

Son zamanlarda sevdiğim mizah dergisi kapaklarını yapay zekâyla yeniden üretmeye başladım. Başta eğlencesine yapıyordum ama klişeyi ve ortalamayı nasıl yorumladığını görmek, giderek daha ilginç hale geldi. Elbette Latif Demirci kapağını da denedim.

Bilmeyenler için not düşeyim: Yapay zekâ programları, çıplaklık içeren işleri teknik olarak üretmezler. Sanatsal niyetinizi anlatıp sabırla uğraşırsanız, sonunda bir şeyler çıkarırlar ama insanı hayattan bezdirerek bunu yapıyorlar. Dolayısıyla Demirci’nin kadın karakterini çizdirmek epey uğraştırdı.

Latif abinin çizgisi genellikle “komik” diye anılır - yanlış da değil ama onu asıl benzersiz kılan, çizgilerindeki melankolidir. Yoksulluğu, sakaleti, hayata tutunmaya çalışan küçük insanları anlatırken yüzeyin altındaki o kırılgan duyguyu maharetle taşır çünkü.

Yapay zekâya bunu anlatmaya çalıştım, o da aşağıdaki yorumu üretti. Kıyaslamayı görmenizi istedim: biri iyi, diğeri kötü değil - aynı sahneye bakmanın iki farklı biçimi. Demirci’nin kapağında geride, hafifçe sezilen bir “karanlık” vardı. Yapay zekânın versiyonunda o karanlık artık saklanmıyor, doğrudan yüzeye çıkmış.

Görünenden fazlası, tam da orada. Biri göz kırpıyordu, diğeri bakıyor…Biri çoğunluk değerlerini sarsmadan yaşayan popüler bir dergide üretildi, diğeri sadece benim için… Zaman değil, temsil araçları da değişti…


Çarşamba, Ekim 08, 2025

Kitaplar





 

Yalancı Peygamber Tavsiyeleri


Uçarılığı Orhan Veli'den, disiplini Aziz Nesin'den, çalışkanlığı Orhan Pamuk'tan almalı. İyimserliği Oğuz Atay'tan, derin sulara dalmayı Tanpınar'dan öğrenmeli.

Muziplik ve ironi için dileyenler bana başvursunlar, onlara bir reçete yazabilirim (Hep doktorlar mı reçete yazacak?). Kıkırdamak için İhsan Oktay'a  bakılmalı. Saat tamiri için Şule Gürbüz'e.

Tutku deyince Tomris Uyar, melankoli deyince Tezer Özlü, sokak deyince  Orhan Kemal, heyecan deyince Sait Faik mırıldanmalı. Denize karşı bağırmalı, dağın sesini dinlemeli, saksağanları seyretmeli...


Betonu delmeli, betonu delmeli...

Salı, Ekim 07, 2025

Dört turist arkadaş...

Çok sevdiğim bir karikatür bu. Turhan Selçuk çizmiş, 1949 tarihli. Espriyi büyük olasılıkla Refik Halid Karay vermiştir; çünkü karikatür onun çıkardığı Aydede dergisinde yayımlanmış. O yıllarda dergi sahipleri genellikle hem başyazı yazar hem de kapak karikatürlerinin esprisini bulurdu. Yani karikatürde tek imza var ama iş ve fikir, muhtemelen birlikte üretilmiştir.

Sahne şöyle: Sınırdan ülkeye giren dört “turist” sırtlarında ve ellerinde valizlerle yürürken görülüyor. İsimleri sırasıyla Kaçakçılık, Pahalılık, Lüks ve Verem. Birinin elinde gazete var. Manşette Turistlere müşkülat çıkarılıyor!” yazıyor.

Karikatürün altına yazılmış ironik cümle: Turistler: Sen gel de şu gazetelerin yazdıklarına inan!”

Meğerse bu dört bela turistmiş!

Dergi, o dönemin tipik şikâyetini tersyüz ediyor: “Yabancılara zorluk çıkarıyormuşuz.” Turhan Selçuk ve Refik Halid, tam tersine, asıl zararın dışarıdan gelen bu “turistlerden” olduğunu söylüyorlar. zorluk çıkarılmalı, ellerini kollarını sallayarak gelememeliler (!)...

O yıllarda hiç kimse “Verem mikrobu neden yurtdışından geliyor ki?” diye sormamış mıdır? Yoksulluk, kötü beslenme, soğuk evler, hijyen eksikliği… bunlar değil de, verem dışarıdan “iğneyle” mi zerk edildi bize?

Vay vay…

Aynı mantıkla devam... Bizde sermaye yoktu, dolayısıyla sömürü de yoktu, “bizi kapitalizme dış mihraklar alıştırdı!” Pahalılığı da onlar ithal etmiş olmalı. 

Bugünün tabiriyle: “Yav he he…”

Bir başka ilginç ayrıntı: “Lüks” karakterinin kadın olarak çizilmesi. Bugün olsa “gender stereotyping” diye ortalık ayağa kalkardı. Acaba o yıllarda herhangi bir kadın okur, “Neden lüks biz kadınların üstüne kalıyor?” diye sordu mu?

Evet, dönemin ruhu başkaydı, o yılların siyasal iklimi sertti diyerek geçelim, hoşgörü gösterelim. Ama şunu es geçmeyelim, popüler kültürün garip bir devamlılığı vardır: eskidi sanırız, modası geçti deriz ama o sadece kabuk değiştirir. Zihniyet, başka kostümlerle yaşamaya devam eder.

Bu karikatür, iki büyük sanatçının “akıntıya karşı” bir mizah yaptığı izlenimi veriyor, hele o yıllarda. Ne ki, akıntının tam içindelermiş. İnsan şaşırıyor.

O meşhur “dış mihrak” söylemi -o bitmeyen öcü- daha o yıllarda gayet canlıymış işte. Ve bugün dahi hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyor.

İşte bu yüzden seviyorum bu karikatürü: Naifliğinden değil, tam tersine, o saf şovenizmi berrak biçimde sergilediği için. Bir tür “bön milliyetçilik” vitrini.

Belki de “gabi” demeliydim.

Pazartesi, Ekim 06, 2025

Çetin Özkırım

Başlığa bakmayın, ismini Çetin A. Özkırım diye yazardı... Aşki imiş o "A"... Mahlas mı, gerçek ismi mi bilmiyorum. Kapak ilüstrasyonundaki çinileme dikkatimi çektiği için aldım kitabı. Özkırım, normalde bu denli çini atmaz, handiyse ligne clair ölçüsünde konturlar atar, resmedeceğini öyle resmederdi. Kim yapmış diye aldım, hafif tertip şaşırdım.

Çizgi dünyamızın farklı ilgileri olan okur-yazar sanatçılarından biriydi Özkırım, ilüstratörlük dışında sinema eleştirmenliği yapardı. Ben kendisini 1985 yılında Videosinema dergisinde çıkan hatıralarından biliyorum, ilk kez orada okudum. Seneler sonra, Düş Erimi isimli bir anı romanına rastgeldim, galiba, ellili yıllara "basın ressamları" gözüyle bakan, cumhuriyetin ilk çizgi romancı ve karikatüristlerini ucundan kıyısından (hatta ortasından) anlatan tek romandır. Meraklısı kaçırmamalı...

Çizgi roman da yaptı ama çok da sebat göstermedi, belki ilgisini çekmiyordu, belki o ağır işçilik gözünde büyüyordu. Ben tarz olarak Ferit Öngören'e çok benzetirim. Üretseydi, edebi tatları olan işler çıkarabilirdi. 

Related Posts with Thumbnails