Pazartesi, Nisan 05, 2021

Seyrüsefer Defteri 128

Yeşilçam bölüm izlemeleri (25 Mart-1 Nisan).++ The Mystery of Henri Pick (2019) sevimli ve iyicil bir bibliyofil hikayesi, Foenkinos uyarlaması (24 Mart).++ EuroTrip (2004) Ergen komedisi, vasat altı (23 Mart).++ Hasta el cielo (2020) Netflix standardında kara film, anca o kadar (22 Mart).++ Jamaica Inn (1939) Daphne'den serüven hikayesi, yağmurlar ve karanlıklar (21 Mart).++ İstanbul Yolculuğu (20 Mart).++ Senaryo Kampı (13-19 Mart).++ Vesikalı Yarim (1968) ne güzel bir hikayedir (12 Mart).++ Marionette (2020) kısa film kalmalıymış (11 Mart).++ Your Honor Ep.1 ve Superman and Lois Sea1 Ep.2'yi seyrettim (10 Mart).++ Capitani Ep.1, 2 ve 3'ü seyrettim (9 Mart).++ Raya and Last Dragon (2021) şahane sahneleri var, güzel iş (8 Mart).++ Six minutes to Midnight (2020) hikayesi büyütülmeye çalışılmış, oysa büyük olmaması bir sorun olamaz (7 Mart).++ The Odd Couple (1968) Neil Simon kıkırdaması, Walter ve Jack gösterisi (6 Mart).++ Looking for Lennon (2018) çocukluk ve gençliğe Beatles öncesine, aile tarihine odaklanıyor, eski arkadaşlarla konuşmuşlar o ilginç (5 Mart).++ Les Traducteurs (2019) gizem, gerilim ve sürpriz filan derken ucu kaçmış (4 Mart).++ Cibali Karakolu (1967) Mumammer Karaca'dan Kürt Gomiser (3 Mart).++ Russian Doll Ep.1, 2 ve 3'ü seyrettim (2 Mart).++ Promising Young Woman (2020) anlatım biçimi ve vardığı yer ilginç, odağı kayıyor, ergen öfkeli ve kafası karışık duruyor (1 Mart).

Pazar, Nisan 04, 2021

Kaymak Tabağı ya da Tuhaf Kitaplar (6)

Kaymak Tabağı, epeydir aradığım bir kitaptı, yeraltı edebiyatında, erotizm bahsinde ismi geçen bir novellaydı. Hiç görmediğim için neyi-nasıl anlatıyor merak ediyordum. Türün hastası değilim ama konuşulan kitapları okumak gibi bir takıntım var, bunun için sabırla uğraşırım. Hele az bulunanlar, tezgah altında satılanlar... Pıyy

Bir parantez açayım, Kitabın 1953 versiyonunu okudum, öncesi var mıdır ve bu versiyon kitabın ilk ve tek orijinali midir bilmiyorum, yani o şöhretten (isimden) faydalanmak için yazılmış farklı bir romancık da okumuş olabilirim demek istiyorum. 

Herneyse artık, kitabı okumaya muvaffak oldum diyelim, bu kısmı sırtararak yazıyorum... bulunması zor bir kitap olduğu için benim gibi merak edenler olabilir. E okudum da ne oldu? Doğrusu, nasıl desem, kitabı pek de enteresan ve cesur bulmadım. Bu gürültüyü nasıl çıkarabilmiş sahiden merak ediyorum. Öyle ki, bana başka bir versiyon daha varmış gibi geldi... Kuşkucu ve külyutmazım ya... 

Kaymak Tabağı'nı Mehmet Rauf yazmış diyenler vardır, fikrimi söylemiş olayım, bu metni o yazmış olamaz, başka bir versiyon varsa yine bilemem tabii...

Romanın sonuna eklenen yayınevi notunu paylaşarak bitireyim. Frene basmak yetmemiş, el frenini de çekmiş, "zabıtaya selam yola devam" demişler. Peh peh...

Cumartesi, Nisan 03, 2021

Yapan

Cemal Nadir'in otuzlu yıllarda Yedigün'de çıkan işlerinden biri... Başlıktaki "yapan:" vurgusu dikkat çekici... Yazan, çizen, hazırlayan denmemiş... 

Karikatür ve haliyle çizgi roman, o yıllarda bizim için yeni bir gazete "sanatı" olduğu için  kimi nitelemelerde bir "arayış" sürüyor, bitmiş değil... Sonraki yıllarda resimleyen, çizen denmiş ve böyle yaygınlaşmış... 

Yapan için tabii ki yanlış denemez ama açıklayıcı değil, o sebeple unutulmuş, kaybolmuş... Merak ettiğim ise şu, bu nitelemeyi derginin sahibi Sedat Simavi mi bulmuş-yakıştırmış yoksa Cemal Nadir mi... Nadir seçtiyse işiyle ilgili öyle ya da böyle teorik ya da kurucu bir arayış içinde olduğunu gösterir. 
 

Karikatür niye öldü?

Çok değil üç dört ay önce Oğuz Aral'ın karalama defterleri diyelim, müzayedelerde satıldı. Aral'ın espri arayışları, eskizleri, konuşma metinleri, düşünceleri ve türlü hatırlatma notlarını içeren bu defterlerin bir kısmını ben aldım. Aralıklarla alıntılar yapacağım, benim elimdeki sayfaları da aynen yayımlayacağım, duyurmuş olayım.

Defterler yaprak yaprak ve karışık yayımlandığı (satıldığı) için sayfa sıralamasından emin olamıyoruz veya herhangi bir metni niye (ne niyetle-neresi için) yazmış emin olamıyoruz. Aşağıdaki alıntıda memleket mizahı ile batı mizahını kıyaslamış ve kendine özgü çıkarımlarda bulunmuş:

"Karikatürün ana vatanlarında yaşayan insanlar acaba niye karikatür seyretmez olmuşlardır? İnsanların artık mizaha

Batıda elektronik iletişim araçları batı insanının görme duyusunu köreltmiştir. İnsanın bir görüntüyü gözle algılarken eski dikkati ve duyarlılığı yok olmuştur. Nasıl yok olmasın ki?.. Her gece sadece tv de yüzlerce insan kurşun ya da bombayla ölüyor, yüzler insan öpüşüp sevişiyor, binalar yanarken, yüzlerce araba taklalar atıp devriliyor… Tabii bu görüntülerin arasında bol bol fışkıran kola şişeleri, fişmekan şampuanla yıkanmış uçu şişelerden şişelerden bol bol kola fışkırıyor, fişmekan şampuanla yıkanmış saçlar uçuşuyor, koltuk altlarına filan marka deodrant fass diye sıkılyor, sürekli açılıp kapanan ağızlar, değişik markalardaki jambonları, çikolataları, peynirleri yutup duruyor.

Bütün bu saldırgan görüntüler çorbası içinde batılı insanın gözle algılama duygusu aşınıyor. Giderek köreliyor… Artık ondan ince bir çizgiyi izlemesini, ve o çizgideki espriyi ve mizahı yakalamasını beklemek hayal oluyor… Zaten, bu beklentimizde de görsel saldırının büyüklüğünü düşünürsek bunu insanlardan beklemek de haksızlık olur.

Böylece yine Karikatürü batıda mahveden bir ikinci neden de, sözlü ve çizgili düşünce suçlarına gösterilen aşırı hoşgörü olmuştur. Bu olumlu neden yani otoritedeki hoşgörü karikatürdeki en zevkli unsur olan tehlike unsurunu yoketmiştir. Tehlike yokolunca çizen için de seyreden için de mücadelenin tadı kaçmıştır."

Önce küçük bir uyarı: defterde nasılsa ona uyarak bir dizgi yapmaya çalıştık, üstü çizili kısımlar, bizzat Aral tarafından çizilmiş anlamına geliyor.

Sonra bir iki  not düşeyim. İlginç bir biçimde karikatür "seyretmez olmuşlardır" demiş, okumak dememiş, seyretme vurgusu yapmış, dergicilik anlayışını da özetleyen bir nokta bu... Gırgır'da okunacak değil seyredilecek bir dergi istediğini, Akbaba'nın bol yazılı içeriğinin dışında-aksine bir dergi hayal ettiğini biliyoruz. Karikatür konuşurken sinema, tiyatro, pandomimden söz etmesi boşuna değil.. 

Diğer konuyu ise Avrupa'da televizyon kültürüne ve onun hoşgörü dediği yaşama kültürüne bağlamış. Batılılar görsel kültüre doydukları için karikatürü arkaik buluyorlar demeye getirmiş. Bu şu mu demek acaba? Bizde televizyon güçlü olmadığı için mi Gırgır çok sattı. İkinci kısımda ise Batıda sanatçıya ve muhalefete baskı olmadığı için (bir başka deyişle her şeyi çizebildikleri için) karikatür işlevini tamamlamış, gücünü yitirmiştir iddiasında bulunmuş. 

Kısa bir yorum yapayım. 

Tahminen söylüyorum, yazı en az otuz beş yıl önce yazılmış... O günün kapalı toplumunda, global kültürün farkında olmayan Türkiye'de söylüyor bunları. Defalarca yazdım, Oğuz Aral, Gırgır'ın dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi olduğuna inanıyordu, niye inanıyordu bilemiyorum, bizzat derginin yayıncısı olan Simavi'nin asparagas olduğu aşikar olan haberine niye inanıyordu diye sormak gerekiyor aslında. Gırgır tabii ki çok satıyordu ve önemliydi ama böyle bir sıralama yok, Amerika'dan Mad, Sovyetlerden Krokodil'i seçerek (cımbızlayarak), soğuk savaşın iki süper gücünün yanına Gırgır'ı koyarak bir sıralama yapılamaz. Bütün dünyayı ve o iki ülkedeki diğer dergileri sıfırlayarak konuşmak istiyor, Gırgır'ı vesile etmek için abartıyor, yok sayıyor. Bu durum ancak kibirle, ilginç diyebileceğim bir narsizmle açıklanabilir bence. Şunu demek istiyorum, aklında Gırgır kadar çok satan dergi olmadığı inancı ve önkabulü olduğu için görsel kültürle aşınan-körelen batılı uygarlığı imgesinden söz ediyor. Doğru değil veya abartıyor diyeceğim. 

Cuma, Nisan 02, 2021

Sevdim


Bildiğim bir karikatürist değil, orijinali geçti elime... Sevdim, zamanın ruhu var içinde... İmzayı okuyamadım ama kurşun kalemle İsmail Sezer yazılmış, çizgi ona mı ait emin değilim. Affola...

Perşembe, Nisan 01, 2021

Sadece Ölmek İstiyorum


Satrapi, Türkiye’de ve dünyada Persepolis grafik romanıyla  tanınıyor. Poulet aux prunes, 2004 yılında yayınlanmış daha yakın tarihli bir başka çalışması. Film uyarlaması, grafik romanından önce geldiği için, bizde,  Azrail’i Beklerken adıyla biliniyordu, albüm de bu isimle çıkmış. Satrapi, bu albümünde, 1958 yılında ölen müzisyen Dayısını anlatıyor; önemli grafik romanlarda ve daha önceki kitaplarında gördüğümüz izleği yineliyor, otobiyografik niteliklerle ülke ve aile tarihine ilişkin meseleleri  harmanlayarak hikâyeleştiriyor.

Satrapi’nin iyimser bir dünyası var. Ölümü ve ölmeye yatan birinin son günlerini anlatırken bile hikâyesini neşeyle kurgulamayı tercih ediyor. Komik çizgileri olduğu için böyle bir tercihte bulunduğunu düşünmek yanıltıcı olur. Çizgiler, hikâyeyi mutlaka pekiştiriyor ve okuru yönlendiriyor ama Satrapi nostaljik bir iyicililikle kötülüğe, bağnazlığa ve münafıklığa bakıyor.  Coşku ve ironiyi, komik gamsızlıkları, öfke patlamalarını, birbirleriyle didişen aileleri seviyor. Masalsı bir İran resmediyor bize. Hatta oryantal denebilir.  Orta üst sınıftan,  modern ve seküler, kalabalık ailelerin içinde geçiyor hikâyeleri. Keyfe düşkünler, çok konuşuyor, beklenmedik meselelere takılıyorlar. E aile dediğimiz şey de derin kavgaların ve anlaşmazlıkların tarihidir ya… Satrapi de didikliyor aileyi, kavgaları, kırılmaları…

Ölmeye karar veren birinin kendini dış dünyadan soyutlaması, çevresiyle vedalaşması, sekiz gün içinde hayatını sonlandırması başlı başına dramatik bir hikâye zaten. Üstelik, ölen adam, kavuşamayan bir âşık, hayatını başka türlü yaşamak zorunda kalan bir müzisyen. Güçlü bir egonun boşa yaşanmış bir hayat hissiyle ölümünü  gösteriye dönüştürmesiyse, evet diyorsun, işte bu bir Satrapi hikâyesi. İran hakkında öyle adam akıllı derinlikli bir fikrim yok ama Satrapi’nin anlattığı hikâye bana yabancı gelmiyor. Niye gelmiyor? İran’la ilgili kültürel-bölgesel yakınlıktan mı?  Hayır, Hollywood sayesinde İtalyan ve Yahudi aile komedilerini iyi biliyoruz. Kuşaklar arası uyuşmazlığı, gürültüyü, telaşı, müzikle eğlenmeyi, büyük tencerelerde pişen yemekleri hemen algılıyoruz. Satrapi, bize o dokuda, o referansla, o aşina dünyadan hareketle bir hikâye anlatıyor. Araya katılan yerel unsurlar, dipnotlarla yapılan açıklamalar, Yahudi-İtalyan benzerlerine ikame edilen unsurlardan başka bir şey değil sanki. Bir yemek adı, bir müzik aleti, bir bayram, etnik veya dini bir teferruat her defasında değişiyor… Aileler, tepkiler, muhafazakârlık, içe kapanıklık, histeri, mutluluk patlamaları, ahlâk mahkemeleri, otoriteye yönelik hoşnutsuzluk, batılı eğitimle geleneğin çatışmasıysa demirbaş gibiler… Öyle çok şey birbirine benziyor ki…

Başka türlü bir hikâye olabilirdi ama globalleşmesi mümkün olamazdı. Popüler kültürde mevcut örneklere benzemeyen bir ürünün başarılı olması beklenemez. Popüler olan, başarı kazanmış bir başkasını andırmak zorundadır ki dağıtıma dahil olabilsin. Tar çalan Ali Nasır, saksafon çalan Yahudi'yi hatırlatmak zorundadır demek istiyorum. Yanlış bir evlilik, nihayetlenmemiş bir aşk, başka türlü yaşansaydı daha güzel olurdu hissi veren bir hayat... Dönüp dolaşıyor, popüler kültürdeki komik Yahudi'yi, Azrail'i Beklerken'deki Ali Nasır'ı çepeçevre sarıp sarmalıyor işte.

Dayı'nın son günlerine şahitlik ederken, ziyaretçilerini, bedbin hatıralarını, bıkkınlıklarını ve Fars mesellerini okuyoruz. Trajikomik olan, bir adamın ölmeye karar verirken ciddiye alınmaması elbette. Merhametin insan doğasında terbiyeyle öğrenilen bir hissiyat olduğunu hatırlıyoruz böylelikle. Çocukları, babalarının kararını umursamayıp kendi devranlarında, oyun ve sınırlı sorumluluklarla geçen ömürlerini sürdürüyorlar. Diğerleriyse sanatçı kaprisi, gelir geçer bir dellenme sayıyorlar muhtemelen.

Kitabı farklı ve dokunaklı kılan, Ali Nasır'ın ölümünü tetikleyen aşk acısı. Sevdiği kadına kavuşamayan biri olduğunu öğreniyoruz, üst üste gelen mutsuzluk anlarından birinde, hikâyenin başında, o kadınla karşılaşıyor. Ve o kadın bile isteye, onu tanımazlıktan geliyor. Doğu'ya, kadim zamanlara atfedilen naif (ve şizoid) bir romantizm kendini bu bölümlerde belirginleştiriyor. Modern Batı'nın inanmayacağı (ama inanmak isteyeceği) bir aşk bu. Unutulduğunu düşünerek ölmeye karar veren, aşk acısından ölen bir müzisyenin yaşam öyküsüymüş Azrail'i Beklerken dedirtiyor. Satrapi, tam da bu noktada, minyatürleri, sonu mutlaka ölümle biten Doğulu aşk hikâyelerinden birini anlattığını hissettiriyor bize. Bu yüzden başarılı, bu yüzden farklı dillere tercüme ediliyor. Epeyce oryantal ve ne yapsa melez kalacak bir hikâye olduğunu kabul ediyorum ama rica ediyorum cinsiyetçi okunmasın, "yakışıyor hasbaya" derler ya... Satrapi yakıştırıyor işte... 

Radikal Kitap, 28.3.2014



Yeşilçam 22 Nisan'da Sadece BluTV'de

Limanda bir vapur uğuldar, mazide bir kan fırtınası, Pera'da kırlangıçlar, kederli şarkılar... mevsim değiştiren filimler.. bir hikaye gelir, uzun uzun konuşuruz...

Dizimizde geri sayım başladı...dırınım dırınım


Related Posts with Thumbnails